Son birkaç yıl içerisinde Türkiye’deki cezaevlerindeki şartların düzelmesi için epey çaba sarfedildi ve genel olarak kayda değer ilerlemeler de sağlandı.- Bu hem fiziksel şartlar, hem de personelin eğitimi ve verilen hizmetler açısından geçerli-. Fakat Türkiye’de 420’ye yakın cezaevi var ve tabii ki bunların arasındaki şartlar çok farklı. F tiplerindeki sorunlar ise çok özel ve bunlara ayrıca bakmak gerekiyor.
Şu anda en çok göze çarpan sorun, cezaevlerinin yoğunluğu. Son 1-2 yıl içerisinde tutuklu-hükümlü sayısında kayda değer, hatta rekor bir artış oldu. Bu durum, cezaevlerindeki şartları ve kurumların içindeki atmosferi olumsuz yönde etkiliyor. Şu anda bazı cezaevlerinde, hükümlüler ve tutuklular ancak 2-3 vardiyada uyuyabiliyorlar, çünkü yeteri kadar yatak yok. Ağustos verilerine göre Türkiye’deki ceza ve tutukevlerindeki yoğunluk 100.000 kişilik nüfusa 112 kişi. Cezaevlerindeki nüfus ise 1 Ağustos 2007 tarihinde 82.742’di -ki bu da resmi kapasitenin aşağı yukarı 6% üzerinde oluyor.
Şimdi Avrupa ile bir mukayese yapmak gerekirse, önce şunu belirtmek gerek. Avrupa’da çok farklı ülkeler ve bu ülkelerin içindeki cezaevlerinde de çok farklı şartlar var. Genel bir Avrupa-Türkiye kıyaslaması yapmak kesinlikle mümkün değil. Türkiye’deki durum bazı Avrupa ülkelerinden daha iyi (örneğin: Doğu Avrupa ülkelerinin bazıları); bazılarından ise daha kötü (örneğin: İskandinav ülkeleri, Almanya, Hollanda vs.)
Yoğunluk konusunda bir kıyaslama yapacak olursak durum: Fransa’da 100.000 nüfusa 85 kişi; Almanya’da 100.000 nüfusa 93; İngiltere’de 100.000’e 148; İtalya’da 100.000’e 67; Romanya’da 100.000’e 150; İsveç’de 100.000’e 79; İspanya’da 100.000’e 147 kişi. Yani bu rakamlara bakınca Türkiye’nin durumu 100.000’e 112 kişi ile kötü, ama vahim görünmüyor. Hatta Avrupa değil de ABD, Rusya, ya da eski Sovyetler Birliği’nin bazı ülkelerine bakacak olursak, Türkiye’nin bu konuda Avrupaya daha yakın olduğunu görmek mümkün. (Bu konuda rekor 100.000’e 750 kişi ile ABD’de; Rusya’da 100.000’e 628; Kazakistan’da 100.000’e 348). Tabii bu rakamlar ülkede bulunan cezaevlerindeki insanların dışarıdakilere oranı bakımından (dolayısı ile hapis cezasının ya da tutukluluğun kullanımını gösterme bakımından) anlamlı olsalar da, cezaevlerindeki şartların tam olarak bir göstergesi değil.
Cezaevlerindeki şartları anlamak için birçok başka veriye bakmak gerekiyor. Örneğin cezaevlerindeki yatak sayısına göre hükümlü/tutuklu sayısına bakmak lazım. Türkiye’de %6’lik bir fazlalık olduğunu söylemiştik. Bu durum diğer bazı ülkelerde şöyle: Fransa’da %9.9 kapasite üstü; Almaya’da kapasitenin %95.8’i kullanılıyor; İngiltere’de %12.2 kapasite üstü; İtalya’da %38.9 kapasite üstü; Romanya’da kapasitenin %87.7’si kullanılıyor. İsveç’te %6.3 kapasite üstü; İspanya’da %33.7 kapasite üstü. Bu oranlara bakınca yine Türkiye’deki durum çok vahim görünmüyor.
