| English | / |

|
E-BÜLTEN KAYIT
SOSYAL AĞLAR
SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI
|
CİSST DUYURULAR
İNSAN HAKLARI DERNEĞİ İNSAN HAKLARI RAPORU
İHD İstanbul Şubesi F TİPİ SÜRECİNDE CEZAEVLERİ GERÇEĞİ (2000-2008) İÇİNDEKİLER 1. GİRİŞ YAZISI 2. CEZAEVLERİNİN TARİHSEL SÜRECİ 3. TÜRKİYEDE CEZAEVLERİ SÜRECİ VE F TİPİ İNFAZ SİSTEMİNE GEÇİŞ SÜRECİ 4. TEMMUZ VE AĞUSTOS 1997 GENELGELERİ 5. ÜÇLÜ PROTOKOL, UYGULAMASI VE SONUÇLARI 6. 19 ARALIK KATLİAMI VE F TİPİ SÜRECİ 7. İNFAZ HAKİMLİĞİ VE CEZAEVLERİ İZLEME KURULLARI 8. MASTER PLANI 9. CMUK 399 UYGULAMASI VE SONRASI GELİŞMELER WERNİCE KORSAKOFF TEŞHİSLİ MAHPUSLARIN TUTUKLANMASIYLA İLGİLİ RAPOR 10.YENİ CEZA İNFAZ KUNUN TASARISI VE ELEŞTİRİLERİMİZ 11. D TİPİ “YÜKSEK GÜVENLİKLİ CEZAEVLERİ 12. KİŞİYE ÖZEL HUKUK VE İMRALI 13. 2001-2008 YILLARI ARASINDA CEZAEVLERİNDE HAK İHLALLERİ 14. OCAK 2007 GENELGESİ VE GELİŞMELER 15. OCAK 2007 GENELGESİ SONRASI UYGULAMALAR 16. SONUÇ VE ÖNERİLERİMİZ 1. GİRİŞCezaevi sorunu üzerine hazırlanan bu dosyamız daha çok 1997 yılı Temmuz ayından bugüne süreci ele almayı ve bugüne kadar oluşturulan yazılı dökümantasyondan biraz daha farklı olarak sadece sayıların soğuk yüzleriyle açıklanan mahpus ölümleri, sosyal-yaşamsal yetmezlikleri değil daha çok bunlara neden olan ve asla periyodik olarak takip edilemeyen fakat büyük bir hızla tamamlanan ve uygulamaya konulan Türk Tipi Cezaevleri ya da kamuoyuna F Tipi Ceza İnfaz Sistemini Reform olarak yansıyan Güvenlikli Cezaevleri F Tipi'nin hukuksal ideolojik alt yapısı ağırlıklı olarak incelenecektir. Bu çalışma öncesi bizler F Tipi Cezaevleriyle başlatılan bu yeni süreci en yakından izleyen insan hakları örgütleri, DKÖ, ilgili meslek odaları değişik itiraz noktaları, eleştireler ve refleksler geliştirmiştir. Fakat bu sürecin kavranması açısından bütünlüklü bir çalışma oluşturulmaması nedeniyle F Tipi infaz sisteminin bütünlüklü mantığının irdelenmesinde önemli bir eksiklik doğmuş, bu eksiklik kamuoyunun bilgilendirilmesine de yansımıştır. Özgürlüğünden mahrum bırakılan kişilerin durumunun incelenmesi çoğunlukla hak bilincine ulaşmış "siyasi mahpuslar"ın hak arama, baskı-direnme diyalektiğindeki ısrarcılıkları sayesinde mümkün olmaktadır. Bu nedenle genel olarak sosyal mahpuslar kadınlar ve çocuklar vd. önemli bir eksiklik olarak durmaktadır. Egemenlerin ise kısa ve uzun vadeli planlamada son derece rasyonel-akli bir sisteme sahip oldukları tartışmasız bir gerçekliktir.
F Tipi süreci izlenirken de konunun kendi doğallığından kaynaklanan bir zorunlulukla özellikle 2000'li yıllardan bu tarafa daha spesifik çalışmalar yapılmaktadır. Hapishanelerin yapısı,tecrit uygulamaları, keyfi yaptırımlar işkence ve baskının boyutları, süren AG ve ölüm oruçları, yasaklamalar bu çalışmalarımızda veri kaynağımızı oluşturan daha çok mahpuslar, aileleri ve avukatlarıdır. Tabi ki bu önemli bir çalışmadır ve devam edecektir. Fakat bu dosya çalışmamızı ele alıp bir bütünsellik içerisinde incelemeye çalışacağımız Genelgeler, yasalar, düzenlemeler tek tek ele alındığında bir daha geri dönüşü olması istenmeyen bir yolun bariyerleri gibi karşımıza çıkacaktır. Bu incelemede gördüğümüz fotoğraf , eşitlikçi çağdaş bir infaz anlayışını öteleyen mantığın, F Tipi Cezaevlerini mimari bir tasarım olarak değil, yok edici imha edici bir şiddet mekanizmasının dişlerinin nasıl güçlendirildiği ve sürekli bir imha çarkının oluşturulduğunu düşündürmüştür. Bir kez daha görmekteyiz ki egemenler açısından demokratikleşme reform adı altında yapılanlar insandan yana gelişmelere güvence oluşturmamaktadır. Bu sadece bizim ülkemizin gerçekliğiyle anlatılamaz. Bu tarihsel bir süreçtir. 15 yılı tecrit uygulamasında geçen Alman Andreas Voyelin belirttiği gibi "Türkiye'yi yönetenler tecriti-tecrit uygulamasını Avrupa Standartlarına göre uyguladıklarını böyle bir cezaevinin demokraside ileri bir adım oluğunu söylüyorlar. Burada buna kimsenin inandığını düşünmüyorum. Zaten Alman hükümeti Türkiye'yi cezaevleri politikasından dolayı eleştirirken Türk üst düzey yetkili biri onlara siz kendi Stanheim'larınıza bakın diyor. Yönetenler tecritin bir işkence olduğunu biliyorlar. Emperyalistlerde çıkarlarına gelmediği süreçte işkence ve tecrite karşı duruş olamaz. Bu tarihsel bir süreçtir. Güney Amerika'ya giden ilk Fransız gemisinde insan hakları bildirgesi ve giyotin vardı. Batı Avrupa'nın ve Almanya'nın da tecrit uygulamasıyla amacı tutsakların koşullarını düzeltmek değildi. Hıristiyan protestanlar geçmişte insanları kurdukları düzene boyun eğdirmek için orduyu ve cezaevlerini kullanmışlardır. Tecritle de kitleler zapt-u rapt altına alınmaya çalışılır, büyük bir korku yayılır. Muhalif olan herkese boyun eğdirmek, kişiliksizleştirmek, teslim almaktır amaç. Bu yüzden de tecrit sadece tutsakların sorunu değil tüm toplumun sorunudur. Çünkü kapitalizm hepimizi teslim almayı hedefliyor." (İHD Sesiz Çığlık Hücreler Cezaevi Dosyası) Tecrit uygulamalarına karşı mücadele içerde ve dışarıda kimliklerimize geçmişe ve geleceğe sahip çıkma mücadelesi olacaktır. Bu dosya bunun bir parçası olarak kaleme alınmıştır. Bu dosyayı özgürlük adına, yola çıkan tüm hak arama mücadelesinde yitirdiklerimize Bir daha olmasın dileğiyle adıyoruz. 2.TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE CEZAEVLERİ2.1.BAŞLANGIÇİnsan hakları savunucuları, toplumsal örgütler ve duyarlı kesimlerin gündeminde geçmiş süreçlerde yer kaplayan cezaevleri sorunu, 2000 yılında F Tipi cezaevlerinin yapılması ve hizmete alınması girişimleriyle yeni bir döneme girmiştir. Toplum kuruluşları, duyarlı kesimler, tutuklular ve tutuklu yakınları tarafından eleştirilen ve uygulamasının durdurulması istenen bu süreç dramatik gelişmelere sahne olmuş, genelde ülkemizde alışık olduğumuz gibi devlet gücünün gösterisine dönüşmüştür. Her ne kadar 19 Aralık’ta cezaevlerinde yapılan ve ‘hayata dönüş’ ismi verilen operasyonla konu kapatılmak, fiili durum yaratılarak tartışmalar bitirilmek istenmişse de, cezaevleri sorunu ne toplumun gündeminden düşmüş ne de gerçekten sorunun üzerinde kalıcı bir çözüme gidilebilmiştir. Hatta denilebilir ki şimdi çözümsüzlük daha da derinleşmiş bulunmaktadır. Çünkü toplumun vicdanını rahatlatmayan, geniş mutabakatları hedeflemeyen yaklaşım; bilindiği gibi hala önde tutulmaktadır. F tipi cezaevlerinin bazılarının yapımının bitme aşamasında Adalet Bakanlığı’nın bu cezaevlerini açacağını söylemesi ve bu binaları çeşitli sivil toplum örgütlerine, basına açıp, yapılmakta olan cezaevlerini gezdirmesiyle infaz sistemi içinde şimdiye kadar öngörülmeyen bu yeni tiplerin tartışması başlamış oldu. Bu raporun bölümlerinde yer alan çalışmalar geçmiş zamanlarda yapılanlarla bağ kurarak özellikle F Tipleri sürecinde yapılan çalışmaların birleştirilmesini içermektedir. Türkiye’deki infaz rejimi içerisinde ele alınan cezaevi sorunları, ağırlıklı olarak devletin politik yapılanmasına ilişkin tercihlerin sonucu olarak şekillenmektedir. Ancak son yıllarda uluslar arası düzlemde yaşanan gelişmeler, küresel ekonomi ve dünya düzeninin etkileriyle yeniden yapılanan devletler hukuk sistemlerini ve bütün yapılarını değiştirip dönüştürürken yöntemsel yaklaşım ne yazık ki daha disipliner ve daha baskıcı eğilimleri içermekte, insan hak ve özgürlükleri uluslararası düzeyde üretilen terör kavramı içinde eritilmektedir. Dünya kamuoyuna tek taraflı olarak yoğun bir şekilde sunulan ‘terör’ kavramı ile resmi otoritelerin baskıcı yüzünün gözden kaçırılmasının yolu bulunmaktadır. Küresel dünyada haberleşme ağları ile oluşturulan iletişim bütün dünyayı daha kolay algılamayı getirmiştir. Artık ulusal sınırların arkasında ve içine kapanmış yaşantılar dışa açılmış, mal ve hizmet sermayesinin dolaşımında sınır tanımadığı bir düzleme büyük oranda gelinmiştir. Nitekim birçok ulusal devlet Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, IMF gibi uluslararası örgütlerin talep ve tavsiyeleriyle “demokratikleşme”, “çağdaşlaşma” ve ya Avrupa Birliği normlarına hazırlanma adı altında kendi iç hukukunda bu tadilatları yapmaktadır. Bu akışın doğal sonucu, özellikle sermaye için farklı (daha emniyetli) güvenlik kavramının geliştirilmesi, iç hukukta ve buna bağlı infaz rejimlerinde amaca hizmet edecek ‘gelişmiş’ programların gündemleştirilmesi ortaya çıkmaktadır. İzolasyona dayalı cezaevleri sistemleri ; “güvenlikli “ cezaevleri kategorisi altında özellikle siyasi ve kısım sosyal mahpuslara dönük uygulanan “yüksek güvenlikli cezaevleri “ biçimde görülmektedir. Güvenlikli cezaevi sistemlerinde sürekli gözetime dayalı izolasyon “insanın “ diğer insanlardan yalıtımını esas almışken, yüksek güvenlikli cezaevlerinde kişinin, kendi kendisinden de yalıtımını hedefleyen daha uç bir noktaya varmıştır. Tarihsel olarak 200 yıllık bir geçmişi olan bu sistemler artık dünya genelinde hapsederek cezalandırmanın egemen formu haline bürünmektedir. ABD, Almanya, İtalya, Güney Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde siyasi muhalefetin iktidarı tehdit ettiği dönemlerde uygulanan bu model , ağırlıklı güvenlikli cezaevleri olarak varlığını hala devam ettirmektedir. Ülkemizdeki siyasi erk sahiplerinin bir reform olarak sunduğu , aslında bu kadar eski bir uygulama, 2000’li yılların hemen başında Türkiye’de “gecikmiş” olarak uygulamaya sokuldu.Daha önceki yıllarda kısmen denenmiş, olan bu uygulamanın siyasi mahpuslar üzerinde sistematik bir proje olarak sağlamlaştırılması , Türkiye’deki cezaevleri sorunlarına dönük, sorun çözümleyici bir reformdan çok ulusal ve uluslararası egemen güçlerin gelecek siyasi projeleriyle birebir ilintilidir. 2000’li yıllara uzanan dünyada tek ve güç olma planını sağlamlaştıran ABD, dünya ölçeğinde kendisine ve desteklediği yerel iktidarlara muhalif tüm kesimleri “terörist “ olarak kodlayarak, yok etme yoluna giderken bu planın içindeki bir ayrıntı olan Türkiye’de çizilmiş olan bu yolu pürüzsüzleştirmek için, muhaliflerini daha sessiz ve kansız bir biçimde etkisiz kılma yolunu bu ülkenin eski deneyimlerini de göz önünde bulundurarak seçmişlerdir. Uygulandığı bütün ülkelerde büyük bir dirençle karşılanan bu sistem Türkiye’de de benzer bir yol bulmuş ve temel olarak ölüm orucu ve açlık grevi karşı çıkışıyla kendisini göstermiştir.
Yukarıda her ne kadar ABD nin ideolojik hegemonyasına değinsek te bu proje Türkiye açısından çok daha girift uluslararası ilişkiler ile bağlantılıdır.Nitekim AB a uyum süreci bu sistemin uygulanması meşruiyetini sağlayan en önemli güç olmuştur. Kendi iktidar “tahayyüllerine hapsettikleri insan haklarına uygunluk kavramını gelecek siyasi projelerine alet eden insan hakları otoriteleri ; Ulucanlar, Diyarbakır, Buca Cezaevleri örneklerinde olduğu gibi mahpusların ciddi bir şiddetle öldürülmesini “izlenebilir “ bulurken sessiz , yavaş kamuoyundan gizli direk kamusal güç sahiplerince gerçekleştirilen izolasyona dayalı bu yok etme biçimini desteklediklerini ve değişik fonlarla gelişimine yardımcı olacaklarını açıkça ifade etmişlerdir.
Özetle; uygulandığı tüm ülkelerde kan dökülerek ancak uygulamaya sokulan F tipi cezaevleri yalnızca Türkiye’nin kendi tercihleriyle ilintili olmaktan öte, küresel ölçekte bir cezalandırma arayışı ve dünya egemenlerinin gelecek projeleriyle yakından ilişkili olmuştur.Türkiye’deki bu projeye geçiş kuşkusuz ülkenin dinamiklerinin farklılıklarından kaynaklı olarak çok daha şiddetli olmuştur.Ülkemiz egemenlerinin bu süreci başlatırken tek ve yegane amacı içerideki muhalif güçleri etkisiz bırakmak olmamıştır. F tipi tabutlukları sadece izole bir mekan olarak algılamamak gerekir. Hücrelerin niteliği , burada kullanılacak yapı malzemesi, mahpusa uygulanan psiko-terör uygulamaları bir bütünlük arz eder.Hücrelerde uygulanan yalnızca mahpusun tüm sosyal ilişkilerini kesmek değildir.Aynı zamanda algılama , duyum yetisini ortadan kaldırarak . zihinsel işleyişini bozan , konsantre beyaz bir terör uygulayarak , ruhsal işkenceyi süreklileştirmek , gerekirse yalnızlaştırmak , mahkumu fiziksel olarak imha edebilme imkanını kolaylaştırır.
Sosyal ekstrem izolasyon uygulamalarının sonuçlarını bu cezaevlerinin mimarı olan “bilim adamları”nın çalışmalarından öğreniyoruz. CIA psikologları tarafından yürütülmüş olan “Davranış Kontrol deneyleri ile objenin hafızası silinerek onu yeniden şekillendirmek amaçlanmıştır. Bu çerçevede farmokolojik araştırmalar, elektro şok deneyleri nöroşiroloji teknikleri kullanılmıştır. Bu çalışmaların ardından ABD’de Dr.Schenine’nın 24 maddelik beyin yıkama proğramı yüksek güvenlikli cezaevlerinin temel rehabilitasyon proğramı olmuştur. Almanya’da Camero Siliens deneyleri Dr.Schene ‘ın bu proğramı esas alınarak ve iki amaç güdülerek yürütülmüştür. Uluslararası Af örgütü 1980-81-82 yıllarında yayınladığı raporlarda Almanya’da politik tutuklulara uygulanan izolasyonunu yarattığı ciddi sağlık sorunlarını tespit etmiştir. Zürih’li psikiyatris Ralp Binswanger 1986 yılında BM. İnsan Hakları Komisyonunda Almanya’da uygulanan izolasyon tutsaklığının uluslararası boyutta kabul edilen işkencenin tanımına uyduğunu ifade etmiştir. Demokratik hekimler Birliği ise 10-15 kişi olmak kaydıyla mahpusların gruplar halinde birarada tutulmamaları koşuluyla fiziksel ve psikolojik rahatsızlıkları engellenemeyeceğini belirtmiştir. Gerek uluslararası deneyimler gerekse de ülkemizdeki gerçeklik dikkate alınarak 2.2 HÜCRE TİPİ CEZAEVİ
1-İnsan kişiliğini ögütmeyi hedefleyen, uzun zamana yedirilen bir işkence yöntemidir. 2-Hücre tipi Cezaevi modeli kapitalizmin yalnızlaştırma politikasının bir ürünü olup yalnızca tutuklulara yönelik bir saldırı değil aynı zamanda tüm topluma yönelik bir şiddettir.
3-Yetkililer güvenlik gerekçesiyle böyle bir modeli tercih ettiklerini söylemektedirler. Cezaevlerindeki yaşam ihlalleri göz önünde bulundurulursa güvenliği tehlikede olanlar “devlet güvencesi “altında olması gereken tutuklulardır. Hücre tipi cezaevi mahpusların fiziki güvenliğini tehdit etmektedir.
Bizler ısrarla bu görüşlerimizi tekrara tekrar yineledik ve bu yöntemden vazgeçilmesi cezaevlerinde insana özgü düzenlemelerin gerektiğini fakat hücre uygulamasının insana özgü olmadığını ve reform olamayacağını ve artık ülkemizin cezaevlerinde ölümler istemediğimizi tekrarladık.
Tecrit cezaevlerine karşı yükselen itirazlar ve mahpusların ve mahpus ailelerinin yürüttüğü açlık grevleri ve ölüm oruçları 120 kişinin ölümüyle son bulmuş ve Ocak genelgesi olarak anılan genelge ile kısmen de olsa izolasyonu seyrelten on saat on kişi SOHPET hakkı uygulamasıyla ölümlerle devam eden süreç son bulmuştur.
