CİSST - Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği
E-BÜLTEN KAYIT
SOSYAL AĞLAR
Facebook sayfamızTwitter hesabımız
SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI
GÖRÜŞLER
< geri
Cezaevlerindeki Kadınlar için STK Buluşması

Suç, ceza adaleti, sosyal kontrol gibi kavram ve süreçlerden söz ederken, vurgulanması gereken kuşkusuz ilerlemeden ziyade değişmedir. İlerleme üstanlatısı, modernleşmeye ilişkin birçok kavram gibi tartışmalıdır. Bu kavramlardan söz ederken, toplumsal sistemde yönetenlerin ilgilerini, çıkarlarını, hakim kılmaya çalıştıkları düzen anlayışını ve beklentilerini göz önüne almak durumundayız.

Kriminolojinin ya da suç sosyolojisinin temel ilgisi suçun önlenmesi, azaltılması ve kontrol edilmesidir. Bu bağlamda suç adaleti politikaları da belirli bir niyet, hedef, plan, program içerebilir. Bazı hallerde de planlı programlı bir içerik taşımayan eylemler ve uygulamalar olarak görülebilir. Aslında, burada bakmamız gereken, suç adaleti uygulayıcılarının yapıp ettikleridir. Genel olarak bu çerçevede ortaya çıkan politikaların üç temel unsur içerdiği görülür: 1) devletin suçlulara uygulayacağı yaptırımlara ilişkin felsefi bir temel ve suç işlemiş kişiye ilişkin olarak uygulanacak hareket planı, 2) suçlularla ilgili işlemlerin yürütüleceği yönetimsel düzenleme ve 3) yönetimsel kurallarla ve belirlenen felsefi temelin içerdiği amaçlarla uygunluk içerisinde geliştirilecek suç kontrolü teknikleri…

Tarihsel açıdan ele aldığımızda, Batı’nın endüstriyel toplumlarında temel uygulama ve stratejiler bakımından en temel değişimlerden biri, suçluların kapalı kurumlara konularak, toplumun diğer üyelerinden ayrılması, diğer bir deyişle “kapatma” pratiğinin ve kapalı kurumların ortaya çıkmasıdır. Bu bağlamda kapatma, istenmeyen davranışları cezalandırmada temel araç ve en uygun yöntem olarak belirlenmiştir. Burada, suçluya verilen cezada hedef, cezanın suç işleyen bireye yönelik olması gerektiğini savunan pozitivist görüş tarafından belirlenmiştir.

Bu bağlamda, büyük ve genelde yerleşim birimlerinden uzakta yapılandırılan cezaevlerine kapatılan hükümlüler, kendilerini özgül bir mantığı, davranış kalıpları, kuralları ve dili olan yeni bir mekanda bulmaktadırlar. Bu durum suça karışmış bireyin yepyeni bir yaşam dilini öğrenmesini gerektirmektedir; üstelik bu yeni dil toplumun formal düzen kurallarını aykırı düşenler için oluşturulması bakımından, kişinin sosyal yaşam içerisinde kendini negatif bir yeniden konumlandırmaya zorlamaktadır. Bu yeniden konumlandırmada altı çizilmesi gereken, başta her türlü özgürlük olmak üzere, temel yoksunluklarla başetme mücadelesinin hapsedilmiş bireyler üzerinde yaratığı gerginliktir.

Bilindiği gibi, cezaevlerinde kadınların sayısı erkeklere göre oldukça düşüktür.  Genel olarak erkeklere oranla kadın suçlu sayısındaki düşüklük kadın hükümlü nüfusuna da yansımaktadır. Bu durumun paradoksal bazı sonuçları olduğunu görmekteyiz; kadınlar, suçluluk çalışmalarında hem incelenmeye değmeyecek kadar düşük bir oranı temsil ettikleri için önemsenmemekte hem de “kadın suçlu” kategorisi altında adeta özel bir türmüşcesine mercek altına alınabilmektedir. 