Cezaevlerinin yoğunluğu açısından Türkiye’deki en büyük ve esas sorun şu anda hükümlü değil tutuklu sayısı. Bu konuda Türkiye Avrupa’daki ülkelere kıyasla çok kötü bir durumda. Türkiye’de tutuklu oranı Ağustos verilerine göre %61.5. Avrupa ülkelerinde bu oran genellikle %10 ve %25 arasında değişiyor. Saydığımız ülkeler arasında bu oranı geçen ülkeler İtalya %57.1 ve Fransa %31.5. Türkiye bu konuda Hindistan, Pakistan, Latin Amerika ülkeleri ve Afrika ülkelerine daha yakın görünüyor. Bu da çok gereksiz sayıda dava açılması, tutuklamanın çok fazla kullanılması ve mahkeme sürecinin çok uzun bir süre devam etmesi ile ilgili bir sorun. Cezaevlerindeki sorunları çözmek için öncelikle bu konuya bir çözüm getirmek gerekiyor. Ayrıca bu, cezaevlerindeki şartlar bakımından değil, insan hakları bakımından çok önemli bir sorun. Uluslararası standartlara göre; henüz hüküm giymemiş bir kişi masum kabul edilir. Yani bizde cezaevlerindeki insanların %61.5’u bu aşamada masum. Bu insanlar diğer hükümlülerle aynı -hatta daha kötü- şartlarda tutuluyorlar ve bu tutukluluk aylar, bazen yıllarca sürebiliyor. İnsan hakları açısından bu kabul edilebilir bir durum değildir. Bu sorununun çözümü Cezaevleri Genel Müdürlüğü’nde değildir. Savcıların- hakimlerin tutumu ve eğitimi ve devletin politikası ile ilgili bir çözüm aranmalıdır.
Bu konuda uluslararası standartlara bakacak olursak BM’nin “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesi” (ki aralarında Türkiye’nin de olduğu bu sözleşmeyi imzalayan ülkeler için bağlayıcıdır) soruşturma ve mahkeme süresince tutukluluğun genel bir kural olarak uygulanmaması gerektiğine vurgu yapar ve tutuklu kişilerin makul bir süre içinde hakim karşısına çıkarılmasını ve mahkemesinin sonuçlandırılmasını öngörür (Madde 9.3). BM’nin hapis dışı yaptırımlar ile ilgili standart asgari kuralları (Tokyo Kuralları) ise tutukluluğun, toplumun güvenliğini de göz önüne almak kaydı ile, mümkün olduğunca kullanılmamasını önerir. (Madde 6.3).
Tabii cezaevlerindeki şartlar sadece yoğunluk ve yatak sayısına bakarak da anlaşılamaz. Diğer çok önemli bir husus tutuklu ve hükümlülerin zamanlarını nasıl ve nerede geçirdikleri ile ilgili. Yoğunluk yüksek olsa dahi, eğer hükümlüler vakitlerinin çoğunu odalarının dışında yararlı aktiviteler yaparak geçirebiliyorlarsa durum çok kötü değil demektir. Avrupa cezaevleri kuralları ve Birleşmiş Milletler’in cezaevleri ile ilgili standart asgari kuralları, bu konuya vurgu yapar. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi hükümlü ve tutukluların günün 8 saatini yararlı aktivitelerle meşgul olarak geçirmelerini önerir. Bu aktiviteler eğitim, meslek eğitimi, spor, çeşitli sorunlarla ilgili terapi programları (Örneğin: madde bağımlılığı, öfke kontrol programları gibi) ve ayrıca sohbet için bir araya gelmeler olabilir. Türkiye’de bu alanda çalışmalar ve ilerlemeler var. Bu durum, Genel Müdürlük tarafından teşvik ediliyor. (Örneğin: puanlama sistemi ile) Fakat gerek personel eksikliğinden, gerekse cezaevlerindeki nüfusun fazlalığından dolayı bu konuda da çok fazla eksiklik var. Yine bu doğrultuda düşünüldüğünde cezaevleri arasında farklılıklar var.
Burada biraz da “bir zihniyet değişimine olan ihtiyaçtan” bahsetmek gerek. Bizde lider kadrolarda (Yani Genel Müdürlük’de) bizim gözlemlerimize ve deneyimimize bakarsak, gözle görülür bir zihniyet değişimi yaşanmış olduğunu görüyoruz. Fakat aynı değişim cezaevlerindeki kadrolara yeteri kadar yansımış değil. Yani lider kadro ile taban arasında büyük farklılıklar var. Bunun halledilmesi gerekiyor. Bu eğitimle yapılabilir. Ayrıca sivil toplum kuruluşlarının cezaevlerine daha fazla girip çıkmaları, oradaki çalışmalara katılmaları ve cezaevlerinin şeffaflaşması ile yapılabilir.