Ülkemizde tecrit uygulamalarının sekiz yılık süreci F tipi sürecinin başlangıç aşamasındaki tüm kaygılarımızı doğrulamış ve gerek mahpuslar gerekse de onların aileleri açısından büyük bir İŞKENCE DEVAM ETMEKTEDİR. Tecrit fiziksel ve psikolojik sonuçları mahpusların sağlık sorunları mekansal daralma nedeniyle yaşadıkları tecrit işkencesi nedeniyle intihar olayları ve psikolojik rahatsızlıklar devam etmektedir. Bu süreci kendi sarmal dönüşümü içersinde belgelemek ve hapishanelerde yaşanan gerçekleri sır olmaktan çıkararak eleştirel ve engelleyici çabalarımızı devam ettirercek ve bu insanın var oluşuna ortadan kaldıran tecrit uygulamalarından vazgeçilinceye ve mahpuslarında insan sayıldığı inkar ve imhaya dayanmayan uygulamalara ulaşıncaya kadar mücadeleye devam etmek gerekliliği ve hapishanesiz bir toplum özlemiyle bu dosya hazırlanmıştır. Bu dosyanın birinci bölümünde Kapatılarak Cezalandırılmasının mantığı ele alınmaktadır. Bu bizler açısından son derece önemlidir. Çünkü kapatılarak ceza sisteminin kendisinin bir şiddet uygulaması olması nedeniyle insan hakları savunucuları olarak bizlere bu uygulamanın kendisine karşı olma tartışmasını sürdürmekteyiz. Mimari dokusu ne olursa olsun kapatılmanın bir kapitalizmi ütopyası olması nedeniyle uygulamada ortaçağın karanlıklarından bu tarafa hiç bir şeyin değişmediği ve modern şiddet toplumu olan kapitalizmin en üst ve en etkin şiddet konsepti olan hapishanelerde şiddetin bitmediği görülecektir.
2000 yılında öldürerek yakarak yıkarak mahpusların doldurulduğu tecrit F TİPİ TÜRK TİPİ Cezaevlerinden tabutlar sürekli çıkmış ve yalnızlaştırılan duvarların arkasındaki insanın çığlıkları hiç tükenmemiştir. Görülmektedir ki bu uygulamada mekansal ve uzamsal daralmaların yanısıra mahpusun tamamen insani ve demokratik haklarının daraltılması akıl almaz ceza uygulamaları keyfi uygulamalar yasaklamalar kısıtlamalarla devam etmiştir. Sorunların çözüleceği vaadiyle açılan bu beş yıldızlı diye tanımlanan lüks mekânlar diye halkla sunulan hapishaneler insan öğütmeye devam etmektedir. 2.3. CEZA SİSTEMLERİ VE CEZAEVLERİ
Cezaevi gibi bir sorunsalı kendi bağlamıyla incelemeye alabilmek, üstelik gündemin sıcaklığına rağmen şu ana ait sonuçlar çıkarmak çok kolay görünmemektedir. Ama en azından mekan olarak cezaevini sorgulamak, hukuk sistemi içinde ceza ve cezaevinin ne anlam taşıdığının ortaya koymak, tarihte suçların karşılığı olarak cezalara ne gibi yaptırımlar uygulandığını saptamak ve yakın zamanlara kadar bütün dünyada cezalandırma sistemlerinin ne yönde değiştiğini ve artık neleri hedeflediğini sergilemek, insan hakları kavramındaki gelişmeleri açıklamak… belki de bir perspektif elde etmek için zorunlu sayılmalıdır. Bu yazıda birçok uzmanlık alanını ilgilendiren yukarıdaki sayılan açılımlardan ancak bazılarına girilebilecektir.
Suç ve ceza kavramlarının tarihin derinliklerine kadar uzandığını, toplumsal yaşantının başlangıcına kadar indiğini, ilk topluluklara ve kurallı yaşama – basit örgütlenme dönemlerine dayandığını biliyoruz. Bu bakımdan genel bir tanımlamayla tarih boyunca suç kavramının olduğunu ve buna karşılık gelen ceza kavramının da var olduğunu söyleyebiliriz. Görülebilir bir gelecek içinde de muhtemelen var olmaya karşıtı ile birlikte devam edecektir. Geçmiş toplumlarda ve mitolojide cezalandırma vardı. Vücut parçalarının koparılması, kazığa oturtma gibi bu gün vahşice sayılan cezalandırmaların tarihte kullanıldığı bilinmektedir.
Ortaçağ Avrupa’sında kilise engizisyonlarında kirlenen ruhun temizlenmesi için yakarak cezalandırma, Arabistan’da toprağa gömülen suçlunun taşlanmak suretiyle recm edilmesiyle cezalandırma, parmağının, elinin, kolunun ve ( bazı ülkelerde şimdi bile) başının kesilmesiyle cezalandırma, başka başka ülkelerde kazığa geçirerek, boğarak, 2.4. HAPİS CEZASITarihin ilk dönemlerinde bu günkü anlamında bir hapis cezasından söz edilemez. Verilmiş olan asıl cezanın infazına kadar birkaç gün ya da kısa bir süre tutuklunun zapt edildiği, saklandığı yerler vardır ki bu mekanlar daha çok nezarethane niteliğindedir. Ortaçağda dehşete düşürücü hapishaneler anlamındaki zindanlar cezalandırmanın mekanları olmuştur. Ya hiç kapı ve pencereleri olmayan ve portatif bir merdivenle inilen “carcer”ler , ya da yine ışık almayan, pis ve rutubetli kalelerin altındaki mahzenler zindan olarak kullanılmıştır. Buralara atılan mahkumların çoğunlukla ölünceye kadar burada kalmaları ceza biçimiydi. Zaten hem çok kötü koşulları içermesi, hem o dönemdeki salgın hastalıklardan hem de baskı ve zulümden dolayı zindanlardan sağ kurtulmak bir mucize idi. Ortaçağ kendi karanlığını, dinsel motiflere, devlet yapısına ve hukuk sistemine dayandırdığı infaz rejimiyle, zindanların karanlığında sürdürmüştür. Osmanlı’larda da 1831’e kadar cezaların çektirilmesinde zindanlar kullanılmıştır. İstanbul’daki en ünlü zindanlar; Yedikule, Baba Cafer, Kasımpaşa Tersane Zindanları olmuştur. 1831’de zindanlar kapatılmış, Sultanahmet’te İbrahim Paşa Sarayı’nın bir bölümünde Hapishane-i Umumi kurulmuştur. Son üç yüz yılda ise suç ve suçlu konuları yeniden yorumlanmış, hukukta cezaların bireysel olması fikrinde birleşilmiş ve suçluların ıslahı sorunu; klasik, olgucu, neo-klasik, hümanist kuramcılar tarafından ele alınmıştır. Buradan cezaevi fikri oluşmuş, cezaevi hürriyeti bağlayıcı cezaların infaz edildiği kurum olarak tanımlanmıştır. Tarihsel süreç içindeki cezalandırmalardan ve zindancılıktan, bir yasaya bağlı olarak verilmeleri ve hürriyetin kısıtlanması için “bir süre” konması ile ayrılmıştır. Günümüzde neredeyse bütün ülkelerde en yaygın ve sıklıkla uygulanan cezalandırma biçimi hapis
cezasıdır. Bir hukuka dayalı olarak asıl olarak bireyin kapatılmasına dayanan cezalandırmaya hapis cezası diyoruz. Hapis cezası, cezanın çekileceği ‘uygun’ bir mekanı zorunlu kılmasıyla da tarih içindeki en mekansal olan cezalandırma biçimidir.
Cezaevi planlamaları bütün dünyada olduğu gibi demokratik bir ortamda ve çeşitli düzeylerde katılımcılarla değil ağırlıkla devletin ilgili bakanlığında ve kapalı olarak yapılmaktadır. Karar vericiler kendi kıstasları ölçüsünde ‘bilimsel destek’ almaktadır. Toplumsal arenaya çıkarılacak ve daha sonra yaygın olarak kullanılacak bir mekanizma toplumla mutabakat temelinde üretilmemektedir. Fiziki planı teknik olarak yapana planlamacı dersek; fikri tasarımı yapanı bundan ayırmak gerekir. Asıl büyük çelişki burada yatar zaten. Bu manada sanki cezaevi tasarımını üstlenmiş gibi görünen bir meslek grubunun burada ‘ürettiği hizmet’ çok tartışmalıdır.
Tasarım belirleyicileri ve kriter koyucularda ağırlıkla ceza verme tekelini elde tutan organize güç (devlet) adına hareket eden bakanlık bürokratları, güvenlik görevlileri, ve ‘ıslah’ programı yürütücüsü bazı ‘uzmanlar’ ya da orada yetkili olan bazı ‘üst düzey’ görevlilerdir. Mimarinin burada çoğunlukla hareket alanı kısıtlı kalmakta, mimarlar kriter koyucularının “önem” sırasına koydukları önceliklere uymak zorunda bırakılmaktadırlar. Oysa tasarımcın insan öznesini koruması ve kollaması, ona değer verme ve ilave değer kazandırması bu olumsuz koşullarda fikri dayanaklarını yitirmekte, ıslah etme ya da cezalandırma eylemlerinin ‘başarıya ulaştırıldığı’ ancak buna karşılık mahkumlar açısından minumum rahatı temin eden ‘planlar’ üretmeye zorlanmaktadır. Önemli olan insan ihtiyaçları olmaktan çıkmıştır artık. Bu zorlu projelendirmenin yapılmasının tek koşulu, kriter koyucuların isteklerinin hayata geçirilmesine dönüşmektedir. 2.5.2. Ölçülerin şaşması, devlet organının her anlamda ağır basması
İşveren (devlet) her anlamda süreçte ağır basmaktadır. Örnek olarak F Tipleri cezaevlerinin mimari planlarının üretilmesi sürecinde işveren bu konu üzerinde tasarımcıların fikir geliştirmelerini, daha iyiye varmak ve çağdaş yorumlar yapmalarını, bilimsel bina programları geliştirmelerini istemiş midir? İşverenin ‘işi’ yani belirli bir amaçla tutukluları cezalandırma düşüncesi ile toplum yararı, toplumun bileşenleri olan birey hakları ve ya en temel insan hakları çeliştiği takdirde nasıl bir yol izlenecektir? Salt bilimsel veriler, toplum yararı ve insan hakları üzerinde bir dizi geliştirici çalışma bilim çevrelerinde ve bu konunun muhatabı hukuk-sağlık kesimlerinde ve de ülkenin mühendislik-mimarlık ortamında gerçekleştirilmiş olsa, çalışmaların sonunda ortaya bir model konmuş olsa elde edilen sonuçlara ‘işveren’ ne ölçüde uyacaktır? Sorgulamayı konunun açılması için sürdürmeye devam edebiliriz ancak saflık yapmanın da herhalde alemi yoktur ve burada paragrafın başındaki cümleyi yinelemek durumundayız: İşveren (devlet) her anlamda süreçte ağır basmaktadır. Koskoca bir gri boşluk. Planlayan, yasalaştıran, yaptıkları ve yapacaklarını kurallar bütünü olarak duyuran, suç tanımı yapan ve bunu uygulayan bir organizasyonun karşısında durmadan değiştirilen koşullara tek tek karşı çıkmak da fazla bir anam taşımaz. İşte birçok şeyin düğümlendiği ve çoğu zaman günlük meselelerin arkasında ya da sanal sebeplerin gerisinde gözden kaçan nokta budur. Ve bu nokta ( hem sadece ülkemizde değil bütün sistemde) genel bir demokrasi sorunu olarak toplumun önünde durmaktadır. 2.6. CEZAEVİ VE HÜCRE TİPİ TARİHİBilinen gerçekliğin cezaevi konusunda tasarımcıların isteksiz olduğu yönündedir. Yine de yakın geçmişte az da olsa cezaevleriyle ilgilenmiş olan mimarlar vardır. Carlo Fontana, genç suçlular için ıslahevi olarak düşünülen Roma S. Michele Hapishanesi’ni bir mimar olarak tasarlayan ilk kişidir. (1703-1704) Her üç katında yirmişer hücresi vardı ve hücrelerin içine lavabo yerleştirilmiştir.
1757’de Fransız A. Choquet de Lindu, Brest kentinde bir cezaevi yapmıştır. Yine İngiliz William Blackburn isimli bir mimar 1782’de 600 erkek 300 kadın için ve “sağlık koşullarını dikkate alacak” bir cezaevi proje yarışmasını kazanmıştır. 1790’da ABD Philedelphia’da kurulan Walnut Caddesi Hapishanesi bu ülkedeki ilk modern cezaevi olarak kabul edilir. Burada hükümlüler işledikleri suçlara ve cinsiyetlerine göre ayrılıyor ve ıslah için ağır bir çalışma programına tabi tutuluyorlardı.
1829’da Philedelphia’da Doğu Eyalet Cezaevi’nin yapılmasıyla birlikte hücre hapsi öne çıktı. Hükümlüler tek başlarına dokumacılık, halıcılık gibi işlerde çalıştırılır, görevliler dışında hiç kimseyi göremezlerdi. “Ayırma” sistemi adı verilen bu yöntem ABD’de 19. Yüzyılın ilk yarısında yaygın bir şekilde uygulanmıştı. Ancak ABD’de hükümlülerin uzun süre yalnız kalmalarına karşı geniş bir muhalefet gelişince “ayırma 18. ve 19 yüzyıllarda cezaevlerinde “ayırma” sisteminin uygulanmasının dönemin baskın fikir akımlarıyla önemli bir ilişkisi vardı. Suç işleyenlerin tekrar topluma kazandırılmaları için ıslah edilmeleri gerekmekteydi. Sürdürdüğü ya da suç işlemesine neden olan çevreden çok farklı bir ortamda, kendisiyle uzun süreler baş başa kaldığı, kendisini ve hatalarını düşündüğü yalıtılmış yerlerde kalarak bunu başarabilirdi. Bu psikolojiye girmesi için ayrıca dini telkin ve dini referanslı bir eğitime gereksinim vardı. Diğer taraftan çok yoğun ve uzun saatler süren çalışma ortamıyla vücudun yorulması, başka şey düşünemeyecek hale getirilmesi hedefleniyordu. Bu programa göre, kötülük yapmış olan kişi, topluma karşı hem cezasını çekmiş oluyor, hem de ceza süresi içinde bir çalışmaya bağlanıyor, iş bilgisi yoksa öğretilen işi öğreniyor, yaptığından pişman olarak topluma dönüyordu. “Eğer ‘baskıcı’ cezalandırma kendisiyle birlikte bazı başat sonuçlar taşımasaydı, bütün bunlar belki de oldukça spekülatif bir farklılaşmadan öteye gitmeyeceklerdi – çünkü sonuç olarak her iki şıkta da, boyun eğmiş bireyler oluşturmak söz konusudur-. Hal ve gidişin zamanın tam kullanımı yoluyla terbiye edilmesi, alışkanlıklar kazandırılması, bedene yönelik zorlamalar, cezalandırılan ile cezalandıran arasında çok özel bir ilişki olmasını gerektirmektedir. Cezalandırma ajanı, herhangi başka birinin bozamayacağı tam bir iktidarı icra etmelidir; ıslah edilecek birey kendi üzerinde icra edilen iktidar tarafından tamamen sarmalanmış olmalıdır.” (Michel Foucault, ‘Hapishanenin Doğuşu’ s 201)
Cezalandırma içinde ya da hapis cezasında hücre fikrinin tam olarak nerde nasıl çoktığı 2.7. BUGÜNÜN İNFAZ SİSTEMİNE ANAFİKİR: DENETİM EVİ Tarihte bugünkü tam güvenlikli cezaevi anlayışına kaynaklık yapan, ıslah etmeyi anafikir olarak gören mekanal kurgusuyla da denetim evi olarak anılan düşünce ve ona ait ilk yapı olan Panaopticon’u anmamız gerekir. 1791’de Jeremy Bentham tarafından gerçekleştirilen Panopticon, mimarisiyle kendini tanımlayan ve savunan bir yapı olarak öne çıkmaktadır. Hatta biraz sonra ele alacağımız gibi, yapının insanların iyiliğe taşınmasında bir araç olarak Panopticon’un görülmesi ve neredeyse dolaysız olarak ilişkilendirilmesi ilginç bir yaklaşımı sergilemektedir.“Çünkü bu projeler, ahlaki bir ilkenin akıllıca belirlenmiş bir mimarlık ürününün işleyiş şekliyle harekete geçirilebileceğini öne sürerek; iyi tasarlanmış bir kurumun, parçalarının işleyişinin ta kendisiyle ahlaki bir görevi yerine getirebileceğini ve böylelikle de –Pugin ve Ruskin’ nin daha sonra savunduğu dil ya da simge olarak değil- bütünüyle mekanik bir işlemin parçası halinde insanların iyiliğini veya ıslahını sağlayan bir katalizör olarak ahlaki bir felsefenin bir uzantısı olabileceğini ima eder gözüküyor.” (Robin Evans, ‘Bentham’ın Panopticon’u’, Arredamento Mimarlık, sayı 2000/8)
Bentham, Panopticon’u fikirlerini hayata geçireceği ve bu işe en uygun mekan olarak algılıyordu. Kendi mektubunda projesini, ‘Güç elde etmenin, zihnin zihin üzerinde, bugüne değin benzeri görülmedik bir güç elde etmesinin yolu’ olarak tanıtıyordu. Okul, sağlık yapıları ve hatta hayvan barınaklarına bile önerdiği planlama ilkesinde bir Hücre, otoritenin mahkumu sadece elinde tutmakla yetinmediği, hakim olma isteğini ve onun iradesine egemen olmak arzusunu yönelttiği bir mekan olmaktadır. Hatta mekan şeffaftır ve gözler önündedir ve mahkumun kendisine ait ve kendisi için kullanabileceği aslında hiç bir yeri yoktur. Geçerli olan tek şey, kurallar ve kurallara itaat etmektir. Kendisi mimar olmayan Bentham, işe aldığı mimar Willey Reveley ve mühendis olan kardeşi Samuel’den yararlanmıştır. Ancak Bentham’ın tutukevi ve ıslah konusunda geliştirdiği görüşler Panopticon’un fiziki yapısından yahut inşai özelliklerinden daha önemlidir. Bentham’ın faydacı felsefi yaklaşımına göre, asıl olarak önemli olan toplumsal bütünlüktür. Her hangi bir bireyin değil toplumun bütünün rahatı (keyifi) önemli olduğu için, çoğunluğun yararının dışında davranışta bulunanların topluma karşı bir davranış içine girdikleri kabul edilir, bu haliyle de ‘ahlaka’ aykırı konuma düştükleri, bunların bir yerde zaptedilerek birazcık hoşnutsuzlukla ve acıyla başbaşa bırakılmalarıyla da (keyiflerinin kaçırılmasıyla) ıslah edilebileceğinden bahsedilir. Panopticon, işlenmiş suçların cezası için yapılmış olmakla beraber, Bentham’ın düşüncesine göre, asıl önemlisi işlenecek suçları engelleyecek şekilde bir hizmet sunmalıydı. Ona göre zayıflıklar, ihmaller, tahriklere teslim olma,…. suçu yaratıyordu. Oysa bu duruma her an müdahale edilebilirse, denetimci tarafından zaaflar anında ve yerinde durdurulursa suç da oluşmayacaktı. Bentham’ın görüşlerinin büyük bir kısmı sonradan eleştirilmiş ve uygulamalarından vazgeçilmiştir ama “ ihlali önle- cezadan kurtul” ilkesi uzun zamanlar gündemde kalmıştır. Panopticon’un 1742’de yapılan Chelsea’daki Ranelagh , 1772’de yapılan Ghent Maison, 1779’da William Blackburn tarfından yapılan Liverpool Hapishanesi öncülleri olmuştur. Panopticon’u ise 1794’te Robert Adam’ın Edinburg Islahevi, 1821’de Lancester Kadın Tutukevi, İrlanda İlçe Hapis-haneleri ve daha birçokları izlemiştir. Amerika’da 1825’te yapılan Eastern Penitentiary (Philedelpia yakınlarında) lineer hücre dizilişlerinden oluşan kolların bir mafsalda birleşmesinden oluşuyordu. Ayırma sistemi ya da tam tecrit uygulanan tiplerin en belirgin yapılarındandır. Tutukluların yoğun çalışması tecritten dolayı hücrelerde yaptırılırdı. 1816-1825 Auburn Hapishanesi’nde ise geceleri hücrelerine çekilen mahkumların gündüzleri ortak işliklerde çalışmaları öngörülüyordu. Ancak tutukluların birbiriyle konuşmadan bir arada olacakları bu düzen sessiz sistem ismini alacak ve 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Amerika’da yaygın olarak bu sistem uygulanacaktı.