Öte yandan cezaevlerinde kadınların erkeklerden farklı bir grup olarak değerlendirilmesi önemlidir, çünkü yapılan araştırmalarda yukarıda söz ettiğimiz türden sorunların kadınlar açısından daha ağır bir tablo ortaya koyduğu görülmektedir. Bu tablonun temelinde kadınların, hemen hemen her kültürde özel alana kapatılmışlıkları ve etkin bir izleme/kontrol altında yaşamaları yatmaktadır. Farklı kültürlerde farklı özellikler sergileyen ama ataerkil ideolojiyle de beslenerek, kadını hep kısıtlayan bir “geçerli normlara uygun kadın” kültünün yaratılması ve kadının bu kült içerisinde kapatılması söz konusudur. Bu kült içerisinde kadın “temiz, iffetli ve itaatkar”dır. Özellikle altını çizmemiz gereken bu itaatkarlık ve uyumluluktur. Dolayısıyla, bu kült çerçevesinde kadın çevresiyle ve genel ahlak düzeniyle uyumludur. Düzene ve yasal normlara itaatsizlik ettiğinde ise, adeta iki kat daha fazla “suçlu” olarak algılanır.

Bu doğrultuda, sosyal varlığı özel alana kapatılan ve neredeyse tamamen birincil etkileşimler içerisinde yaşayan kadının, yasaya aykırı bir eylemde bulunduğunda yaşadığı kurumsal kapatılma, yani cezaevine girmesi, onun için birincil ve duygusal açıdan yoğun bağlar kurduğu özel alandan kopması anlamına gelmektedir. Erkeklerden farklı olarak kadın için hapsedilmenin en ağır sonuçları, aile ve çocuklarından ayrılmaktır. Kadın cezaevi öncesi yaşamında özel alana ait olduğu için özellikle ailesel ve çocuklarına karşı hissettiği duygusal sorumluluk çok yoğundur. Bu paralelde kadınların yaşadığı en önemli sıkıntı cezaevinde hissettikleri yalnızlık duygusu ve özlemdir. Burada önemle vurgulanması gereken bir diğer nokta da kadınların cezaevinde kendilerini arkadaşsız, dostsuz, kimsesiz hissetmeleri ve cezaevindeki ilişkileri çıkar ilişkileri olarak tanımlayarak, yaşadıkları güven duygusu eksikliğinin altını çizmeleridir. Bu noktada yalnızlık duygusu ağırlaşmakta, kadının içe kapanmasına yol açmaktadır. Yurtdışında yapılan araştırmalarda da kadınların yaşadıkları cezaevi deneyiminde evlerini ve ailelerini  kaybetme duygusunu erkeklere oranla daha ağır yaşadıkları, bu yüzden aralarında farklı duygusal ilişkiler geliştirdikleri, yakınlarından uzaklaşmanın verdiği acılarla, “yapay aileler” geliştirdikleri ortaya konmaktadır. Diğer bir deyişle kadın “kader ortaklarını” ailesi yerine koyma biçiminde bir uyarlanma içine girmektedir. Öte yandan, araştırma sonuçlarında cezaevinde duygusal sorunlarla başedebilmek bağlamında kadınların dayanışmacı nitelikte bir altkültür geliştirdikleri vurgulanmaktadır. Burada “kader birliği” etmiş bir grup kadının varolan durumla başa çıkmak doğrultusunda, güçlerini birleştirmeleri ve dayanışma içine girmeleri söz konusudur. Dıştan gelen bir baskı karşısında ki bu cezaevinde bulunmadır; aralarında varolan kültürel farklara rağmen, sorunları hafifletmek için, bir altkültür yaratılmaktadır. Bu anlamda kurdukları sosyal ilişkiler yaratıcı esnek ve zengindir. Bu araştırma sonuçlarında “karşı koyma alt kültürü” vurgulanmaktadır.

Öte yandan vurgulanan bir diğer araştırma sonucu da, yaşadıkları bu ağır duyguların kadınların üzerinde erkeklere oranla daha yıkıcı etkilerinin olduğu ve erkeklerin aksine kadınların bu hayalkırıklığı ve öfkeyi daha çok kendilerine yönelttiği vurgulanmıştır. Dolayısıyla, kadın cezaevlerinde kendine zarar verme ve intihar olayları daha sık görülmektedir.

Bu noktada vurgulamamız gereken Türkiye’de cezaevinde bulunan kadınların sorunlarıyla ilgili politikalarda ve girişimlerde, kadınların aile ve yakınlarıyla ilgili geliştirdikleri güçlü duygusal bağlar gözönünde bulundurularak, yakınlarıyla daha sık görüşmeleri ve iletişim kurmalarının sağlanmasıdır. Bu, onlara güç ve moral verecek, dış dünyadan ve bağlı oldukları yakın ilişkilerinden kopmamalarını sağlayacak bir girişimdir. Kadının sosyal yaşamda varolduğu alandan izole edilmesi, bağlarının koparılması, tahliye sonrası yaşamını daha da zorlaştıracaktır. Bu bağlamda cezaevlerinde aile odaklı programlar geliştirilmesi faydalı bir adım olabilir.