Gerek BM Standart Asgari Kuralları, gerekse Avrupa Cezaevleri kuralları, suçlulara verilen cezanın sadece özgürlüklerinden yoksun bırakılma olduğunun, cezaevlerindeki yaşamın mümkün olduğunca dışarıdaki hayatın olumlu yönlerini yansıtmasının ve tutuklu ve hükümlüler ile dış dünya arasındaki ilişkilerin sürekliliğinin sağlanmasının öneminin altını çizerler. Bu bağlamda da sivil toplum kuruluşlarının cezaevlerine girerek eğitim, mesleki eğitim, psiko-sosyal destek, sağlık, tahliyeye hazırlık vb. konularda hükümlü ve tutuklulara destek vermelerinin teşvik edilmesi öngörülür. Sivil toplumdan gelen bu katkının faydasının sadece verilen somut destekten ibaret olmadığı, sivil toplumun cezaevlerine girmesinin kendi başına oradaki hayatın normalleşmesi ve dış dünya ile ilişkilerin sürdürülmesi açısından hem hükümlü ve tutuklular için hem de cezaevi personelinin psikolojik sağlığı için olan önemi, birçok uluslararası cezaevi uzmanı tarafından defalarca söylenmiştir. Aynı zamanda sivil toplum kuruluşlarının cezaevlerinde daha sık olarak bulunmaları, bu topluma kapalı mekanların bağımsız kuruluşlar tarafından izlenmesini de etkin bir şekilde sağlamakta, sorunların saptanmasına ve çözümüne sivil toplumun da katkısının önünü açmaktadır.
Türkiye’de hala çözüm bekleyen birçok sorun arasında “cezaevlerinde sivil toplum faaliyetlerinin eksikliği” ve “kamuoyunda da cezaevleri konusundaki farkındalığın ve duyarlılığın kısıtlılığı” sayılabilir. Bu konuda Avrupa’nin birçok ülkesinden gerideyiz. Avrupa’nın birçok ülkesinde sivil toplum kuruluşları yıllardır cezaevlerinde çesitli faaliyetlerde bulunuyorlar. Örneğin İngiltere’de 200’ün üstünde sivil toplum kuruluşu cezaevlerindeki çalışmalara katkıda bulunuyorlar. Hollanda’da sivil toplum kuruluşları ve cezaevleri müdürlüğü bu konuda bir strateji çerçevesinde çalışıyor. Bizde çocuklarla çalışan STK’lar dışında cezaevlerine girip orada faaliyet yürüten STK pek yok. Bu durumun birçok siyasi ve Türkiye’nin tarihine has nedeni vardır. Fakat son dönemdeki reform çalışmaları ve bu çerçevede kabul edilen bazı kanunlar, STK’ların cezaevlerinde hükümlü ve tutuklulara destekleyici faaliyetler yapmalarını ve “denetimli serbestlik ve koruma kurulları sistemi” çerçevesinde tahliye olanlara destek verebilmelerini kolaylaştırmıştır.
Mesela, Aralık 2004’de kabul edilen ve Haziran 2005’te yürülüğe giren yeni Ceza İnfaz Kanunu’nda cezaevleri idarelerine sivil toplum kuruluşları ile cezaevlerindeki iyileştirme çalışmaları için işbirliği yapma imkanı kanunen sağlanmıştır. (Madde 77)
Ayrıca Temmuz 2005’de Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Kanunu yürürlüğe girmiş ve bu sayede suç işleyen bazı kişilerin ceza infaz kurumlarına sevk edilmeleri yerine denetime tabi tutularak ve bazı şartları yerine getirmek kaydıyla, toplum içinde yaşamaya devam etmelerinin yolu açılmıştır. Bu kişilerin tekrar suç işlemelerini önleyici tedbirler konusunda destek alabilmeleri sağlanmıştır. Yine aynı kanun, cezaevinden tahliye olan hükümlülere destek konusunda da bazı yeni girişimleri içermektedir. Bu cezaevlerine alternatif yaptırımlar ve tahliye sonrası destek çalışmaları Denetimli Serbestlik Yardım Hizmetlerinden Sorumlu Daire Başkanlığı, Şube Müdürlükleri ve Koruma Kurulları’nın sorumluluğu içerisindedir . STK’ların -özellikle koruma kurullarındaki çalışmalara- çok önemli katkıları olabilecektir.