20.yüzyılın ilk yarısında hapishane tasarımları konusunda köklü değişiklikler olmamıştır. Tutukluların çalışmasının ıslah programının parçası olması fikri, giderek hapishanelere 2.8. HÜCRE TİPLERİ MODERN YÖNTEM Mİ?
Türkiye’de son yıllarda bir bölüm tutukluya uygulanmak istenen ve ismine F Tipi denen model hangi gereksinimleri karşılamaktadır? Mevcut cezaevi sisteminin herkes tarafından eleştirilen konumuyla F Tipleriyle getirilmek istenen genel mantık birbiriyle örtüşmekte midir? Bizim ülkemizde mekan olarak cezaevi binasından daha önemli olmak üzere tutuklu ve Cezaların son yüzyıllarda genel olarak hafiflemesi eğilimi, toplumun uçucu belleğinde kalmasa da hukukçuların takip ettiği bir durumdur. Ancak hafifleme daha çok ceza miktarlarında azalma olarak algılanmıştır. Bir yandan da ‘modern ülkelerde’ bile ceza miktarlarında azalma olmasına rağmen ceza alanların; diğer bir değişte hapishanede tutulanların sayısı göreli ve sayısal olarak artmaktadır. Oysa zaman içinde bir şey daha değişim göstermiş, otoritenin ıslah ettiği düşünceler, bedenler; daha az sert ama kalıcı bir yöntemle ele alınmaya başlanmıştır. ‘İnsanlığa’ saygı dönemine denk gelen bu değişimle artık, cezalandırma fiziksel olanın ötesinde bir hedefi karşılamaktadır.
Bedeni kudurtan kefaret cezasının yerine kalp, düşünce, irade, ruhsal durum üzerine derinlemesine etki eden bir ceza geçmelidir.” diye durumu özetlemektedir.
Bütün dünyada, suçlara karşılık cezalarda daha az kaba yöntemlerin uygulanması, insan Bütün dünyada bu gelişmelerin yanı sıra, örneğin F Tipi Cezaevi modeli gibi infaz yöntemleri ‘uygar’ bir çok batı ülkesinde ne yazık ki vardır. Hatta, bakanlık yetkililerinin “..bütün tipleri incelediklerini ama hiç bir yerden etkilenmediklerini, Türk Tipi yarattıklarını,…” söylemelerine rağmen, bu modelin ana fikri asıl olarak batı dünyasında mevcuttur ve oradan ithal edilmiştir. Bilim ve tekniğin son hızla geliştiği, demokratik uygulamaların genişlediği ve bireyin kavramsal olarak sistemin tepesine oturtulduğu düzenlerde, bu kez baş tacı edilmiş gibi duran somut olarak birey, haklarıyla; özgürlükleriyle sahici ve “toplumsal olanın bir parçası olarak birey”, sosyal ve siyasal alanda hakları öne çıkarır ve özellikle yönetim şekline itiraz ederse üzerinde sistem inşa edilen bireye karşı sorunlu bir dönem başlamaktadır. Tanımlı bazı suçlara tekabül eden eylemlerde bulunan birey; kurulu düzenden farklı düşünür, parçası olduğu sisteme muhalif hale gelirlerse, o halde standartları ve güvenliği yüksek cezaevlerine konmayı, bu davranışın bedelini ödemeyi ‘hak eder’. Yeni konsepte göre batı toplumlarında bu infaz sisteminin devreye girmesinin en önemli koşulu, işlenen suçun terör eylemi olarak belirlenmesidir. Küreselleşme çağının modern –modern zamanlar icadı olarak yeni terörizm istenildiği kadar genişletilebilmektedir. Bütün toplumun anlaşarak dışladığı kabul edilen terörizm olgusuna karşı, toplum adına hukuk ve infaz sisteminin müdahalesi teröre karşı özel ve yüksek güvenlikli cezaevi olarak görülür. Geliştirilen “terör” kavramı her noktaya çekilebilmekte ve zamana zemine göre değiştirilebilmekte, düşüncenin ifade edilmesi bile yerine göre ağır suç sayılmaktadır. Bu egemen yönetme biçimine ve onun hukukuna göre ‘muhaliflerin’ sayısı on bin kişinin üzerindedir. Evet model değişik renkleriyle ve tonlarıyla batıda vardır ve orada uygulanışı da tartışılmaz doğru değildir ve nitekim uluslararası platformlarda çeşitli tartışmalar yürütülmektedir. Diğer taraftan örneğin Amerika’nın birçok eyaletinde ayırma düzenin, bunun doğal sonucu olan tecrit ve bağlı olarak ıslah programlarından vazgeçilmiştir. Soyutlama hücrelerinden, tek kişiye oda uygulamasına geçilmiştir. Ünite modeli de denen bu yeni modele göre, ‘tek kişilik oda’ mahkumun gece yatmak ve özel yaşamını geçirmek için kullandığı mekan olmakta, günün büyük bölümünü ki bu hiç bir şekilde sekiz saatten az olamamaktadır, sosyal ortamda başkalarıyla bir arada geçirmektedir. Gözetleme salt güvenlik için yapılmaktadır. Yüksek güvenlik mahkumların birbirleri için tehlike yaratmamalarını ifade etmektedir. Bu cezaevlerinde de küçük tutulmuş bir hücre bölümü vardır ve ancak disiplin suçları karşılığında infaz yeri olarak kullanılmakta ve en fazla bir hafta ceza verilebilmektedir. Üstelik hücre cezası hem mahkeme tarafından ‘belli ve kısa bir süre’ için verilebilmekte hem de genel hapis cezası infazından ayrılmaktadır. Hücre hapsi normal hapis cezaları süreleri gibi görülmemekte, ayrı bir kapsamda ele alınmaktadır.
Bu anlayışın daha da genişlediği 2000 li yılların cezaevi olarak düşünülen Wabash Cezaevi, suçların tasnif edildiği ve ünite modelinin fiziki mekanlarla da rahatça uygulandığı bir kompleksi oluşturmaktadır. 2.9. CEZAEVLERİ SORUNU BİTER Mİ?
Bütün dünyada özgürlükten alıkoyma anlamındaki hapis cezalarının şekli ve uygulanmasına ilişkin olarak güvenceler geliştirilmektedir. Hapis cezası, devletin toplumda güvenliği sağlamak için sahip olduğu güvenlik tekelinin bir sonucudur. Birleşmiş Milletler tarafından 1976’da yürürlüğe konulan ve 15 Ağustos 2000 tarihinde Türkiye’nin imzaladığı, Kişi Özgürlükleri ve Siyasal Haklar Uluslararası Paktı’nın 10. maddesine göre, “Özgürlüğünden yoksun bırakılmış olan herkes, insanca ve insan kişiliğine içkin onuruna saygı gösterilerek işlem görür.” denmektedir. Yine 1987’de kabul edilmiş olan “Avrupa Cezalandırma Kuralları”, tutuklunun koşulları, insan onuruna saygıyı sağlamalıdır ve tutukluluk tarafsız bir biçimde ayrım yapılmaksızın uygulanmalıdır ; demektedir. F Tipi model olarak, ‘Terörle Mücadele Yasasının’ 16. Maddesinde buyurulduğu biçimine (bir kişilik ve üç kişilik yerlerde infaz edilecektir ibaresi vardır…) uygun olarak düşünülmüş, batıdaki örneklerine bazı mekan büyüklükleri bakımından eş tutularak yapılmıştır. Ancak diğer teknolojik alanlarda olduğu gibi “bir geri model” olarak ithal edilmiştir. F Tipleri cezaevlerinden daha sonra yine hiçbir toplum kesimine konu açılmadan tamamen bakanlığın kararı ile yeni tip cezaevleri gündeme getirildi. L Tipi, … gibi yeni hücre tipi tasarımlar çeşitli illerde binalaştırılmaya başlandı. Öte yandan diğer cezaevlerinde de iç tadilatlara gidilerek koğuş sisteminden hücre sistemine doğru cezaevleri değiştirilmeye başlandı. Demokratik yapılar, insan hakları savunucuları ve duyarlı kesimler bir yandan da dünyada yaşanan küreselleşme dalgasına yaslanmış, iletişim araçlarına ve medyanın büyük bölümüne söz geçirebilen otoriter yapı ve düşüncelerle, bu düşüncelerden büyük oranda etkilenmiş toplum kesimleriyle karşı karşıyadır. Özgürlükleri ve insan haklarını ayrıntı olarak gören bu anlayışlar, toplumsal muhalefeti iletişim yolları üzerindeki büyük etkileriyle “terör” tanımı ve kıskacına almaktadır. Üstelik infaz sistemi ve cezaevleri tiplerindeki değişiklikler çağdaş dünyanın uygulamaları, ileri dünya düzenlerinin bir gereği olarak sunulmakta, modernleşmenin unsurları olarak gösterilmektedir. Oysa bu tarafıyla genel olarak “batı” ve ya ‘gelişmiş ülkeler’ insan hakları ve özgürlükler açısından ne yazık ki örnek oluşturamamaktadır. Dolayısıyla demokratik yapılar oluşturulmuş bu fikri yapı ve engellere karşı da argümanlar geliştirmek zorundadır. F Tipi Cezaevleri açıkça, lineer mekan kurgusu ile ayırma düzeninin devamı olarak planlanmış görünmektedir. O günlerin sıcak tartışma ortamında verilmiş olan ‘devlet sözüne rağmen’ 19 Aralık’ tan itibaren F Tipi Cezaevleri kullanıma açılmıştır. (Günün Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk 9 Aralık 2000’de “F Tipleri konusu ilgili kurum ve kuruluşların mutabık kalacağı şekle gelene kadar durdurulmuştur” demiştir.) Fakat bu konunun tartışması kamu vicdanında bitirilmiş değildir. Bakanlık tarafından yürütülen “son söz söylenmiş, konu kapanmıştır…” tavrı ise asla kabul edilemez. Şimdi, yaşanmış trajediye rağmen bu döngüden çıkılması gerekmektedir. Eğer fırsat verilirse bu ülkenin yetişmiş insan gücü, bilim insanları; hukukçuları, meslek odaları mensupları, insan hakları savunucuları “cezaevi” sorununu içine girdiği çıkmazdan çıkarabilecek güce sahiptir. 3. TÜRKİYEDE HÜCRE TİPİ CEZAEVLERİ VE HUKUKSAL SÜRECİHücre uygulamaları-cumhuriyet tarihi boyunca "disiplin cezası" olarak hapis cezasında hücre uygulamaları ve kapatarak cezalandırmanın 200 yıllık tarihi boyunca hep uygulanmıştır. En yakın bilinebilen tarih itibarıyla ; 12 Eylül'de ilk kez Sağmalcılar Cezaevi'nde içinde "Özel Tip Cezaevi" adı altında hücre tipi cezaevi inşa edilmiş 'iflah olmazlar" diye tarif edilen TCK 146. maddesinden yargılananların götürüldüğü hücre sistemi denenmiştir. Yine zamandaş olarak 12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi ve Mamak Cezaevlerinde hücre, cezaevlerinin mekansal bütünü içinde bir bölüm olarak yer almıştır. Askeri yönetimin belli kanun maddelerinden yargılananları sürekli olarak bu hücrelerde çok kötü şartlarda tutmaları bilinmektedir. Yaygın hücre sistemi dışında bir insanın içine zorlukla girebildiği “tabutluklar” da yine bu dönemin baskıcı anlayışlarının ürünü olarak uygulanmıştır. Bu hücreler tek kişilik tepede dar ve küçük pencereleri olan yemeklerin kapı altından ayakla itildiği mekanlardır. Bu hücrelerin kapıları hiç açılmıyordu, havalandırma yoktu. Süreç içerisinde tutuklular direnme haklarını kullanarak önce havalandırma haklarını kazandılar sonra kapıları açtırdılar. Cuntanın arkasından Antep ve Erzurum Cezaevlerinde hücre uygulamalarına rastlanır. Antep Cezaevinde özellikle direniş dönemlerinde kapılar kapatıldı ve hücre uygulaması iki yıl boyunca sürdü. Hücre Tipi Cezaevi en kapsamlı olarak Eskişehir Cezaevi sürecinde gündeme getirildi. O dönem tutukluların ve kamuoyunun tepkisiyle kapatıldı. Cezaevlerinde genellikle hücre tipi cezaevlerine usulsüz sevklere karşı direnişlerde tutuklular hayatlarını kaybettiler. 04.07.1997 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü 14 Temmuz Genelgesi ile belleklere geçen hücre tipi cezaevleri uygulamasına en yakın tarihsel adımını attı. Buna karşı insan hakları cephesi ve demokratik kamuoyundan yükselen muhalefet sonucunda Temmuz Genelgesi geri çekilerek 29.09.1997 tarihinde "Ağustos Genelgesi" yayınlandı. Ağustos Genelgesinde kalabalık koğuş sisteminin yarattığı bazı sakıncaların giderilmesi amacıyla bir kısım Özel tip ve kapalı cezaevlerinde tadilat ve Güvenlik gerekçe gösterilerek homoseksüeller, çift cinsiyetliler, bulaşıcı hastalık taşıyanlar, psikopat ve akıl hastaları, koğuş ağaları, mafya tetikçi liderlerinin konacağı 2-4-6 kişilik küçük odalar, küçük koğuşlardan bahsedildi. Yukarıda belirtilen aynı gerekçelerle hücre uygulamasının "insanın varoluşuna uygun olmaması nedeniyle bu genelge kabul edilemez bulunmuştur. • Niğde Cezaevinde bulunan 20 İBDA-C davası hükümlüsü 04.11.1997 tarihinde Adalet Bakanlığına başvurularak Ağustos Genelgesine göre hücrelerden çıkarılması istenildi. Bakanlık bu talebi yanıtsız bıraktı. • 56. Hükümetin 2. Bakanlara Kurulu Toplantısı'nda Adalet Bakanı Selçuk Öztekin'in talebi ile 11 tane F Tipi Cezaevi için çalışmalara başlandığı 6 tanesi için bütçeden hemen fon ayrılacağına dair karar aldı. Bu karardan sonra Edirne, Tekirdağ, İzmir, Bolu, Kocaeli ve Sincan'da yapılacak hücre tipleri ihaleye çıkarıldı. İhaleyi Ekinciler Holding ve Özyapı İnşaat aldı. Kocaeli Valiliği yapılacak olan F Tipi Cezaevi yapımının 07.05.2000 yılında tamamlanacağı, 373 kişilik 2-3-4 kişilik hücrelerden oluşacağını açıkladı. Akabinde Kartal Soğanlı Cezaevi hücre tipi cezaevi olarak açıldı. Bir grup PKK davasından tutuklu tecrite tabi tutuldu. • Metris Cezaevinde tutuklu bulunan İBDA-C tutukluları 25.01.2000 tarihinde uzun süren bir operasyon ile insanlık dışı uygulamalara ve işkencelere tabi tutularak Kartal Soğanlık Cezaevine götürüldü. Operasyonda bir tutuklu öldürüldü. 13 tutuklu yaralandı, saçları ve sakalları kesildi. • 14.01.2000 tarihinde Adalet Bakanlığı, Ceza ve Tevkif evleri Genel müdürlüğü cezainfaz kurumları ile tutukevlerindeki yönetim, dış koruma ve sağlık hizmetlerine işlerlik kazandırılması amacıyla Adalet, İçişleri Bakanlığı ve Sağlık Bakanlıkları arasında düzenlenen bir protokol imzalanmıştır. Üçlü Protokol olarak bilinen bu protokol aynı zamanda ilk kez üç bakanlık bir araya gelerek bir protokol imzalamıştı. 14 Ocak 2000 tarihli Adalet, İçişleri ve Sağlık bakanlığı'nın imzaladığı protokolün sorunları çözmekten çok katmerleştireceği açıktı. Bu protokole bakacak olursak; hücre tipi cezaevlerine geçişin ön koşullarının yaratılması amacıyla düzenlendiği anlaşılmaktadır. Bu protokolün imzalandğı tarihte henüz bilinmeyen ama bugün için her karesine tanık olduğumuz dramatik gelişmelerin görülmesi bu protokolde mümkündü. Hukukçular, Hekim Örgütleri, İnsan Hakları Savunucuları, Aile Örgütleri, tutuklular bu protokole itiraz ettiler. Protokolün uygulanmaya sokulması sonrası avukatla üçlü protokol yayınlandığı tarihten 19 Aralık Operasyonuna kadar cezaevlerine görüş için girmeyi red etmişlerdir. İnsan Hakları Savunucuları, açısından 14 Ocak 2000 tarihli Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanlığı tarafından imzalanan protokolün var olan sorunları çözmekten uzak olduğu ve giderek dahada katmerleşecek sorunlar yaratacağı vurgulanmıştır. Bu protokole itiraz noktaları özellikle bu protokolün tutuklu ve hükümlüleri siyasi kimlikleri, inançları ve toplumsal hayattan yalıtarak sindirmeyi hedefleyen hücre ( Tabut ) tipi cezaevlerine geçiş sürecinin ihtiyaçları üzerinden hazırlanması ve bu sürece ilişkin giderilemeyen kaygıları güçlendirmiştir Protokole göre; Bir çok cezaevinde uygulanan duyarlı geçitler-Xray Cihazlari gibi elektronik kontrol aygıtlarının yanısıra cezaevi müdürlüğü tarafından görevlendirilecek bir memur tarafından elle üst araması ve çanta aramasının avukatlarada yapılması düzenlenmiş ve bu durum savunma hakkının önünde engel oluşturmuştur. Çünkü ; Bu protokolde aramanın Jandarma tarafından görevlendirilen rütbeli .bir personel ile Adalet Bakanlığınca atamaya tabi görevlilerden birisinin katılacağı belirtilmektedir. Yine protokolün 11. maddesinde tutuklu ve hükümlülerin avukat görüş yerine gelirken iki görevli tarafından getirileceği üzerlerinin aranacağı, yargılama ve savunma ile ilgili olanların dışındaki her türlü madde ve eşyanın alınacağı düzenlenmiştir.Bazı cezaevlerinde Avukatların çantaları aranma ve görüş süreleri kısıtlanması ,avukat görüşte iken diğer avukatlar kapıda tutulma, tutuklu ve hükümlüler onur kırıcı aramaya tabi tutularak mahkemelere ,avukat ve hastane gibi yerlere çıkmamaları ,Bazı cezaevlyerinde gardiyanlar görüş yerlerinde avukat görüşlerine duyacak şekilde beklemeleri gibi uygulamalar cezaevlerinde zaten hak ihlallerini oluşturmaktayken ve bu uygulamalardan vevazgeçilmesi gerekirken genelge dahada çözümsüz hale getirmiştir. 17 Ocak Protokolu 4,6,11 maddeleri ile yapılan düzenlemelerinde avukatların yargılama ile ilgili bilgi ve belgeleri vermeme yükümlülükleri , sır saklama yükümlülüğü ortadan kaldırılmakta , CMUK 144. maddesinde düzenlenen sanık ile müdafi arasındaki yazışmalar hiç bir şekilde denetime tabi tutulamaz „ hükmü açık olarak çiğnenmektedir.Hangi belgelerin savunma ile ilgili olup olmadığına karar verecek olan ise gardiyandır.Ceza yargılamasının bir parçası olan kamu görevi yapan avukatların üzerlerinin ve savunma belgelerini bu şekilde aranması kabul edilemez. Protokolde 15 günü geçmeyecek şekilde aramaların yapılması Cumhuriyet savcısının onayı ve kurum müdürünün talebi üzerine bu aramalara jandarmanında katılacağı ayrıca Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine bu aramalara emniyet ile işbirliği de yapılacağı belirtilmiştir. Diş güvenlikten sorumlu Jandarmanın cezaevi içinde görevlendirilmesi ve emniyetlede işbirliği içine gidecek bir düzenleme endişe vericidir Gerginlik yaratıcı ve Çif Başlı cezaevi sisteminde İçişleri Bakanlığnın konumu ve işlevi kuvvetlendirilmiştir.Bu düzenleme iunsan hakları açısından endişe vericidir. “ Açlık Grevlerine“ başlıklı düzenlemeyle ise bu eylemi düzenleyenlerin tıbbi durumunun krinitikleşmesi halinde tabip kararıyla derhal müdahale edileceği ve bu kişilerin ayrı yerlere konulacağı gerekirse jandarmadan yardım isteneceği , bu eyleme katılanların , yönlendirenlerin ve diğerlerine genel kanuni takibatın tavizsiz ve süratle uygulanacağı , basın yayın organlarının , röpörtaj , çekim ve eylemin propagandasını yapmalarına izin verilmeyeceği , cezaevlerinin koruma lanlarının içinde bildiri okuma, gösteri ve basın toplantısı ve protesto eylemlerine izin verilmeyeceği düzenlenmiştir. Protokolün 19.maddesi gerçek amacı ortaya koymaktadır.Hücre tipi geçişi planlayan siyasi iktidar cezaevlerinde sağlık koşullarının düzeltilmesi yerine olası açlık grevleri ve ölüm onuçlarına kmarşı hem tutuklu ve hükümlüleri, basını, aileleri, ve duyarlı kamuoyunu etkisizleştirmenin güvencelerin oluşturmuştur.Cezaevlerinde yaşananların kmamuoyundun yalıtılması 2911 sayılı yasaya aykırı olduğu gibi halkın bilgi alma hakkının da ihlalidir. Protokol sonrası ilk gelişmeler şu şekilde olmuştur. (İnsan Hakları Derneği, Sessiz Çığlık Olüm Dosyasından) ULUCANLAR (ANKARA) CEZAEVİNDE
Mahpuslara hastane ve mahkeme gidiş gelişlerinde ayakkabı araması dayatılmıştır. Ayakkabılarını çıkartmayan mahpuslara gardıyanlar saldırmış. Sibel Aktan mahkemeden tahliye kararından sonra kapı altında dövülmüştür. Gazeteler alınmamakta, soyadı tutmayanlar görüşe alınmamakta, soyadı tutsa dahi belgeyle kanıtlanmıyorsa aileler görüşe alınmamıştır. NİĞDE CEZAEVİProtokolden sonra görüşte soyadı tutmayanlar alınmadı. Ailelere ayakkabı araması dayatıldı. Gazete ve kitap zamanında verilmemiş. Koğuşlarda keyfi aramalar yapılmıştır. Bayan mahpuslar mahkemeye gidiş gelişlerinde ayakkabı dayatması yüzünden 4,5 saat kapı altında tutulmuşlardır. BURDUR CEZAEVİMahpuslara görüş çıkışlarında ayakkabı sorunu dayatılmıştır. İç görüşlerde sınırlamalar olduğu öğrenilmiştir. GEBZE CEZAEVİGörüşlerde soyadı tutmayanlar alınmamaktadır. Yakın akrabalar dışında soyadı tutanlarda alınmamaya başlanmıştır. Askerin hakim görünmesi söz konusu olmuş. Askerin söylediklerine uyulmaması durumunda ziyaretçiler askere mukavemetten gözaltına alınmaktadır. Ailelere görüşten çıkarken de üst araması dayatılmış, tutuklulara hastaneye sevklerde çift arama uygulaması nedeniyle sevkler yapılmamıştır. YOZGAT CEZAEVİGörüşlerde soyadı dayatması, iç görüşlerde sınırlama, ayrıca görüşlere girerken ailelere arama esnasında dayatma ve baskılar olduğu öğrenildi. ADANA CEZAEVİGörüşe girerken herhangi bir dayatma olmadığı ama protokolden sonra görüşe giden aileler ve mahpuslara dair tehditler öğrenilmiştir. HATAY (ANTAKYA) CEZAEVİSiyasi bayan mahpuslar ayrı koğuş olmadığı için sosyal mahpuslarla aynı koğuşta kalıyorlar. Soyadı tutmayanlar görüşe sokulmuyor. Ayrıca TMŞ bağlı polisler avukat diye tanıtılarak mahpuslarla görüştürülmeye çalışılıyor. Bu kişiler mahpuslara işbirliğ idayatıyor. Ayrıca sosyal mahpuslarda gardiyanlar tarafından zorla çalıştırılıyor. İSKENDERUN CEZAEVİSoyadı dayatması var. Gazete, dergi,i kitap gibi okuma araçları cezaevine girmedinden sorun var. Görüşe giden mahpus yakınlarına tehditler olduğu öğrenildi.