Cezaevlerinde bulunan kadınların sorunlarıyla ilgili sivil girişimlerde gözönünde bulundurulması gereken bir diğer nokta söz konusu kadınlara ilişkin sistematik ve derinlikli bilgi toplanmasıdır. Bu Türkiye’deki tüm mahkumlar açısından olduğu gibi kadınlar bakımından da önemlidir; ayrıca kadın çalışmaları alanına da önemli katkı sağlayacaktır. Örneğin, bu tür bilgi eksiklikleri yüzünden bugün kadın suçluları araştıranların elinde geçmişe yönelik dönemsel inceleme, bu bağlamda da değişimleri görme ve değerlendirme  olanağı bulunmamaktadır. Ayrıca, belli aralıklarla kadın suçluluğu konusunda çalışanların biraraya gelerek elde ettikleri sonuçları tartışmaları, bilgi paylaşımı açısından önemlidir.

Bağlantılı olarak, cezaevinde kalan kadınların durumu açısından bir diğer önemli nokta da yapılacak araştırma ve çalışmalarda kadınların yalnızca suçlu sıfatıyla değil, cezaevine girmeden önceki yaşamları çerçevesinde mağduriyetleri bağlamında da araştırılması önemlidir . Çünkü, söz konusu kadınlar olunca, suç olayına ve cezaevi yaşamına kadar olan süreçte çeşitli boyutlarda mağdur konumunda olduklarını öngörmek zor değildir. Bu konuda kadın konusunda çalışan sivil toplum kuruluşlarının da önemli katkıları olabilir. Özellikle nitel araştırmalar aracılığıyla, bu hikayelerin öğrenilmesi hem kadınların koşullarının değerlendirilmesi ve bu doğrultuda danışmanlık hizmetleri verilmesi hem de kadın çalışmaları açısından toplumsal göstergelere ve kırılma noktalarına işaret etmesi bakımından da önemlidir.

Öte yandan, cezaevinde kalan kadınların farkındalıklarının arttırılması ve kendilerini mağdur hissetmemelerini sağlamak da önemlidir. Olabildiğince içinde bulundukları durumla başetme stratejileri üretebilen bireyler olarak hissetmelerini sağlamak da kritik bir noktadır. Feminist  araştırmalarda cezaevlerinde “kadına yakışmayan” bir davranışta bulunan kadın damgası taşıyan suçlular için genel kültürde geçerli kadınlık rollerini pekiştirecek faaliyet ve yönelimler eleştirilmiştir. Dolayısıyla cezaevlerinde toplumsal cinsiyet odaklı programların geliştirilmesi de öngörülebilir. Bu anlamda hükümlü kadınlarda beceri ve maddi gelir elde etme bağlamında özgüven sağlanması kritik bir noktadır. 

Son olarak vurgulamak istediğim bir nokta da sivil toplum örgütlerinin çalışmalarının cezaevinde bulunan kadınlara ilişkin farkındalık ve duygudaşlık geliştirme  bakımından önemidir. Özellikle de kadının kadını anlaması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum; bu anlamda içeriden bakış önemlidir. Toplum içerisinde farklı kadın kesimlerinin birbirlerini tanıması ve erkek egemen söylemin kırılması bakımından da faydalı olacaktır bu yönelim. Dışlaştırıcı ve damgalayıcı yaklaşımların erkek egemen söylemi yeniden üreteceği açıktır. Kadın konusunda çalışan kadın sivil toplum örgütlerinin bu yöndeki duyarlılığın artmasına katkıda bulunacağına yürekten inanıyorum.

Doç. Dr. Aslıhan Öğün Boyacıoğlu
Hacettepe Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü

Katkılarından Dolayı
Teşekkür Ederiz

DESTEKLEYENLER
Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu İstanbul Bilgi Üniversitesi Doğuş Üniversitesi Galatasaray Üniversitesi Koç Üniversitesi Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı Anadolu Kültür Uluslararası Ceza Mahkemeleri Koalisyonu Toplum Gönüllüleri Vakfı Hollanda Kraliyeti Büyükelçiliği Hollanda İstanbul Başkonsolosluğu Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi
Kamer Hatun Mahallesi, Hamalbaşı Caddesi Üstündağ İş Merkezi No:14 /123 Galatasaray-Beyoğlu / İSTANBUL
Tel / Fax: 0212 293 69 82   GSM: +90 (545) 419 13 73