Denetimli Serbestlik kanununun önemi cezaevlerine alternatif yaptırımların yaygınlaştırılması bakımından çok önemlidir.Fakat bu sistemin yerleşmesinde de birçok sorun yaşanmaktadır. Bu konuda da Avrupa ülkelerinin bir çoğundan gerideyiz. Fakat önemli bir adım atılmıştır ve bunu desteklemek gerek. Diğer ülkelerdeki deneyimlere bakacak olursak; cezaevlerine alternatif yaptırımların kullanılması için, sistemin iyi çalıştığına dair hakimlerde bir güven oluşması gerekiyor. Bu güven oluşmadıkça hakimler hapis cezası vermeyi tercih ediyorlar. İkinci bir sorun da, kamuoyu. Eğer kamuoyunda cezaevlerinin insan üzerindeki zararlı etkileri konusunda ve cezaevlerine alternatif yaptırımların yararları konusunda bir farkındalık yaratılmaz ise, insanlar hükümlüleri aralarında görmeyi kabullenemezler, sisteme destek vermezler, olumsuzluklara yoğunlaşırlar. Bu konuda Türkiye’de büyük eksiklikler var. Denetimli Serbestlik konusunda bilgilendirme çok az. Kamuoyu buna hazırlanmıyor.
Bu bağlamda üzerinde durulması gereken bir diğer husus da ekonomiktir. Avrupa’da bazı ülkelerde yapılan araştırmalara göre denetimli serbestlik bünyesinde ceza gören bir kişi ile cezaevinde yatan bir kişinin devlete masrafı arasında büyük farklılıklar var. Örneğin İsveç’te 2003 yılında kapalı cezaevindeki bir hükümlünün günlük masrafi EUR 200 iken, denetimli serbestlikde cezasını çeken hükümlünün günlük masrafı EUR 17. Finlandiya’da bir hükümlünün yıllık masrafı 2004’te EUR 44600, denetimli serbestlikteki hükümlünün yıllık masrafi 2800. Estonya’da denetimli serbestlikteki bir kişinin denetim masrafları, cezaevindeki bir hükümlünün masraflarından 10; Romanya’da 11 kat daha az olarak saptanmıştır. Denetimli serbestlik sisteminin, tekrar suç işleme oranını azaltma bakımından cezaevlerinden daha başarılı olduğu yine araştırmalarla saptanmıştır.
Sonuç olarak cezaevlerindekı durumu değerlendirirken, cezaevlerini çok daha büyük bir bütünün, bir adalet sisteminin, toplumun, bir parçası olarak görmek gerek ve cezaevlerindeki sorunların sadece ceza infaz sistemini yönetenler tarafından çözülemeyeceğini, sorunların giderilmesinin devlet politikalarındaki değişikliklere, adalet ve yargı sisteminde yapılacak reformlara, hakim ve savcılarımızın eğitimi ve zihniyet değişimine, kamuoyunun farkındalığına, risk gruplarına verilen desteğe ve sivil toplumun cezaevlerindeki sorunları çözmek, suçu önlemek ve cezaevlerinden çıkanlara destek olmak için verecekleri katkılara bağlı olduğunu kabullenmek gerek. Tabiiki sorunarı gidermekte, cezaevlerinde insan haklarına saygıyı teminat altına almakta ceza infaz sistemini yönetenlere çok büyük bir rol düşmektedir ama başkalarının sorumluluklarını da göz ardı etmemek gerek. İşte bütün bu konularda Türkiye ile Avrupa arasında bir kıyaslama yapacak olursak, en azından denetimli serbestlik sisteminin işleyişi, hakim ve savcıların zihniyeti, toplumun duyarlılığı ve sivil toplum örgütlerinin katkıları bakımından Türkiye’nin bir takım Avrupa ülkesinden çok geride olduğunu söyleyebiliriz.
Tomris ATABAY |