ÜMRANİYE CEZAEVİ BURSA CEZAEVİAilelere hakaret ve görüşlerde keyfiyet. Üst aramalarında ve eşyaların içeriye alınmasında keyfi davranışlar. KIRKLARELİ CEZAEVİZorla Kırklareli Cezaevine götürülen ve itirafçı olmadıkları için hücrelerde tutulanlara protokol aynen uygulanmakta. Aile görüşü haftada bir saat. Havalandırma günde yarım saat. Hücrede dergi, TV, radyo vb. bulundurmak yasak.Sürekli dışardan polisler, içerde de itirafçılar tarafından tehdit ediliyorlar. İşbirliğini kabul etmeleri durumunda koğuşlara çıkarılacakları söyleniyor. Tutuklular aileler hücrelerde van güvenliği olmadığını belirtiyor. Kırklarelinde protokolün uygulanmasının nedeni bir itirafçılar cezaevi oması, genç ve az sayıda olmalarıdır. Üçlü protokolün uygulanmaya konulmasının hemen arkadından cezaevlerinde arka arkaya yaşanan sorunlar kismen tespit edilebilmiştir. Uzun süre avukatların ziyarete girememesi, ailelerden 1. derece yakınlık zorunluluğu, savunma ve hukuki belgelerin infaz koruma memurlarının denetimiyle ilgili düzenlemeler nedeniyle mahpuslar görüş, mahkeme, hastaneye gidip gelememişler, savunma hakkı engellenmiş, bir ölçüde mahpuslar yalnızlaştırma uygulamalarına alıştırılmaya başlamışlardır. Tıbbi muayenede jandarma bulundurulması, tıbbi malzeme ve bakım hizmetlerinde "muhtaçlık" ölçtündeki muğlaklık nedeniyle mahpusların sağlık sorunları yoğunlaşmış, AG'ne ilişkin düzenlenen madde zor ve baskı politikalarının bir parçası olarak hekimlik etiğini yok sayarak hekimleri bu politikanın bir parçası saymayı amaçlamış basını da tehdit altına almıştır. Üçlü protokol mahpusu, ailesini, avukatını, basın, hekimi bağlayan protokol maddeleri nedeniyle yasaklar zinciri oluşturmakla kalmayıp mahpusu yalıtmada yanlızlaştırmada atılacak adımların ilk ön koşulunu oluşturmuştur.
Üçlü Protokol ilerleyen yıllarda yapılacak diğer yasal düzenlemelerin zeminini oluşturmak açısından,tecrit tipi cezaevine geçişte mahpusların yanlızlıştırılması sürecinin ilk ve ön önemli adımlarını oluşturmak açısından son derece önemlidir. Uzun süre direnen hukukçular ve demokratik kamuoyu ve mahpuslar bu süreç sonunda F Tipi Cezaevlerıne karşı 20 cezaevinde 205 tutuklu ve hükümlünün sürdürdüğü ÖO ve 780 tutuklu ve hükümlünün sürdürdüğü AG sona erdirmek için ortak çözüm bulma amacıyla 9 Aralık 2000 tarihinde Bayrampaşa Kapalı Cezaevine giden Zülfü Livaneli, Can Dündar, Orhan Pamuk ve Oral Çalışlar'dan oluşan heyetle birlikte cezaevinde TBMM insan Hakları alt komisyonu üyelerinin ÖO ve AG'den kaynaklı yeni ölümler olmaması için çaba harcadıkları sırada Adalet Bakanı Prof. Hikmet Sami Türk yaptığı basın toplantısında "F tipi cezaevlerinin açılışının çıkartılacak olan şartlı tahliye yasasının cezaevlerine rahatlama yaratacak olması ve toplumda F tipi cezaevlerine karşı geliştirilen tepkiler nedeniyle F tipi cezaevlerine sevklerin acil olmaktan çıktığını, sivil topulm kuruluşları, uzmanlaın katılımıyla mimari projenin yeniden gözden geçirmeyi düşündüklerini bu nedenle F tipi cezaevlerinin açılışının ertelendiğini açıklaması günlerdir süren "ölüm bekleyişinin" sona ereceği umudunu doğurmuştu.
Ancak Adalet Bakanlığı tutuklu ve hükümlülerin istediği güvenceleri vermeyerek gerginliği tırmandırdı, ölüm orucu ve AG'nin ölümle sonuçlanmaması için çaba sarfeden heyetlerde yılıgınlık yaratmış bu heyetlerin dolaylı olarak devre dışı kalmasına yol açmıştır. Operasyon başlatıldığı 19 Aralık 2000 saat 04.30'da amacın ölüm orucundaki tutukluları hayata döndürmek olmadığı, asıl amacın F Tipi Cezaevlerini açmak olduğu ve tutukluları canları pahasına da olsa buralara sevketmek olduğu içişleri bakanı yaptığı "biz bu operasyon için 1 yıl önceden hazırlandık. Bu iş için özel eğitimli askerlerimiz cezaevinin maketleri üzerinde eğitim yaptılar" açıklaması imha zihniyetini ortaya çıkarmıştır. Liderler zirvesi Bakanlar kurulu toplantılarında alınan İngiltere'nin İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (İRA) tutuklularının yaptıkları AG sırasında İngiliz Hükümetinin ulusal basına getirdiği sansür ve tek yanlı haber yönteminin benimsenmesi ve hemen ardından İstanbul DGM'sinin yayınladığı "sansür" karaı yürürlüğe sokuldu. Bu arada Radyo ve TV'lerde unutulmamıştı. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) F Tipi Cezaevlerini protesto eylemlerine ilişkin haberler konusunda yayın kurullarına gönderdiği yazılar ile "F Tipi Cezaevlerini protesto amacıyla cezaevlerinde uygulamaya konulan ölüm orucu nedeniyle terör örgütlerinin eylemlerinin bazı görsel ve işitsel yayın organlarında geniş bir bizimde ve devleti zaaf içinde gösterecek bir kurguyla yer aldığının gözlemlendiği" belirtilerek söz konusu TV ve radyolar uyarılıyordu. Radyo, Televizyon ve gazetelerde ÖO ve AG'leri ve F tipi Cezaevlerini protesto etkinliklerine ilişkin haberlerin bir anda kesilmesi ve protesto eylemlerine yönelik şiddetin artması söz konusu oldu. 17 Aralık 2000 tarihli saat 19.00'da İnsan Hakları Haftası nedeniyle düzenlenen Saygı Yürüyüşünün polis tarafından engellenmesinin ardından saat 20.30'da İstanbul Şube polis tarafından 10'ar dakika ara ile üç kere basılması ve tüm yöneticiler ve içeride bulunan aktivistler gözaltına alındılar. Bu baskının arama kararı olmaksızın yapılması ve bu müdahalenin kendisi olası müdahalelerde gelişecek insan hakları ihlallerinin ilk sinyallerini vermiştir. 18 Aralık 2000 günü akşam saatlerinde yayınlanan tüm haber bültenlerinde ölüm oruçcuları için hastanelerin hazırlandığı belirtilerek bazı doktorlar ve profesorlerden alınan demeçler yayınlanarak müdahale edilmesi durumunda tutuklulara nasıl davranılacağına ilişkin yayınlanan sağlık bakanlığı genelgesi de bu bulguları güçlendirmiştir. 4. 19 ARALIK OPERASYONU 18 Aralık'ı 19 Aralık'a bağlayan gece cezaevlerinde görevli tüm asker ve infaz koruma memurları geriye çekilmiş, onların yerine özel eğitilmiş askerler ve özel tim mensupları yerleştirilmiştir. Ve ilk müdahale 19 Aralık 2000 salı günü saat 04.30'da Bayrampaşa Kapalı Cezaevine yapılmıştır. "F" Hücre Tipi Cezaevlerine karşı 20 cezaevinde sürdürülen AG ve ÖO'larına devletin şiddet kullanarak müdahale ettiği haberi 19 Aralık 2000 günü saat 04.45'de öğrenildi. Polisin gazetecilere ve cezaevleri önüne giden tutuklu yakınlarına yönelik şiddeti birçok ilde yaşandı. Birçok ilde haber almaya çalışan muhabirler keyfi bir şekilde gözaltına alınıp görev yapmaları engellendi. Operasyon yapılan cezaevlerinin çevresi adeta etten duvar örülerek kimsenin yaklaşmasına izin verilmezken bazen bu önlemler civar evlerde oturan kişilerin evlerine girmelerini engellecek kadar keyfileşti.
Çocuklarının, yakınlarının akıbetlerini merak edip cezaevleri önüne giden tutuklu yakınlarına yönelik engelleme çoğu kez şiddete dönüşürken polisin çok sayıda tutuklu yakınını döverek tartaklayarak gözaltına aldığı görüldü. Türkiye'nin heryerinde bu baskılar devam etti. Birçok sivil toplum örgütü ve İHD Şubesi polisler tarafından basıldı. TAYAD mühürlendi. Ölüm orucu ve Açlık Grevleri nedeniyle yapılan görüşmelerin tümünü Bayrampaşa cezaevinde gerçekleşmesi ve devletin her fırsatta bu cezaevini örgüt üssü olarak lanse etmesi nedeniyle bu cezaevinde operasyonda 12 tutuklu öldürüldü. 6 kadın tutuklu yakılarak öldürüldü. 20 Cezaevine düzenlenen saldırıda 2'si güvenlik görevlisi 32 kişi yaşamını yitirdi. Bu operasyon tarihe “hayata dönüş“ değil, 19 Aralık katliamı olarak geçmiştir. Ve bu operasyonun temel amacının sürmekte olan ölüm oruçları nedeniyle can kaybının önlenmesi olmadığı görülmüştür.
Yapılan bir hayat kurtarma operasyonu değildir. 32 kişi yaşamını yitirmiş binlerce kişi yaralanmıştır. Ölüm oruçları ve açlık grevleri artımıştır.
Devlet 28 Şubat sürecinde olduğu gibi medyayı yönlendirmiş, medyanın haber alma kanallarını tümüyle tıkamış ve haberlerin tek kaynaktan alınmasını sağlamıştır. Kamuoyunun sağlıklı haber alma hakkına saygı gösterilmemiş, kamuoyu yanıltılmıştır. Sivil Toplum kuruluşlarına yoğun baskı yapılmıştır. Bu operasyonlar F Tipi cezaevlerini topluma dayatmak amacıyla yapılmıştır. Bu konuda devlet samimi davranmamıştır. Tutuklu ve hükümlülerin her türlü hakkı gaspedilmiştir. Tutuklu ve hükümlüler insan sayılmamış üzerlerindeki her türlü tasarruf devlet tarafından ve onun güvenlik güçleri tarafından mübah görülmüştür. Bu insanlık dışı bir operasyon bir katliam olarak tarihe geçecektir. UNUTULMAYACAKTIR.
Her türlü konfora sahip olarak tanıtılan ve insan hakları savunucuları ve sivih Sadece tutuklu ve hükümlüler açısından değil onların yakınları açısından da bu operasyon sonucu açılan F tiplerindeki uygulamalar işkencedir.19 Aralık Katliamıyla değişik F tipi cezaevlerine sevk sonrası uygulamalar işkence ve baskı tecavüz vb..dir. Tecritin yoğnuluklu hissedildiği F tipi uygulamalarının ilk yansıması endişe verici olmuştur. Bu sürekli devam etmiştir.
19 Aralık operasyonu sonrası tutuklu ve hükümlüler koridorlar oluşturan Ağır yaralı tutuklular değişik hastanelere kaldırılmış ve ağır yaralı olmalarına rağmen elleri ve ayakları yatağa zincirlerle bağlanmış sürekli aşağılanıp küfür edilmişlerdir. Gebze Cezaevinde bayan tutuklu ve hükümlüler havalandırmada zorla soyulmak istenmiş, gerek bu sırada gerekse yere yatırılarak arama yapılırken jandarma tarafından bilinçli olarak göğüslerine ve bacak aralarına tekmelerle vurulmak suretiyle darp edilmişlerdir. Tutuklu ve hükümlüler F tipi cezaevlerine getirildikten sonra "en büyük asker bizim asker" dedirtme veya istiklal marşı söyletme potinler öptürmeye çalışma, jandarma tarafından kafaya işeme, kafayı duvarlara çarpma, yerlerde sürükleme, tehdit, küfür, kaba dayak, copla, kalasla vurma, falaka, sözle ve elle cinsel taciz, çırılçıplak soyma, zorla makat araması, copla tecavüz, cinsel organın çekilmesi, burulması ve sıkılması, soğuk suya tutma, saç bıyık yolma, zorla saç-bıyık-sakal traşı gibi insanlık dışı uygulamalara maruz kaldı. 5. FİZİKİ KOŞULLAR
F tipi cezaevlerinde 103 adet 3 kişilik, 59 adet tek kişilik hücre bulunmaktadır. Tek kişilikerin dışında 3 kişiliklerde de tek kalan mahpuslar bulunmaktadır. Birbirleriyle hiç bir şekilde görüşmelerine izin verilmemektedir. Avukat ve aile görüşünde buna göre düzenlenmiştir. Her hücrede bir havalandırma bulunmakta bu havalandırmaya sadece o hücrede kalan mahpuslar sabah 08.30-16.00 saatleri arasında çıkarılmaktadır. Hücrede tek kalan mahpus tek çıkmaktadır. Hücrelerin yarısı ters yöne baktığından güneş görmemektedir. Güneş görenlerin-sadece üst katları yararlanmaktadır. 1 ve 3 kişilik yerlere kapatılan mahpuslar birbirleriyle uyumlu olsa dahi sürekli aynı insanlarla beraber olmanın getirdiği izole edilmişlik yalnızlık darlık karamsarlık-sıkıntı ve sinirlilik hali içindedir. Bu ortam insanlarda çıkışsızlık umutsuzluk hiçlik hissi yaratmaktadır. Sistem personelin mahpuslarla dialoğunu en aza indirmek üzere kuruludur. Personel her türlü işe, iki kişi gitmekte çalışanların birbirini denetlemesi amaçlanmaktadır. Sistem çok sözü eilen "ıslah", "rehabilitasyon" tecrit, mekaniklik ve baskı ile gerçekleştirilmektedir. Güneşsizlik-dar mekanlar mevsimlerin izlenmemesi, spor yapma olanağından yoksunluk mahpusların fizyolojik ve psikolojik sağlığı açısından önemli sakıncalar içermektedir. Vücut doğal hareketliliği ve ritminden uzaklaşmış durumundadır. Bu şartların bağışıklık sistemi ve hormon yapısı üzerindeki olumsuz etkileri tıp çevreleri tarafından önemle belirtilmektedir. Tutuklu ve hükümlülere ait giysiler sayılı olarak verilmekte ihtiyacı karşılanmamaktadır. Mahpuslara elektirik veya su faturalarının karşılığı ödetilmekte, cezaevi doktorları verilen ilaçları para karşılığı verilmekte parası olmayan mahpusların elektirik veya suyu kesilmekte, ilaç verilmemektedir. Temizlik malzemeleri diğer cezaevlerinde ücretsiz verilirken ticaret konusu yapılmış. Pahalı sabun ve deterjanların kantinden alınması zorunlu tutulmaktadır. Süpürge, tuvalet kağıdı, çamaşır suyu, kolonya gibi zorunlu temizlik malzemelerinin satın alınmasına da izin verilmemektedir. Ziyaretlerin getirdiği eşyalara kısıtlamalar getirilmiştir. Keyfi engellemelerin yanısıra "kantinde var" "yasak" denilerek havlu-battaniye, terlik, çarşaf, defter, kırtasiye malzemeleri yiyecekler verilmemektedir. Bu malzemeler parayla tantinden alınması istenmektedir. Aile görüşleri kişi ve zaman yönünden sınırlandırılmıştır. Aile görüşleri haftada dört güne yayılarak her mahpus için belli bir gün ve saat ayrımı haftada yarım saat ile sınırlandırılmıştır. Mahpusların sadece birinci dereceden yakınlarıyla görüşmelerine izin verilmektedir. Bu nedenle görüşlerine izin verilen akrabaları olmayan ya da onlarla görüş imkanları yurt dışında bulunmaları çok uzak yerlerde ikamet etmelir, hasta sakat olmaları vs. çeşitli nedenlerle bulunmayan mahpuslar tam bir tecrite tabidir.
Mahpusların aileleri hemen hepsi şehir dışından gelmekte kendilerine ayrılan saatte ailesi cezaevi önünde olmayan mahpuslar aile görüşü yapamamaktadır. Küçük bir gecikme durumunda dahi durum değişmemektedir.
Birden fazla avukatı olan mahpus, avukatlarıyla bir arada görüşememekte, yargılama ile ilgili konuları mavukatlarıyla tartışamamaktadır. Mahpusların hücrelerinde ancak birkaç tane kitap bulundurmasına izin verilmektedir. Bu durumda istenildiği anda araştırma yapmak savunmada yararlanmak üzere hukuk kitaplarına ve yasalara ulaşmak mümkün olmamaktadır. Tutukluların bir defaya mahsus olmak üzere vekalet vermeden avukat ile görüşmesine izin verilmemekte hükümlü olan mahpuslar ise haklarında açılmış başka davalar olsa bile daha önce vekalet verdikleri avukatları ile görüştürülmemekte, "vasi"leri tarafından bir avukata vekaletname verilmesi şartı aranmaktadır. Oysa yüzlerce hükümlünün vasisi bulunmamaktadır. Bu kişilere vasi atanabilmesi için dahi avikata ihtiyaçları olduğu açıktır. Mahapusların avukatlarıyla yaptığı yazışmalar okunmakta, keyfi olarak karalanmakta, ya da "sakıncalı" görüldüğü söylenerek verilmemektedir. Doktora ulaşma ve sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı, sürekli doktor bulunmamaktadır. Ancak hastaneye sevkler acil olanlarla sınırlanmak istenmekte, acil olmayanların başvuruda bulunmamaları talip edilmemektedir. Hastanelerde sakat, yaralı, acil hasta olan mahpuzlar gerekli bakı, özen, tedavi imkanları bulunmamakta iyileşmeden gerekli tedavileri yapılmadan cezaevine geri gönderilmektedir. F Tipine kapatılan mahpuslar tek ve üç kişilik hücrelerde olduklarından hatalandıklarında anında idareye haber verememekte, bu nedenle rahatsızlandıkları anda doktora ulaşamamaktadırlar. Hücrede fenalaşan mahpusların çok geç farkına varılmaktadır. Ancak sayımda farkedilebilmektedir. Sağlık problemi olan mahpuslara cezaevi doktoru tarafından yazılan ilaçlar para ile verilmekte, doğrudan mahpusların idarede bulunan hesaplarından kesilmektedir. F Tipi Cezaevlerinde kendini geliştirme hakkı engellenmektedir. Mahpusların birbirleriyle görüşüp sohpet edecekleri ortak mekanlar bulunmamaktadır. Değişik dönemlerde mahpuslara duyuru yapılmış spor salonu, çok amaçlı salon ve çalışma atölyelerinden yararlanmak için dilekçe vermeleri, bu konudaki taleplerinin cezaevi müdürü, psikolog,, sosyolog, doktor, öğretmen ve baş infaz memuru tarafından değerlendirilerek kabul ya da reddedileceği, değerlendirmenin disiplin durumu, suçun niteliği, eğitim durumu, hasımlık hali vb. gözetilerek yapılacağı açıklanmıştır. Bu durum F tipi Cezaevlerinde mahpusların tecridinin asıl, kısıtlı da olsa sosyal ilişki kurabilmelerinin ise istisna olduğu göstermektedir. Aileleri tarafından yarıtılan kitaplardan sadece romanlar kabul edilmekte, dışarıda yasal olarak satılan kitap, dergi ve gazeteler mahpuslara verilmemektedir. Cezaevlerine "sakıncalı" kitapların alınmayacağı duyurulmuştur. Mahpusların hücrelerine sadece 3 adet kitap bulundurulmasına izin verilmektedir. 3 kitap idareye iade edilmesinden sonra başka kitap verilmektedir. Bu nedenle mahpusların okudukları kitapları yeniden gözden geçirme, bir kez daha okuma, araştarma yaparken başvurma imkanları ellerinden alınmıştır. Çokça söz edilen tredmanın mahpusları kitapsız, eğitim imkanladından uzak, cahil bırakarak, bilgisizleştirerek uygulandığı görülmektedir. Radyo alınmamakta, tek merkezden yayın yapılmakta, pop müzik ya da arabesk müzik dinletilmektedir. Adalet Bakanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı ile bir protokol yaparak F Tipi Cezaevlerinde din eğitimi verilmesini düzenlemiştir. Şu anda F Tipi Cezaevlerine kapatılan mahpusların "sosyalist" oldukları herhangi bir dini inançlarının olmadığı düşünüldüğünde Adalet Bakanı amacını açıklamak zorundadır. F Tipi Cezaevlerinde mahpusların Adelet Bakanlığı'na, savcılıklara, cezaevi idarelerine yazmış oldukları dilekçelerin işleme konulmadığı, bazı mahpuslara keyfi olarak dilekçe yasağı konulduğu vb. şikayetler mevcuttur. Mahpusların yaşanan hukuksuzluklar hakkında idareye vermiş oldukları (Cumhuriyet Başsavcılığına yazmış oldukları suç duyurusu dilekçeleri de dahil olmak üzere) dilekçelere yanıt verilmemektedir. İdareye yazılan dilekçeler, savcılığa yazılmış dilekçeler yakınlara gönderilen dilekçeler "saygılarımla arz ederim" cümlesi ile bitirilmediği takdirde kabul edilmemektedir.
F tipi Cezaevleri işkence ve onur kırıcı muamale iddiaları sürkeli devam etmektedir. Psikolojik boyutu ağır basan işkenceler yanısıra ilk dönemlerde sürekli sürdürülen giderek daha uzun aralıklar ve yaygın bir keyfiyete dönüşen sayım nizamı, hazırol duruşu, ayakta sayım istemine karşı uymayan mahpusların tekme tokat dövülmesi, şikayetleri sürmekte, gece baskınları, hücrelere girip dayak atma, bağırıp çağırma, küfür etme devam etmektedir.
Tutuklu ve hükümlülere keyfi disiplin cezaları uygulanmaktadır.
Kayıt esnasında onur kırıcı şekilde davralımakta, hakaret edilmekte, gözaltı tehditlerine maruz kalmaktadır. Ziyaretçilerin kayıt işlemleri sırasında alınan bilgileri Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesine verilmektedir.
Tutuklu ve hükümlü aileleri ekonomik mağduriyet altında kalmaktadır. F Tipi Cezaevleri belli şehirlerde yapılmıştır. Buralara kapatılan mahpusların ailelerinin tamamı başka şehirlerden büyük ekonomik zorluklara katlanarak gelmektedir. Ayrıca F Tipi Cezaevleri bulundukları şehrin dışına inşa edilmişlerdir. Bu cezaevlerine şehir içinde otobüs veya minibüs bulunmadığından ulaşım problemi yaşanmaktadır. F tiplerine gelmeden birkaç km. öteden jandarma barikatları bulunmakta ve kimlik kontrolü yapılmaktadır. Avukatların kimlikleri toplanmakta toplu olarak götürüldükleri bir binada önce bir astsubay tarafından ayrıntılı kimilik dökümleri alınmaktadır.
F Tipi Cezaevlerine ancak ikinci kez yapılan kimlik kontrolünden sonra girilebilmekte ve giren her avukatın GBT kayıtları incelenmektedir. Avukata kayıt mahalinde görüşeceği her müvekkil için ayrı görüş kağıdı doldurma zorunluluğu getirilmiş olup ayrıca avukatın kimlik bilgileri ile müvekkilin suçunun yazılması da istenmektedir. Bu kısımda hem asker hem de gardiyan tarafından tutulan iki ayrı deftere aynı bilgiler yazılıp, avukatlara imzalatılmaktadır. Elle üst ve çanta aramasından sonra ikinci giriş binasına alınan avukat çift taraflı kamera ile gözetlenen bu binada yarım saat ayakta bekletildikten sonra 2. binaya alınmakta, bu binada hem elektronik cihazlarla hem de elle üst araması yapıldıktan sonra el tablosuna duyarlı ve kart okuyucu ile açılan kapıdan içeri girebilmeyi başarmaktadır. Ele duyarlı ve fişleyen kart sisteminde karta yüklenen bilgilerle o kişinin parmak uçları eşlendirilmektedir. Yetkililer tarafından kart okumadan geçilemeyeceği açıklanmıştır. Avukat görüş odaları A, B, C ve D bloklara göre ayrılmış durumdadır. Her blok için 2 avukat görüş odası bulunmaktadır. Müvekkilin bulunuduğu bloğun duşındaki bloklara ait avukat görüş odaları boş olsa dahi bu odalarda görüş mümkün olmamakta avukat müvekkilinin bulunduğu bloğun görüş odasının boşalması için bekletilmektedir. Görüş odalarının az sayıda olması, bir görüş odasında ancak bir avukatın görüş yapabilmesinden kaynaklı, diğer avukatlar görüş için sıraya girmek ve beklemek durumunda bırakılmıştır. Mahpusların bulunduğu hücreler ile avukat görüş odaları arasındaki mesafe oldukça uzak olup, müvekkillerinin görüşe getirilmesi uzun zaman almaktadır. Ayrıca müvekkillerin görüş odasına alınması birbirlerini görmelerine engel olacak şekilde düzenlenmiştir. Yani görüş yapan müvekkil hücresine götürülmeden diğeri getirilmemektedir. Bu uygulama ve görüş odalarınını az sayıda olmasından kaynaklı bir çok avukat görüş yapmadan geri dönmek zorunda kalmaktadır.
Avukat ve müvekil görüş odalarına ayrı kapılardan alınmakta ve bu iki kapıda infaz koruma memurları tarafından arkadan kilitlenmektedir. Avukatın odadan çıkması için önce müvekkilin çıkmsı gerekmektedir. Duyarlı kapıdan geçerken metale karşı duyarlı cihaz en ince ayara alınmış durumdadır. Öyleki kemer-ayakkabı bir yana, iç çamaşırlarındaki teller, saç tokaları dahi alarm verebilmekte avukatlar üzerlerindeki metal eşyaları hatta sütyenlerini dahi çıkarmaya zorlanmakta ve defalarca bu kapıdan geçmek zorunda kalmaktadır. Ayrıca ayakkabılar duyarlı kapıdan geçmeden önce çıkarılmakta X-R cihazından geçirilmekte ve duyarlı kapıdan terlikle geçilebilmektedir.
Duyarlı kapıyı geçebilme başarısını gösterenler için elle üst araması aşaması başlamakadır. Avukatlar X-R cihazından geçilmesine rağmen onur kırıcı, aşağılayıcı taciz boyutuna varan elle aramalara tabi tutulmaktadır. Özellikle bayan avukatlara yönelik elle arama taciz ve aşağılama boyutuna vardırılmakta, iç çamaşırlarının çıkartılması istenmektedir. Bu uygulamanın hukuka aykırılığı dile getirildiğinde görevli albay tarafından "gözaltına alınmakta" tehdit edlimektedirler. Avukatların çantaları ve evrakları aranmaktadır. Avukat çantaları ve içindeki evraklar aranmaktadır. Avukat ile müvekkil görüş yaparken kilitli kapının yan tarafındaki camlı bölmeden bir infaz koruma memuru tarfından sürekli gözetlenmektedir. 8. YASADIŞI MEVZUAT "MASTER PLANI" F Tipi Cezaevlerindeki en büyük hukuksuzluk bu cezaevlerinin hukuka uygun yasa ya da diğer mevzuatlar yerine illegal olarak hazırlanmış ve geçerli onay mekanizmalarından geçmemiş ve kauoyuna açıklanmayan "Master Plan"a göre yönetiliyor olmasıdır. Bugün avukatlar, mahpuslar, mahpus yakınları F tipi cezaevlerindeki uygulamaların yasal dayanağını sorguladıklarında karşılarına sürekli olarak "Master" Planı çıkarılmaktadır. Bir hayalet gibi ortalıkta dolanan, cismi görülmeyen ama infazın kendisine göre gerçekleştirildiği bazen bir iki maddesi gösterilmek için ortaya çıkarılan bu plan ülkede hukuksuzluğun en ciddi örneklerindendir. F Tipi Cezaevleri çok açıktır, yasaların, yasalara dayanan tüzük ve genelgelerin geçerli olduğu mekanlar değil, tersine hiç bir geçerliliği bulunmayan master planına gere yönetilen yerler durumundadır. Bu plan bu cezaevlerinde her türlü yasa ve hukukun kuralın üstündedir. Başta Adalet Bakanlığı yetkikileri, cezaevi savcıları ve yöneticileri olmak üzere tüm yetkililer "Ceza-İngaz Yasası" infaz tüzüğü ve geçerli Genelgelr yerine, kimin tarafından hazırlandığı belli olmayan, kimseye gösterimeyen, fakat sürekli olarak atıfta bulunulan Master PLanı uygulanarak anayasa suçu işlenmektedir. Yasaların ve hukukun uygulayıcısı-koruyucusu olması gereken yasa ve hukuka karşı geldikleri için başkalarının cezalarını infaz eden görevlilerin kendileri ne yazık ki en büyük ihlalci durumundadırlar. Bu durum cezaevi görevlilerine başta avukatlar olmak üzere mahpuslar ve yakınları tarafından sürekli hatırlatılmasına rağmen hiçbir sonuç alınmmamamaktadır. Anayasanın 137. maddesi "Kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden aldığı emri yönetmelik, tüzük, kanun veya anayasa hükümlerine aykırı görürse, yerine getirmez ve bu aykırılığı o emri verene bildirir. Ancak üstü emrinde ısrar eder ve bu emirini yazı ile yenilerse, emir yerine getirilir; bu halde emri yerine getiren sorumlu olmaz.Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilemez, yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz" demektedir. Bu hüküm hatırlatılmasına, bu şekilde verilmiş emirlerle hareket etmenin hem uygulayan, hem de uygulatanı yasalr önünde sorumlu kılacağı defalarca görevlilere belirtilmesine rağmen, yine avukatların üzerleri yasadışı biçimde aranmakta, savunma evraklarının gizliliği ihlal eilmekte, mahpusların temel hakları yasadışı bir biçimde, keyfi olarak gasp edilmektedir. F Tipi Cezaevi görevlileri hergün, her dakika görevi kötüye kullanma suçu işledikleri halde haklarında hiçbir işlem yapılmamaktadır. Bunda en büyük etken Bakanlık yetkililerinin bu yöndeki davranışları cesaretlendirmesi bizzat yasadışı yönergeler hazırlaması olduğu gibi, adaleti sağlamakla yükümlü kurumların sorumluları cezalandırmaması ya da..... denetlememesidir. 8.1 “Gizli’likler ülkesinde bir Master Planı...
Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’yle, Kriz Yönetim Merkezi, MGK Sekreterliği yönetmelikleriyle ve diğer gizli yasa ve kararnameleriyle tam bir gizlilikler ülkesi olan Türkiye’de yukarıda sıralanan belgelere bir yenisi daha eklendi; Master Planı. Şimdi hukuk bunun neresinde? Bir ‘kitap’ya da ‘plan’ ile cezaevi nasıl yönetilir? Yönetilirse bu yasal veya hukuki bir yönetim mi olur? Cezaevleriyle ilgili özel yasaların olmadığı, dolaylı olarak cezaevini ilgilendiren yasalara da uyulmadığı, Ör. Avukatlık Yasası’nda elle üst araması kaldırılmış olmasına rağmen, yıllardır buna uygun davranılmadığı bilinmekteyken, şimdi Master Planı’nı nereye koyacağız?
Gerçekten de F Tipi Cezaevleri’nde savunma hakkının kısıtlanması; görüş, haberleşme, havalandırma hakkının engellenmesine yol açan disiplin cezalarının uygulanması ve onur kırıcı aramaların dayatılması ile bugüne kadar diğer cezaevlerinde rastlamadığımız mahpusların avukat görüşüne gelirken yanlarında kağıt kalem getiremeyişleri, elektrik ve ilaç paralarının mahpuslardan alınması gibi pek çok hukuka aykırı uygulamanın kaynağında Master Planı var. F Tipi Cezaevleriyle ilgili olarak bugüne kadar çok şey yazıldı. Ancak bu cezaevlerinin en ilginç ve önemli yanı diyebileceğimiz olan Master Planı, bizim için hala bir muamma!. Gerçekten de açılından beri F Tipi Cezaevlerindeki uygulamaların dayanağı olarak gösterilen, ancak henüz net bilgi ve belgeye ulaşamadığımızdan .....Ancak bu cezaevlerinin açılışından beri uygulamaların dayanağı olarak gösterilen ve ne olduğu hala tartışma konusu olan master Planı.
Ülkemiz cezaevlerinin yıllardır mahpusların hak ve yükümlülüklerini ortaya koyan yasalarla değil genelge, tüzük, talimat vb. metinlerle yönetildiğini hatta son birkaç yılda bunlara bir de ‘protokol’ adı verilen bir başka belgenin eklendiğini biliyoruz. Hak ve özgürlük kısıtlamalarının Anayasal bir gereklilik olarak yasalarla değil de hukuki niteliği ve dolayısıyla bağlayıcılığı da tartışmalı bu metinlerdeki kurallara göre belirleniyor olması sorunu henüz çözümlenmemişken, F Tipi Cezaevlerinin açılmasıyla beraber karşımıza bir de Master Planı denilen ne idüğü belirsiz bir metin çıktı. Master Planının b) başlıklı, Kabuldeki üst ve eşya aramasındaki kriterler bölümünün 13. fıkrasında yer alan genel arama kurallarının dışında, ‘önceden bildirilenler’ ile durumu ‘şüpheli’ görülen bazı mahpuslara ‘özel’ aramalar yapılacağı yönündeki hükümler son derece ilginçti. Zira ‘.önceden bildirilenlerden kasıt neydi? Kim önceden neyi bildiriyordu? Ör. Mahpusun infaz dosyasındaki bilgilerden veya daha önceki cezaevlerindeki tavırlarından hareketle mi ona ‘özel’ arama yapılacaktı? Hele de devlet memurlarının herşeyden ve herkesten şüphelendiği bir ülkede, özel kadroların alındığı bir cezaevi ortamında oradaki idarenin veya personelin keyfine göre şekillenecek olan bu şüpheli olma durumunu kim nasıl belirleyecekti? Bu anlamda ‘özel’ aramalara tabi tutulan B. Barmaksız’a yapılanlar ile ilaç ve elektrik paralarının mahpuslardan alınıyor olması gibi hukuk dışı uygulamalar, Radikal gazetesinde yayınlanınca kıyametler koptu! Ceza Ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ertosun, gazetede yayınlanması için bir özel açıklama gönderdi, ancak deyim yerindeyse kendi açıklamalarıyla kendisini ve içinde bulunduğu yapıyı batırdı.
Ertosun, F Tipi cezaevlerindeki işleyişin mantığını, ve bütün olarak devletin illegal yanını, görünenler ile görünmeyenleri o kadar açık biçimde anlatıyordu ki başka söze gerek yoktu. Bu ‘plan’ diyordu, gizli değil ancak sürekli değiştiği için basamıyoruz, ayrıca bu plan Personel eğitim merkezinde eğitim amaçlı olarak kullanılan bir ‘kitap’tı ve ne hikmetse sadece tutuklu ve hükümlüleri bağlıyor, onu uygulayanları bağlamıyordu. Yani bir devlet düşünün cezaevine atıp kendine mahkum ettiği insanlarına yönelik genelge, yönetmelik ve her türlü mevzuatın üstünde bir ‘plan’ dayatsın ve buna uymayanlara dayak, disiplin cezası, görüş yasağı, hücre cezası, havalandırma yasağı vb. cezalar uygulasın ve bu hukukdışılığı en yetkili ağızlardan itiraf etsin. ....Hatta bu işi kurcalayanlara da gördüğü..., bu açıklamayla yetinmeyip ikinci bir açıklama daha gönderen Ertosun, bu haberi yapan gazeteyi .......haberi yazan avukatı da ‘kemikleşmiş’ ilan ediyor...tehdit de denilebilecek...
Üstelik cezaevi idaresi ve bu konuda en yetkili kabul edilen Genel Müdürün sözlü ve yazılı açıklamalarında açıkça ‘plan’ biçiminde ifade ediliyordu. Ama aynı AİHM dosyasında hükümet tarafından gönderilen eğitim merkezlerinde kullanılan ‘kitap’ oluveriyordu, üstelik bu nasıl bir kitapsa, bu kitapta aramaların nasıl yapılacağı vs. ayrıntılı biçimde anlatılıyor ve uyulması gereken kurallar sıralandıktan sonra bunlara riayet edilmediği takdirde .. Ancak aradan bir hafta geçmemişti ki bu haliyle hiçbir insanın kalamayacağı söylenen F Tipi Cezaevlerini doldurmak için operasyonlar yapıldı. Üstelik İçişleri Bakanlığının açıklamasına göre, bu operasyonun hazırlıkları bir yıldır sürüyordu, özel birlikler eğitilmiş, hatta maketler üzerinde çalışmalar yapılmıştı. Yani o güne kadar söylenenler, yapılan açıklamalar, verilen sözler hepsi hepsi yalandı! Operasyon öncesinde ve sonraki günlerde basına sansür getirilerek gerçekler halktan gizlenmeye çalışıldı. Ancak ortaya çıkan tablo ürkütücüydü, onlarca ölü ve yüzlerce yaralı vardı. Dört duvar arasına kapatılan bu insanların üzerine öfkeyle, nefretle gidilmişti ve bir vahşet yaşanmıştı.
Bu kanlı operasyonun ardından mahpuslar, daha önce hazır olmadığı, içinde insanların yaşayamayacağı söylenen F Tipi Cezaevlerine sevk edildiler alelacele. Günlerce kendilerinden haber alınamadı, aileleriyle, avukatlarıyla görüştürülmediklerinden kimin ölü kimin yaralı olduğu bilinemiyordu, herkes endişeliydi. İşte bugün aradan 1 yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen hala F Tipi Cezaevleri sorunu ve ölüm oruçları devam ediyor. Mahpuslar bir yıldır aç ve bu süre içersinde onlarcası öldü, yüzlercesi de sakat kaldıktan sonra tahliye edildi. İşte bu nedenle, daha çok insanın ölmemesi, sakat kalmaması için aileler, avukatlar, doktorlar, aydınlar, herkes ama herkes bu soruna artık bir çözüm yolu bulunmasını istiyor. Ancak bu yönde yapılan girişimlerden hiçbir sonuç alınamıyor. Hatta Adalet Bakanlığı sorunun çözümü için adım atmak yerine, çıkardığı yeni yasalarla durumu iyice içinden çıkılmaz bir hale getiriyor.
Bu öyle büyük bir intikamdı ki yayınlanan görüntüler nazi kamplarını aratmayacak bir vahşeti sunuyordu izleyenlere.
Bu kanlı operasyonun ardından, mahpuslar daha önce hazır olmadığı, içinde insanların yaşayamayacağı söylenen F Tipi Cezaevlerine sevk edildiler alelacele. Günlerce kendilerinden haber alınamadı, aileleriyle, avukatlarıyla görüştürülmediler. Öyle ki kimimin ölü kimin yaralı olduğu dahi bilinmiyordu. Herkes şaşkın, herkes endişeliydi. Kimse gördüklerine, duyduklarına inanmak istemiyordu. Ama yapılan soruşturmalar ve doktor raporları F Tipi cezaevlerinde yapılan işkenceleri, coplu tecavüzleri belgeliyordu. F Tipi Cezaevlerinde her türlü onur kırıcı ve insanlık dışı uygulama vardı. Mahpuslar buralara gitmek istemeyişlerinde haklıydılar, başlarına neler geleceğini biliyorlardı. Ancak oralara zorla götürüldüler ve o günden bu yana tam 1 yıl geçti. Ancak hala F Tipi Cezaevleri sorunu ve ölüm oruçları devam ediyor. Mahpuslar bir yıldır aç ve bu süre içersinde 82 kişi öldü, 350 kişi de sakat bırakıldıktan sonra tahliye edildi. Av. Gülizar Tuncer/ Günışığı Hukuk Dergisi 9. CMUK 399 UYGULAMASI VE SONRASI GELİŞMELER WERNİCE KORSAKOFF TEŞHİSLİ MAHPUSLARIN TUTUKLANMASIYLA İLGİLİ DURUM Cezaevlerinde ölüm orucu eylemleri can almaya devam ederken CMUK 399/1 maddesi gereğince yüzlerce kişi tahliye edildi.Bu mahpusların büyük bir kısmı Wernice Korsakoff Sendromu teşhisiyle Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen raporlarla tahliye edildiler.Bu mahpusların hiçbir şekilde tedavileri üstlenilmedi ve TİHV tarafından iki yıllık bir süre tedavileri yapıldı.İyileşmesi mümkün görünmeyen bu hastalık sonucu tahliye edilen mahpuslar 2003 yılının Eylül ayından itibaren aynı Adli Tıp Kurumunun vermiş olduğu iyileşmiştir raporuyla tekrar hapis edilmeye başlandılar.B u konuyla ilgili açıklamalar şöyledir: BASINA VE KAMUOYUNA Eylül 2003 Cezaevlerinde Ekim 2000’de başlayan ölüm orucu eyleminde ve 19 Aralık operasyonunda şu ana dek 110 kişi yaşamını yitirmiştir. Yüzlerce mahpus da ölüm oruçlarının neden olduğu Wernicke Korsakoff hastalığına yakalanmış durumdadır. Bu hastalık uzun süreli açlık ve vitamin eksikliğinden kaynaklı olarak beyinde ciddi hasarlara yol açmakta, denge ve hafıza problemlerine neden olmaktadır. Wernicke Korsakoff İstanbul Tabip Odası’nın raporuna göre : “...kronikleşip birinci yılın sonunda da saptanması durumunda bulguların kalıcı hale gelip iyileşme göstermeyeceği ve ömür boyu kalıcı sekel olarak devam etmesinin bekleneceği, yapılmış olan değişik çalışmalarda bir yıl veya daha uzun sürelerle uygulanan düzenli tedaviye yanıtın da bellek kusuru oluşmuş ve beyinde yapısal değişiklik görülen hastalarda yeterli düzeyde olmadığı; bir hastalık türüdür.
Fransa merkezli doktorlar örgütü (Medecins du Monde) Dünya Hekimleri ve nörolog Prof. Jean-Louis Gastaut’un katılımıyla 3 ay kadar önce İstanbul’da 10 hasta üzerinde yaptıkları muayene sonrasında hazırladıkları raporda şunları ifade etmektedir : “Hiçbir zaman tam iyileşme olmadığı, ancak % 20 olguda düzelme görüldüğü bilinen bu hastalıkta adli tıp enstitüsünün başlangıç teşhisi ve özellikle sözde iyileşme iddiası kuşku taşımaktadır. Böyle bir iddia bir taraftan tıbbi sapma ve etik noksanlık taşırken öte yandan bu tarz güvenilir olmayan ekspertizler daha önce uzun yıllar hapiste kalan ve ağır şekilde sakatlanan bu hastaların tekrar hapse girmesine neden olacaktır. Görüldüğü üzere geri dönüşümsüz bir hastalık olan WK nedeniyle devlet, 2001 yılı ilkbaharıyla birlikte Adli Tıp raporları ve CMUK’un 399. maddesine dayanarak savcılıklar aracılığıyla çok sayıda mahpusu tahliye etti. 1996 yılındaki ölüm orucundan sakat kalan onlarca mahpusun, ölümcül hasta bir çok tutuklu ve hükümlünün varlığına rağmen o zamana dek çok ender işletilen CMUK’un 399. maddesi insani ve hukuksal nedenlerden daha çok politik nedenlerle bir anda işletilir oldu. Bu süreç 2003 yılının sonbaharına kadar bu şekilde gelişti. WKS’li hastalar cezaevlerinden tahliye edildiler, tahliye edilenler hakkında ya 6 aylık uzatma kararları verildi ya da bir kısmının cezaları Cumhurbaşkanı tarafından tamamen kaldırıldı. 2003 sonbaharından itibaren ise tıp literatüründe görülmeyen bir mucize Adli Tıp kurumumuzun “bağımsız”, “tıp etiğine sonuna kadar bağlı”, “mesleki dürüstlükleri hiçbir baskı ya da çıkar karşılığı değişmeyen” oldukları varsayılan doktorları tarafından tespit ediliverdi. 2003 Sonbaharı WKS’li hastaları peş peşe iyileştiriyordu. Daha önce yeni bir muayeneye gerek görülmeyen, 6 aylık değil süresiz raporlar alan hastalar artık hasta değildi. Mühürlü, imzalı Adli Tıp raporları bunun en büyük, aslında tek deliliydi. Bu mühür ve imzaların bilimsel gerçekleri, meslek ilke ve etiğini, en basit insani dürüstlüğü, hukuku ayaklar altına aldığı açık bir gerçekliktir. Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi haklarında tekrar tutuklama kararı çıkarılan ve AHİM’e başvuruda bulunan WK’lu hastalar için tedbir kararları almakta ve bu hastaların tarafsız ve bağımsız kurumlarda muayene edilmesini istemektedir. Mahkeme, sınırdışı edilme uygulamasına bağlı işkence ve idam cezasının uygulanması koşulları dışında tarihinde ilk kez olarak bir başka konuda tedbir kararı almıştır. Yapılan acil başvuruları öncelikle değerlendirerek kabul edilebilirlik kararları vermektedir. Hızlı gelişen bu süreçle Türkiye yakın bir gelecekte AİHM’den onlarca mahkumiyet cezası alacak görünmektedir. Bilimsel gerçeklere aykırı raporlarla Adli Tıp Kurumu bilimsel dürüstlüğü, insanlık onurunu yükselten tıp etik ilkelerini ayaklar altına almış, onlarca hasta insanın tekrar cezaevine dönmesine neden olmuş, onlarcasını da tedavi ve bakım imkanlarından uzaklaştırmıştır. Kurum doktorları hakkında suç duyuruları yapılmış, Tabip Odasınca soruşturma açılmıştır. Adaletin sağlanmasında çok önemli görevler yüklenen kuruma olan bütün güveni yok eden bu bilim dışı raporlar hala verilmeye devam ediliyor. Adalet Bakanlığını ve ilgili savcılıkları göreve çağırdık hiçbir değişiklik olmadı. Bu çağrımızı bir kez daha tekrarlıyor ve yaşanan bu bilimdışı ve hukuk dışı durumdan bir an önce vazgeçilmesi ve gerekli önlemlerin alınmasını ısrarla istiyoruz. Adalet Bakanlığını WK’lu hastaları bağımsız ve tarafsız bir kurumda muayene ettirmeye, bu gerçekleşene kadar da bilim dışı raporlarla tutuklama kararı verilmiş hastaların durumlarını yeniden değerlendirme için gerekli adımları atmaya çağırıyoruz.
İnsan Hakları Derneği Bu uygulamalar bir yandan sessiz sedasız sürdürüldü. Asıl önemli konulardan birisi de sessiz sedasız devam eden bu süreçte kamuoyunun dikkati sürekli başka konularda yoğunlaşmakta ve cezaevleri tecrit uygulamaları ve yeni düzenlemeler kamuoyunun dikkatine çok geç girebilmektedir.Oysaki bizim ülkemizde yasalar genellikle ölü doğar ve ses çıkarılmazsa yaşam bulur. F tipi infaz uygulamasına ilişkin bir çok genelgeden bahsettik ve bunlara ait süreci incelemeye ve sonuçlarını göstermeye çalıştık.Ne kadar çok genelge çıkarıldığını biz dahi dosyayı toparlarken farkedebildik.Parça parça ve değişik dönemlerde çıkartılan bu genelgeler aslında bir pazılın parçaları gibi birleştirdiğimizde F tipi tuzağının gerçek yüzünü görebilmemiz daha mümükün olmaktadır.Bu sürece kadar parça parça zamana yayılan bu uygulamalar içerisinde en önemlisi Yeni Ceza İnfaz Kanunu tasarısıdır.Bu dosyayı yazdığımız sıralarda mecliste bulunan bu tasarı tüm parçaları içeren gerçek anlamıyla Faşizan bir kanun tasarısıdır.bu tasarı ile bu güne kadar adece mahpuslar açısından kazanılar hakların tamamının geri alınması değil direnmenin her türü „sessiz direnme dahil“ yasaklanmaktadır. Bu genelge ortak çalışmamızla incelenmişve kamuoyuna açıklanmıştır. 10. YENİ CEZA İNFAZ KANUNU TASARISI VE ELEŞTİRİLERİMİZ Başkanlığını Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’in yaptığı bir komisyon tarafından hazırlanan Yeni Ceza İnfaz Kanunu tasarısı ceza infaz rejimi açısından oldukça geri ve tehlikeli hükümler içermesi itibariyle kurumlarımızın ortak incelemesine alınmış ve aşağıda belirteceğimiz eleştiri ve önerileri yapmak ihtiyacı doğmuştur. Bir insanın hürriyetinden mahrum bırakılarak dört duvar arasına kapatılması, bir cezalandırma aracı olarak, değişik tarihsel koşullar içinde uygulanan bedenin yok edilmesi ve/veya işkence edilmesi yöntemlerine göre açık bir ilerleme olmakla beraber, insan doğasına aykırı özelikler taşıması, bir iyileştirme aracı olmaktan çok, kişiliği bastırmayı hedeflemesi ve ağır ıstırap yaratması nedeniyle değişik hukuk, siyaset, bilim çevreleri tarafından başka bir araçla ikame edilme ihtiyacı duyulan bir uygulama durumundadır. Elektronik gözlem ile kısıtlılık halinin evde, şehrin belli bir bölgesinde geçirilmesi, kamu yararına belli bir işte çalışmaya zorlama, belli işlerde çalışma yasağı vb. gibi birçok yöntem ikame araçlar olarak değişik ülkelerde uygulanmaktadır. Hapisliği tam olarak ortadan kaldırmanın yöntemleri yaratılana ve koşulları oluşturulana kadar da bu cezanın doğasında var olan olumsuzlukları gidermek için insanlığın genel olarak kabul ettiği evrensel değerler bir ölçüde ortak uluslararası belgelerde yansılarını bulmuştur. Bu belgelerin en önemlilerinden olan Birleşmiş Milletler Mahpusları Islahı İçin Asgari Standart Kurallar’ın 60. maddesinde hapis cezasının hangi anlayış temelinde gerçekleştirilmesi gereği açık bir şekilde ortaya konmuştur. 60. maddenin ilk fıkrası “Kurumun uyguladığı rejim, mahpusların sorumluluğunu azaltmadan veya insan onuruna gösterilen saygıyı düşürmeden, hapishane yaşamı ile özgür yaşam arasındaki farkı asgariye indirmeye çalışır” hükmünü getirmiştir. 57. madde “... cezaevi sistemi, geçici olarak haklı görülebilecek ayırmalar veya disiplinin sağlanması dışında durumun doğasında varolan sıkıntıyı ağırlaştıramaz” derken 61. madde “Mahpusların uygulanan ıslah rejimi, kendilerini toplumdan dışlamaya değil ve fakat toplumun bir parçası olmaya devam etmelerini sağlamaya çalışır” hükmünü içermektedir. Görüldüğü gibi cezalandırma konusunda insanlığın ulaşmış olduğu ileri bir modeli cisimleştiren BM belgesi dört duvar ile özgür yaşam arasındaki farkı mümkün olduğunca en aza indirmek kaydıyla mahpusluk rejimini düzenlemektedir. Eleştirdiğimiz yeni tasarı ise “iyi olma” tekelini cezaevi idarelerine verme, zorla çalıştırma, tek tip elbise, sessiz protestoyu dahi yasaklama, bedene mahpusun izni olmamasına rağmen dokunabilme, zorla eğitim, içe ve dış dünyaya yönelik izolasyon, savunma haklarının kısıtlanması, çok geniş yelpazeye yayılmış disiplin cezaları, özgür eğitimin ve haber almanın kısıtlanması, cezaevi yaşamında mahpusların söz hakkının bulunmaması, sağlık bakımının yetersiz düzenlenişi, masum sayılması gereken tutuklulara hükümlülerle aynı sert rejimin uygulanacak olması gibi düzenlemelerle mahpusların kişiliklerini geliştirmeyi, toplumla dayanışma arzularını yaratmayı/çoğaltmayı, bencillikten toplumculuğa dönüşümü sağlamayı hedeflemekten çok bir esir kampı yönetmeliği özelliğini daha çok taşımaktadır.
Çocuk, gençlik, kadın hapishaneleri, çocuk ve küçük eğitimevlerinin düzenlenmesi, dernekler, vakıflar ve gönüllü kuruluşlar ile işbirliği yapılabileceğinin belirtilmesi, görüşçü sayısında mevcut uygulamaya göre kısmi de olsa bir artış, ırk, din, dil, milliyet vs. ayrımlarının olmayacağının açıklanması gibi bir kaç olumlu düzenleme ve değinmeler dışında tasarı bir bütün olarak mahpus haklarını yok saymaktadır. Toplam 129 maddeden oluşan tasarı mahpusluğu BM belgesinin aksine dış dünyayla her anlamda farklı bir statü durumuna getirmiş, mahpusu dış dünyaya hazırlamak iddiası taşımayan, onu dört duvar dışındaki cezalarla yıldırıp, toplam 22 maddede yer alan “iyileştirme” ile ilgili hükümlerle kişilik Madde 24’e göre “Hükümlü ceza infaz kurumunun güvenlik ve iyileştirme programlarına tam bir uyum göstermekle yükümlüdür.” İdarenin anlayışının iyileştirici olacağının garantisi tasarıda verilmemiştir, verilmesi de zaten mümkün değildir. Tasarıyı hazırlayan egemen anlayış kendini mutlak iyi yerine koymakta, suçu ne olursa olsun mahpusu “iyileştirme” nesnesi olarak algılamakta, kendi siyasi, ideolojik görüşlerine uygun bir kişilik yaratmayı hedeflemektedir. Aynı anlayış eğitim konusunda da kendini göstermektedir. 38. madde eğitim yerini terk etme ve eğitimi savsaklamanın disiplin suçu olduğunu belirtmekte, böylece zorunlu eğitim uygulamalarının önünü açmaktadır. “İyileştirme” uygulamaları gibi eğitim de ancak özgür iradeyle tercih edildiğinde kişiliğin gelişimine katkı sunabilir. 27. madde hükümlülere çalışma yükümlülüğü getirmektedir. Bu da zorla “iyileştirme”nin bir parçası olup, aynı zamanda başta ABD olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde görülen mahpus emeğini sömürme sonucunu doğuracaktır. Kişiliğe zorla bir kalıp verme, bunu dış görünüşle de perçinleme amacının önemli maddelerinden biri de 64. maddede getirilen tek tip elbisedir. Tek tip elbise açıktır ki tek tip, itaatkar, karşı çıkmayan, “iyileştirici” otoritenin direktiflerine uyan bir kişilik yaratmayı amaçlamaktadır. Tek tip bireylerin yaratılması da 40. maddedeki sessiz protestoyu dahi yasaklayan hükümle garanti altına alınmaya çalışılmıştır. Tasarı açıktır ki, mahpus kişiliğinin her yönüyle bastırılmasını hedeflemektedir. Bu bastırma karşı patlamaları ve yeni toplumsal sorunları da kışkırtıcı olacaktır dersek her halde önemli bir öngörüde bulunmuş olmayız. Tasarı kapalı cezaevlerinde mahpusların odalarda tutulacağını, sıkı güvenlikli kapalı cezaevlerinde de odaların bir ve üç kişilik olacağını belirtmektedir. Tasarı cezaevlerinin fiziki yapısıyla ilgili bir ve üç kişilik odalar ya da sadece odalar dışında herhangi bir tanım getirmemiştir. Ceza infaz kurumlarının fiziki yapısının ve mekan kalitesinin taslak dışı tutularak eleştiriden muaf hale getirilmesi yetkililer tarafından son yıllarda kabul edilmiş olan “bir ve üç kişilik” odaların düzenlenmesinin mantığını doğru kılmaz. Aksine idarenin son yıllarda kamuoyuna ve tutuklulara dayattığı ve ne yazık ki demokratik ve bilimsel tartışma zeminlerinin yok edildiği süreçlerde adalet mekanizmasının uygulama tekelini de elinde bulundurması yüzünden hayata geçirilmiş olan sistemin kendisi hayata karşı bir iddia niteliğindedir. Henüz yaşamın içinde doğruluğu sınanmamış bir iddianın bu taslakta üzerinde bütün tartışmaların bittiği bir veri gibi ele alınmış olması mantıksal-tarihsel sürecin ters tutulmasından başka bir şey değildir. 32 maddeye göre yukarıda belirttiğimiz zihniyetle oluşturulmuş olan oda kapılarının açılması istisnai koşullara bırakılmakta ve tasarının bütününden anlaşılacağı gibi kapıların açılması, yani sosyal iletişim de, mahpuslara kesin, tartışılmaz bir şekilde tanınan haklarla değil idarenin keyfi anlayışına bağlanmaktadır. Esas olan sosyal iletişim değil, izolasyondur ve mahpus “iyileştirme” programlarına uyum gösterdiğinde sosyal iletişime hak kazanacaktır. BM ve diğer uluslararası belgelerde ise temel olan cezaevi içi ve dışıyla sosyal iletişimin önüne engel koymama, istisnai koşullarda ise bunun engellenmesidir. Bu haliyle tasarı mahpusların izolasyonunu yasalaştırmayı hedeflemektedir. Tasarının 62 ve 67. maddeleri mahkemelerce ve ilgili kurumlarca bir sakınca görülmeyen yazılı eserlerin, radyo ve TV yayınlarının mahpuslar için kısıtlanabileceğini öngörmektedir. Böylece mahkeme kararı olmaksızın bir hak anayasaya, uluslararası sözleşmelere ve hukukun genel ilkelerine aykırı bir şekilde ortadan kaldırılmaktadır. Tasarının 78. maddesi ; Hükümlünün muayene ve tedavisinin kurumun yetkili tabibince yapılacağını, Sağlık Bakanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile “zorunlu “ hallerde üniversitelerin sağlık kuruluşlarının tutuklu ve hükümlülerin tedavi bakımından görevli olduğunu düzenliyor. Tutuklu ve hükümlünün gereğinde ikinci görüş alma hakkı, muayene ve tedavisinin takip edileceği haller belirtilmemiş (Örneğin son açlık grevi döneminde TTB ve bağlı odaların sağlık hizmeti sunma işlevi gibi ) 82maddenin 1. fıkrası hükümlülerin yiyecek ve içecekleri reddetmesi halinde hükümlünün istek ve kararı hiç alınmadan –belirlenen rejime göre uygun ortamda başlanır denmektedir.Halbuki beslenme kişisel kabul dışında gerçekleşebilmesi mümkün olmayan ya da ancak bedensel ve ruhsal bütünlüğü ihlal ederek bir olgudur.Bu da açıktır ki “sağlıklı “ ve “onurlu “ bir sonuç oluşturmaz. İkinci fıkra da; Açlık Grevleri ve Ölüm Oruçları halinde “isteklerine bakılmaksızın” ifadesi ile hükümlülerin muayene ve teşhise yönelik tıbbi araştırma , tedavi ve beslenmeleri sağlık ve hayatları için tehlike oluşturmamak şartıyla uygulanır denmektedir.Bu uygulamanın gerekliliği kurum takibi tarafından tespit edileceğini ifade etmektedir. Halbuki bu durumda hekimlik faaliyeti , hekimleri bağlayan uluslararası kabul görmüş mesleki kurallar ile düzenlenmiştir.Hem uluslar arası hekim örgütleri metinleri hem de BM.ile ilgili hekimlik ve etik kuralları belirleyen ilkeleri ve mahpuslara uygulanacak muameleye ilişkin Asgari Standart Kuralları ile belirlenmiştir. Çıkarılacak bu yasa ile bu ilkelere aykırı düzenlemeler getirilmektedir. 82.maddenin birinci ve ikinci fıkraları hem hükümlünün temel hakları hem de hekimin ve hekimlik faaliyetlerinin temel ilkelerini ihlal edecek nitelik göstermektedir.Daha da ilginç ve kötü bir şekilde aynı maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarında anılan ihlal niteliği sürmekte ve genişlemektedir.Bu iki fıkra da hasta hakkı ve hekimlik faaliyeti tahakküm altına alınmış halden daha da kötü bir aşamaya götürülerek belirsizlikler içerisine itilip ortadan kaldırılmaktadır.Hangi nesnel kriterlere dayandığı asla belli olmayan bir tarzda tutuklunun beslenme-tahlil ve tedavisinin kendi isteği dışında gerçekleştirilmesi canı isteyenin istediği gibi uygulayabileceği bir bilinmeze bırakılmaktadır. Nihayet 82.madenin beşinci fıkrasında ilk dört fıkrada büyük bir ustalıkla metne dökülen en temel hukuki-insani ve sağlık hakkı ihlallerine olanak sağlayacak düzenlemeleri sağlayan tedbirlerin “onur kırıcı nitelikte olmamak şartıyla “ uygulanacağını söyleyerek bu maddenin tutarsızlıklar bütünü oluşturmaktaki son ihtiyacını gidermektedir. Sağlığın tanımı gereği, biyolojik, fiziksel, ruhsal ve toplumsal olarak tam bir iyilik hali olduğu düşünülür ise, her detayı özellikler arz eden cezaevi koşulları özel riskli alanlar oluşturmaktadır. Dolayısıyla 79,80,81 maddeler dışında yasanın tüm maddeleri insan sağlığı ile ilgili hassasiyetle ele alınmayı hak eden maddelerdir. Meclise gönderilen tasarı ayrıca tutuklu ve hükümlü ayrımı da yapmamıştır. Tasarıya göre bir önlem aracı olan tutukluluk konumunda bulunan mahpuslarla hükümlüler aynı koşullar altında tutulacaktır. Yasal olarak bir hüküm verilene kadar suçsuz addedilmesi gereken şahıslar böylece bir önlem değil ceza altında tutulacaklar, tıpkı hükümlüler gibi “iyileştirilmeye” çalışılacaklardır. Yukarıda belirtilenler dışında mahpus hakları hemen her konuda ihlal edilmiş olup değinilen haklar da kesin, açık, keyfi biçimde gasp edilemez biçimde tespit edilmemiş, her an el koyulmaya hazır bir statüye bağlanmıştır. Bugünkü mevzuatta bu keyfiyet Bakanlık genelgelerine bırakılmışken, tasarı ile durum daha da kötüleştirilmiş, her cezaevi idaresi Bakanlıktan genelge beklemeden, tek tip elbise dahil olmak üzere her türlü hak ihlalini gerçekleştirme inisiyatifine sahip kılınmıştır. Bizler İstanbul Tabip Odası, Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği ve İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi olarak kapatılarak cezalandırmanın insan doğasına aykırı özelliğini kabul ederek, bu cezalandırma yönteminin, örnekleri görüldüğü gibi, tarihsel koşullar içinde yerini daha insancıl araçlara terk etmesi gerektiğine inanarak ve insanlar arası çelişkilerin insanın insanı cezalandırmak zorunda bırakmayacağı koşullarda çözüleceği günlerin özlemini duyarak bugünkü infaz rejiminin BM ve diğer uluslararası metinlerde olduğu gibi dört duvar ile dış dünya arasındaki farkı asgari seviyeye indirecek tarzda düzenlenmesi gerektiğini, zorla “iyileştirme”, kişilik kazandırma anlayışlarından vazgeçilmesini, olumlu bireylerin özgürlükçü ve özgürlüğe hazırlayan bir anlayışla yaratılmasını savunuyor ve tasarının bu anlayışa sahip hukukçular, bilim insanları, insan hakları savunucuları ve ilgili çevrelerce yeniden hazırlanmasını öneriyoruz.
İnsan Hakları Derneği İstanbul Tabip Odası TMMOB/İKK 10. 1. YENİ UYUMSUZLUK ya da CEZAEVLERİNDE YENİ SORUNLAR YARATMA YASASI CEZA VE TEDBİRLERİN İNFAZI HAKKINDA KANUN TASARISIMadde 40/c : “Herhangi bir şeyi protesto amacıyla veya idareye karşı toplu olarak sessiz direnişte bulunmak” yasaktır. Suç ve suçlu konusunda her türlü sorunu çözümlemiş, tüm tartışmalarda ideal bir sonuca varmış ve bunu kanun külliyatı haline getirmiş, sonuçta da her türlü itirazı, protestoyu yasaklayan, mutlak itaati buyuran bir anlayış ve karşımızda CEZA VE TEDBİRLERİN İNFAZI HAKKINDA KANUN TASARISI. 80’lerden beri yüzlerce mahpusun ölümüne, binlercesinin sakat ve hasta kalmasına neden olan, adları ölüm, katliam ve saldırılarla anılan cezaevleri şimdi de yeni bir düzenleme ile karşı karşıya. Başkanlığını Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’in yaptığı bir ekibin suçu önleme ve suçluyu iyileştirme amacını güttükleri iddiasıyla hazırladıkları kanun tasarısı meclise sunulmuş durumda. Yasa metnini incelediğimizde, cezaevlerine, suça ve suçluya, insan hakları savunucularının kabul etmesi mümkün olmayan bir şekilde, mahpusluk ile ezayı, işkenceyi birbirinden ayırmayan, her türlü itiraz ve direnme hakkını yok sayan bir anlayışla yaklaşılmış olduğunu görmekteyiz. Çağdaş infaz anlayışı ve bunu kısmen içeriğine yansıtma gayretini göstermiş bulunan Birleşmiş Milletler Asgari Mahpus Hakları Bildirisi mahpusluk cezasını yalnızca dört duvarla sınırlamış, suçlu kişiliği, zorlamaya dayanmayan yöntemlerle dönüştürme anlayışını benimsemiş olsa da, yeni tasarı, hemen her maddesinde dört duvarın içine bir çok katlanılmaz cezalar, yükümlülükler doldurmuş, eğitim ve diğer konularda mutlak itaati zorunlu kılmıştır. Tasarı metnindeki en önemli gördüğümüz sakatlıkları kısaca ifade edecek olursak;
6. madde’de “Hürriyeti kısıtlayıcı tedbirlerle diğer tedbirlerin uygulanmasında öncelikli amaç hükümlünün iyileştirilmesidir” denilerek siyasi ya da adli olsun tüm mahpuslar iyileştirilmeye muhtaç kötüler; hapsetme ve güç kullanma hakkını elinde tutan iktidar ise iyileştirme yetkisi ile donatılmış kadir-i mutlak güç konumuna sokulmaktadır.
Diğer yasakların yanı sıra, başlığa aldığımız 40/c’deki “Herhangi bir şeyi protesto amacıyla veya idareye karşı toplu olarak sessiz direnişte bulunmak” yasağıyla da mahpusların (verilen sınırlı olanaklar dışında) adaletsizliklere karşı Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nde de tanınan meşru yöntemlerle her türlü direnme, karşı çıkma hakkı da ortadan kaldırılmak istenmektedir.
Mevcut tasarı ne yazık ki dört duvar arasına konulmaktan başka ek bir cezaya çarptırılmaktan kaçınılması gereken mahpusu cendere altına almayı hedeflemektedir.
Kısaca ifade edecek olursak çalışmanın zorunlu olması apaçık bir angarya anlamına gelmektedir. Burada hedef kimi ülkelerde olduğu gibi mahpusların ucuz iş gücünden faydalanarak bazı tekellerin karlarını artırması ve emek sömürüsüdür. Mahpus düşünsel ya da bedensel çalışmaya teşvik edilmeli, ancak bu zorlamayla değil, kendi tercihiyle yerine getirilmelidir. Zorlama herhangi bir iyileşme yaratmayacağı gibi sorunların büyümesine neden olacaktır. Madde 31 iç ve dış güvenliği ayırmıştır. Dış güvenlik halen olduğu gibi tasarıya göre jandarma tarafından yürütülecektir. Ancak dış güvenlik doğrudan infaz rejimiyle ilgilidir. Bu alanı infaz hukukuyla kendini bağlamayan, konuya salt askeri ve güvenlik mantığıyla yaklaşan jandarmaya bırakmak halen görülen sorunların aynı şekilde devam etmesi sonucunu doğuracaktır. Tasarıya göre mahpuslar kapalı hücrelerde tutulacaktır. Kapıların nasıl ve ne zaman açılacağı, sosyal iletişimin nasıl gerçekleştirileceği yönetmeliklere bırakılmıştır. Bu tam anlamıyla bir keyfiliği getirecektir. Fiiliyatta hücre haline getirilen odalardaki tutuklu ya da hükümlülerin sosyal iletişim hakları insan haklarına uygun bir şekilde ayrıntılı bir şekilde yasada açıklanmalıdır. Bu şekilde değişen hükümetlerin mahpuslar üzerinde genelgelerle baskı oluşturma olanakları daraltılmalıdır. Madde 62 “Kurum güvenliğini tehlikeye düşüren veya müstehcen haber, yazı, fotoğraf ve yorumları kapsayan her türlü yayın hükümlüye verilmez” demektedir. Bu soyut bir belirlemedir. Toplatılma kararı verilmeyen her türlü yayına ulaşma hakkı tanınarak, uygulamada görüldüğü gibi mahpusların bilgiye ulaşma haklarının engellenmesinin önüne geçilmelidir. Madde 82 zorla besleme ve zorla tedaviyi hükme bağlamaktadır. Bu durum kişinin vücuda hakkında son söz söyleme hakkını hiçe sayıcı bir anlayıştır. Tutuklulara kimi hallerde hükümlülerden daha sıkı bir infaz rejimi getirilmiş. 119/2’de tek tip elbise, 119/3’te, 120/b’de ziyaret yasağı, 119/4’de haberleşme yasağı, 120/a ve c’de kamera ile izlenme ve hücre hapsi, 120/d’de kelepçe ile tutulma gibi keyfi bir biçimde uygulanabilecek önlemler, üstelik soruşturma evresinde savcılık kararı ile getirilebilmektedir. Tutuklunun aksi ispat edilene kadar suçsuz sayılacağı genel kabul görmüş bir kuraldır. Bu anlayışa uygun bir düzen öngörüleceğine hiçbir çaba içine girilmeksizin kestirmeci bir mantıkla madde 121’de tüm infaz rejiminin tutuklu ve hükümlülerle aynı olacağı belirtilmiştir. Genel olarak belirttiğimiz bu maddelerin yanı sıra tasarı ele aldığı hemen her konusuyla insan hakları ihlallerini doğuracak, yeni acılara, sorunlara neden olacaktır. Tasarı geri çekilmeli modern, ilerici, insan haklarını güvenceye alan bir bakış açısıyla yeniden hazırlanmalıdır. Bu süreç içerisinde Diyarbakır ve Denizlide yapımı devam eden Yüksek Güvenlikli Cezaevleri olarak tarif edilen cezaevlerinin yapımının bittiği ve sevklerin başlayabileceği haberlerinin çıkmasıyla birlikte ortak yazılan bir metinle Adalet Bakanlığından konu ile ilgili açıklama talep edilmiştir. Ortak imzalı bir metinle yazılan mektupta şu talepler dillendirilmiştir. Tüm çabalarımıza rağmen devlet sorularımızı yanıtsız bırakmış ve D tipi cezaevleri kaygılarımızı doğrular tarzda açılmıştır. 11. D TİPİ “YÜKSEK GÜVENLİKLİ CEZAEVLERİ D TİPİ CEZAEVLERİ DİYARBAKIR VE DENİZLİ VE DİYARBAKIR D TİPİ CEZAEVİNE SEVKLER F Tipi cezaevlerinde insan hakları ihlalleri ve ölümler devam ederken bir süredir yapımı devam eden D tipi cezaevleri uygulaması ansızın geliverdi. Yüksek Güvenlikli cezaevleri olarak tarif edilen bu cezaevleri Denizli ve Diyarbakır’da yapımı bittiği bilinmekteydi ve yapım sürecinde demokratik kitle örgütlerinin ve tutuklu yakınları ve avukatların duydukları endişe vericiydi.İlgili Bakanlık bu konuda sürekli sessiz tavrını korurken bizler TMMOB , İTO ve İnsan Hakları Derneği ve bir gurup avukatın ortak hazırladığı mektuplara cevap dahi verilmemiştir.Açılışın ardından hemen Bakanlığa gönderilen mektupta cevapsız bırakılmış fakat bu cezaevine ilişkin mahpusların yakınmaları devam etmektedir. Konuyla ilgili 24.12.2003 tarihli basın açıklaması: Sayın Cemil Çiçek Adalet Bakanı ANKARA
YENİ TECRİT HÜCRELERİNİ PROTESTO EDİYORYÜKSEK GÜVENLİKLİ D TİPİ VE F TİPİ CEZAEVLERİNİN DERHAL KAPATILMASINI İSTİYORUZ
Kanlı bir operasyon ve katliamla açılan F tipi cezaevlerinin ardından kamuoyunun gözlem ve denetiminden sır gibi saklanan D Tipi Yüksek Güvenlikli Diyarbakır Cezaevi de oldu bittiyle açılarak Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde bulunan PKK davasından tutuklu ve hükümlü 84 mahpusun sevki tamamlanmıştır. Ayrıca Ümraniye, Bayrampaşa, Bursa, Burdur E Tipi Cezaevlerinden değişik F tipi cezaevlerine siyasi mahpusların sevki gerçekleştirilmiştir. Yeraltında ve bir kısmı tek kişilik olan penceresiz hücreleri, yoğun izolasyona dayanan mimarisi ile duyarlı kamuoyunun endişelerini çeken D tipi cezaevlerinin açılmasını; yeni tecrit uygulamalarına yol açacak F tiplerine sevklerin yapılmasını demokratikleşme ve insan hakları söylemini dilinden düşürmeyen iktidarınızın samimiyetsizliği olarak değerlendiriyor, bir işkence yöntemi olan tecridi politika olarak kullanmanızı protesto ediyoruz. Daha önce Yüksek Güvenlikli Cezaevleri konusundaki açıklama ve sorularımıza herhangi bir yanıt vermemiş olmanız ya da bu cezaevlerini basına ve kamuoyunun gözlem ve denetimine açacağınızı ileri sürerek aldatmaca içine girmiş olmanız iktidarınızın insana, insan haklarına bakışı konusunda endişe verici bir tutum olarak belirmektedir. Ülkemiz insanları bugüne değin cezaevlerinde yaşanan işkence ve katliamlarla büyük acılar çekmiştir. Üç yıl önceki F tiplerine geçiş operasyonu ve sonrasındaki ölüm oruçlarında 107 insan yaşamını yitirmiş, yüzlercesi sakat ve hasta kalmıştır. Bugün binlerle ifade edilen mahpus F tiplerinde tecrit işkencesi altında bulunmaktadır. Bu acıları dindireceğinize yeni acılara ve işkence uygulamalarına yol açacak bir düzenleme içine girmeniz, bu noktada kamuoyu ve ilgili kurum ve çevrelerle görüş alış verişi içinde olmamanızı demokratikleşme, insan hakları söyleminizle nasıl bağdaştırıyorsunuz anlayabilmiş değiliz.
Sayın Bakan;
Bildiğiniz gibi diğer alanlardan çok daha fazla olarak insan hakları konusu iktidarların tekeline ve inisiyatifine bırakılamayacak kadar hassas ve önemli bir konudur. Özellikle de sicilinde bu kadar büyük lekeler bulunan bizim ülkemizde. İnsan Hakları Derneğiİstanbul Şubesi12. KİŞİYE ÖZEL HUKUK VE İMRALI CEZAEVİ
F tipi Cezaevlerinin uygulamaya sokulması aşamasında tecrit ve hukusuzluk açısından önemli bir örnek teşkil eden İmralı Cezaevi kişiye özle hukuk uygulamasıyla açılmış ve Abdullah Öcalan buraya hapsedilmiştir. Abdullah Öcalan’ın İmralı Cezaevi’ne getirilişinin ardından 27 Şubat 1999 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Milli Savunma Bakanlığı’nın tebliği gereğince, İmralı Adası ve çevresinde 1/300.000 ölçekli Marmara Denizi, Deniz haritasında aşağıda belirtilen koordinatlar içerisinde kalan bölgeler Bakanlar Kurulu’nun 17.02.1999 tarihli ve 1999/12408 sayılı kararı ile 2.Derece kara, deniz ve hava askeri yasak bölge olarak ilan edilmiştir. Ardından Anayasa ve yasaya aykırı olarak İmralı Cezaevi’ne ilişkin tüm işlemlerde yetkiler Adalet Bakanlığı’ndan alınarak Kriz Yönetim Merkezi adına Mudanya İskelesi Kriz İrtibat Bürosuna bırakılmıştır. İmralı Adası’na gidiş gelişler Mudanya iskelesinde bulunan Kriz İrtibat Bürosu tarafından organize edilmiş ve bu Büro, yetkilerini Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği’ne (9 Ocak 1997 tarih ve 22872 sayı ile Resmi Gazete’de yayınlanan) dayandırmış ve bu yönetmeliğe dayanarak İmralı Cezaevi’nin yönetimi Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’ne verilmiştir. Başbakanlık Kriz Merkezi Yönetmeliği’nin 4/c maddesinde “Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’nin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği bünyesinde teşkil edilen bir merkez olduğu…” ve 3.maddenin 2. fıkrasında da “Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri, Kriz Yönetim Merkezi’nin devamlı faal tutulmasından, sistem içerisinde yer alan birimlerin bilgilendirilmesinden sorumlu tutulmuştur” denilmektedir. Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi Yönetmeliği’nde yer alan esaslı konular MGK Genel Sekreterliği’ne görev olarak devredilmiştir. Böylece MGK Genel Sekreterliği Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’nin yönetim/koordine görevini üstlenmiş durumdadır. *Ulusal mevzuat gereği Adalet Bakanlığı’na bağlı olması gereken İmralı Tek Kişilik Kapalı Cezaevi, Başbakanlık Kriz Merkezi Yönetmeliği ile Milli Güvenlik Kurulu’nun yönetim ve tesiri altına sokulmuştur. Bir başka deyişle İmralı’nın yönetimi MGK ve bağlı olarak Genelkurmay Başkanlığı tarafından gerçekleştirilmektedir. Öcalan’ın tutulduğu İmralı Tek Kişilik Kapalı Ada Cezaevi; Mahpuslara İlişkin Evrensel Standartlar, Anayasa, Yasalar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) tavsiyeleri ile belirlenen Hukuka göre değil; çerçevesini Milli Güvenlik Kurulunun belirlediği ve MGK Genel Sekreterliği tarafından görev olarak devredilmiştir. Böylece MGK Genel Sekreterliği Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’nin yönetim/koordine görevini üstlenmiş durumdadır. İmralı cezaevine geçişte ve sonrasında tek başına askeri bir sıkıştırılmış tecrit uygulamalarının değişik dönemlerde kamuoyuna avukatları ve Öcalan’ın avukatları aracılığıyla yapılan açıklamalarda dünyada enden örnekleri olan TECRİT ve yaratılan sonuçlar açığa çıkmıştır.Ve hatta İmralının adının dahi telaffuz edilmesi yanısıra Abdullah Öcalan!a Sayın diyenin cezalandırıldığı bir süreç başlamıştır.KENDİSİ AĞIRLAŞTIRILMIŞ TECRİT UYGULAMASI OLMASINA RAGMEN Abdullah Öcalana hücre cezaları onur kırıcı muamele ,fiziksel ve psikolojik baskı yanısıra avukat ve aile görüşlerinin sürekli geçersiz nedenlerle kısıtlanması yada kaldırılması sağlıga bilgiye ve hayata erişim haklarının sürekli daraltılması ve baskı unsuru olarak kullanılması saçlarının zorla kesilmesi gibi uygulamalar devam edile gelmiştir. 24.10.2003 tarihinde derneğimiz bu konuda bilgilendirme hakkı kapsamında sorular sorarak bu uygulamanın kaldırılmasını talep etmiştir. YASA VE HUKUK DIŞI MEKANLAR İMRALI VE F TİPİ CEZAEVLERİ UYGULAMALARINDAN VAZGEÇİLMELİDİR
Öncelikle belirtmek istiyoruz ki, F tiplerinde ve İmralı’da insana yaraşır, evrensel ve hatta ulusal hukukta kabul gören insan hakları standartlarını karşılayan bir infaz rejimi olduğunu ileri sürmek, konu hakkında en küçük bilgisi olan biri için ne yazık ki mümkün değildir. İmralı Cezaevi’nde kalan tek mahpus olan Abdullah Öcalan yasa ve diğer mevzuatta hiçbir yeri olmamasına rağmen sosyal olarak iletişim kurabilmesine uygun herhangi bir başka mahpusla görüştürülmeden tam bir izolasyon altında tutulmakta, havalandırmaya günde 1-2 saat izin verilmekte, hücresi kamerayla sürekli kontrol edilmekte, ulaşım zorlukları nedeniyle (ya da bahanesiyle) aile ve avukat görüşünü kısıtlı olarak gerçekleştirebilmektedir. Yasal mevzuatta yeri olmadan kendisine televizyon verilmemekte, yazılı basın ancak avukatları ve ailesi tarafından ulaştırılmaktadır. Mektuplaşmasına engel koyulmakta, avukat yazışmaları denetlenmektedir. Abdullah Öcalan’ın sağlık durumu başka bir cezaevine naklini gerekli kılmasına rağmen bu konudaki talepler kesinlikle dikkate alınmamaktadır. F tipi cezaevlerinde devam eden görüş yasakları ve kısıtlılıkları, avukat müvekkil ilişkisinin gizliliğinin, haber alma ve haberleşme hürriyetlerinin ihlal edilmesi, hak arama yollarının neredeyse tamamen kapalı tutulması, insani gelişim ve kültür birikimine ulaşım ve bir çok hak ihlaliyle beraber öne çıkan birincil önemdeki sorun, mahpusların birbirlerinden ve dış dünyadan tamamen tecrit edilerek, bitkisel yaşama zorlanması ve bilinçlerinin ve ruhlarının yavaş yavaş yok edilmesi olgusudur. Bu cezaevlerinde baskıcı ve insan haklarını yok sayan infaz tüzüğü ve infaz yasası dahi yok sayılarak hiçbir hukuki geçerliliği olmayan ve kamuoyuna açıklanmayan gizli MASTER PLAN ile yönetilmekte, mahpus hakları keyfi biçimde yok sayılmaktadır. Mahpuslara sadece haftada 5 saat 10 kişiyle bir arada olma hakkı tanınmıştır. Diğer sosyal alanları kullanmak koşula bağlanmıştır. Bu konuda en çarpıcı nokta ise İmralı’da ve F tiplerinde uygulanan infaz rejiminin YASADIŞI ve HUKUKDIŞI olması, bu rejimi uygulayan ve uygulatanların gerçekte bu ülke yasalarına göre bile suç işlemekte oldukları, bu suça ve hak ihlallerine karşı çıkanların dışarıda ise gözaltına alınıp, tutuklandıkları, cezaevinde ise yeni hak ihlallerine uğradıkları gerçeğidir.
SORUYORUZ; İmralı’da Abdullah Öcalan’ın tam bir tecrit altında tutulması, havalandırmaya ancak 1-2 saat çıkabilmesi,havalandırma kapısının hücresinin dışında olması ve havalandırma bölümünün gökyüzünü gören kısmının dahi plakalarla kapalı olması ve gökyüzü dahi yeterince görememesi , hücre camının ancak birkaç santim açılabilmesi ve hücrede hava yetmezliğinin olması , hücresinin kamerayla kontrol edilmesi, mektuplaşmasına izin verilmemesi, televizyon verilmemesi, avukat ve yakınları ile görüşlerinin engellenmesi, avukat ile haberleşmesinin denetlenmesi, fiziksel ve psikolojik sağlığına uygun bir cezaevine nakledilmemesi; F tiplerinde şarta bağlı sosyallik, avukat müvekkil gizliliğinin ortadan kaldırılması, 3 kitap 3 dergi sınırlaması, elektrik ve ilaçların paralı olması, ve diğer uygulamalar hangi yasaya veya mevzuata dayanmaktadır. Bizler insan hakları savunucuları olarak cezaevlerinde tecrit kaldırılıncaya, insan hakları eksiksiz olarak sağlanıncaya kadar mücadelemizi her zamanki kararlılığımızla sürdüreceğiz.
İnsan Hakları Derneği 13. 2001-2008 CEZAEVLERİNDE HAK İHLALLERİ Ülkemizde Ekim ayı sonu itibariyle cezaevlerinde 100 bin 599 kişi tutuklu bulunmaktadır.Bunların 42 bin 889 u hükümlü ,39 bin 500 ü tutuklu 18 bin 210 uda hükmen tutuklu bulunmaktadır. 458 ceza ve infaz kurumu bulunmaktadır.Bunların toplam kapasitesi 78 bin 318 dir .”Adalet Bakanlığının verilerine göre” F tipi Cezaevlerinde 2000 yılından bu tarafa İnsan Hakları Dernegi Genel Merkezi tarafından hazırlanan Cezaevlerinde yaşanan ihlaller blançosuna bakacak olursak Ocak-Haziran 2001
Saldırı Yaralanma-tecavüz -------------------------------34kişi
Ekim-Kasım 2001
Ocak –Aralık 2002
Ocak-Aralık 2003
Ölüm –Yaralı-------------------------------5 kişi ölü ---------1yaralı
Ocak-Aralık 2007 OCAK-EYLÜL 2008
Imralı Cezaefvindeki hak ihlalleri Ocak-Ekim 2008 İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi raporlarında şu şekildedir KİŞİYE ÖZEL HUKUK VE AĞIRLAŞTIRILMIŞ TECRİT- İMRALI CEZAEVİ’NİN İDARİ VE HUKUKİ YAPISI
İmralı Cezaevi tecrit uygulamaları içerisinde son derece önemli bir yer tutmaktadır.Çünkü burada bir kişiye aşagıda belirtecegimiz özgün koşullarda özel hukuk ve ağırlaştırılmış bir tecrit uygulanmaktadır. 20.08.2008 tarihinde İHD’ne yazılı başvuruda bulunan Asrın Hukuk Bürosu avukatları müvekkilleri Abdullah Öcalan’ın 2008 yılı idari, hukuki ve sağlık koşulları hakkında ayrıntılı bilgi vermişler ve şikayet ve talepte bulunmuşlardır. Öcalan’ın avukatlarının verdiği bilgiler ve değerlendirmeleri özetle şöyledir: “Öcalan’ın kaldığı cezaevinin, bodrum dışında iki katlı bir bina olduğu görülüyor. Aslında İmralı cezaevi olarak tanımlanan yerin, biri birinin benzeri üç odadan oluştuğunu söyleyebiliriz. Her biri 13 metrekare olan bu odalardan birinde Öcalan bulunmaktadır. Orta odada avukat görüşü yapılmakta, diğeri de aile görüş odası olarak kullanılmaktadır. Aile ve avukat odası arasında bulunan camın arkasında, telefon aracılığıyla aile görüşü yapılmakta, avukat görüşü ise açık fakat fiziksel temasın yasak olduğu bir şekilde yapılmaktadır. Öcalan’ın kaldığı odanın biri koridora diğeri de avukat görüş odasına açılan iki kapısı ve her kapının üzerinde normal cezaevlerinde mazgal olarak tabir edilen aynı işlevi gören küçük cam pencere bulunmaktadır. Öcalan’ın yaşamını geçirdiği odada, masa, yatak, lavabo, tuvalet ve duşa kabin bulunmaktadır. Ayrıca girişi avukat odasında olan havalandırma da bulunmaktadır. Üç tarafı büyük plakalarla örülmüş havalandırmanın üstü petek şeklinde tel kafesle örülüdür. Öcalan bu cezaevinde 9 yıldır tam bir sosyal ve duygusal tecrit altında tek başına tutulmaktadır; sosyal ilişki kurma olanakları asgari düzeyde dahi yoktur. Tüm odalar kamera sistemiyle gözetim altındadır. Bunun yanında salon kapısının mazgalından da 24 saat infaz koruma memurlarınca gözetim yapılmaktadır. Tüm Türkiye’deki mahkûmlara tanınan telefonla konuşma hakkı bugüne kadar kendisine tanınmamıştır. Yine bağımsız yayın yapan bir radyo ve televizyondan istifade etmesine de izin verilmemektedir. Nitekim kendisine avukatları tarafından götürülen ve sadece resmi devlet yayını yapan TRT FM bandına endeksli pilli bir radyo verilebilmiş ancak bu radyonun da frekans ayarlarına müdahale edilerek kısa ve uzun dalga frekansları devre dışı bırakılmış, sadece orta dalgadaki TRT 1 yayınına ulaşması mümkün kılınmıştır. 20 günlük hücre cezalarının verildiği süreçlerde bu radyosu da elinden alınmaktadır. Tüm mahkûmlara tanınan televizyon hakkı ise Öcalan’a tanınmamaktadır. Günlük, haftalık ve aylık gazete ile dergilerden yararlanma hakkı ise sınırlıdır. Bu tür yayınlar, gerçekleştiği taktirde, avukat ve aile ziyaretleri sırasında, avukatları ve yakınları tarafından verilebilmekte, o da sınırlandırılmış sayıda (7 adet) ve bazı gazeteler olabilmektedir. Büyük medya organları (Hürriyet, Milliyet, Sabah vs) dışında kalan gazeteler ( Özgür Gündem, Alternatif, Cumhuriyet, Birgün, Evrensel vs) keyfi olarak verilmemektedir. Bu gazetelerin Öcalan’a teslimi ise 15 gün ertelemeli olmaktadır. Bazen bu gazeteler bile sansürlenerek (sansürlenen kısımlar kesildikten sonra) kendisine verilmektedir. Tüm cezaevlerinden farklı olarak Öcalan’ın kütüphanesini yanında bulundurma hakkı yoktur. Yanında tek kitap bulunmasına izin verilmektedir. Cezaevleri dışında mektup alamamaktadır. Cezaevlerinden gönderilenlerin de çok sınırlı birkaç tanesi verilmektedir. Dışarıdan gönderilen mektuplar ya hiç verilmemekte, ya tamamen karalanarak verilmekte, ya da sadece tehdit ve hakaret içerikli mektuplar verilmektedir. Öcalan’a, avukatları da dâhil, dışarıda kimseye mektup yazma hakkı tanınmamaktadır. Tüm cezaevlerinde uygulanan mesleki ve sanatsal faaliyetler, sportif ve hobi faaliyetleri gibi olanaklar İmralı’da tanınmamaktadır. Öcalan’ın havalandırma süresi de genel uygulamadan farklı olarak günde bir saatle sınırlandırılmıştır. Tüm cezaevlerinde uygulanan ailesi dışında 3 kişiyle görüşme hakkı uygulaması İmralı’da gerekçe gösterilmeksizin uygulanmamaktadır. Aile ve avukat görüşmeleri sık sık “hava muhalefeti” ve “koster arızası” gerekçesiyle engellenmektedir. Zaten haftada bir gün ve bir saatle sınırlı olan avukat görüşmeleri ile 15 günde bir yarım saatle sınırlandırılan aile görüşmeleri bu vesileyle aylarca yapılamayabilmektedir. 2008 yılı 1 Ocak ve 19 Ağustos tarihleri arasında her hafta yapılması gereken avukat görüşmeleri, 11 kez “hava muhalefeti” ve “koster arızası” gerekçesiyle engellenmiştir. Bu sekiz aylık süre zarfında Öcalan sadece 5 kez ailesiyle görüşme şansı bulmuştur. Öcalan’ın açık aile görüş hakkı yoktur. Kapalı ortamda ve telefonla kardeşleriyle görüşmektedir. Kürtçe konuşmaları yasaktır. Müvekkilimiz bu durumu “Zaten bacım doğru dürüst Türkçe konuşamıyor, onunla bir kelime Kürtçe konuşmama bile izin vermiyorlar” diyerek ifade etmiştir. Yine Öcalan’ın aile bireyleri de, yetkililerin kendilerine “Kürtçe konuşmak yasak, konuşursanız görüşmeyi keseriz” diye baskı uyguladıklarını, bu nedenle anadilleriyle konuşamadıklarını bize bildirmişlerdir. İmralı Cezaevi’nde yine diğer cezaevlerinden farklı olarak kantin olanağı yoktur. Öcalan karavana olarak verilen yemekle yetinmek durumundadır. Aynı şekilde kamuoyunda “Öcalan Yasaları” olarak bilinen 1 Haziran 2005 yasalarından bu yana Öcalan’ın 16 avukatı hakkında yasaklama kararı çıkarılmıştır. Öcalan’ın avukatlarına verilen yasaklama kararı sınırlı ve istisnai değil, genel ölçekli bir uygulamadır. Yasaklama kararının verildiği tarih itibariyle başvurucunun aktif avukatlığını yapan tüm avukatlar yasaklanmıştır. Yasaklama kararı yasada düzenlenen en uzun/en üst sınırdan uygulanmıştır. 12 avukata verilen 1 yıllık yasaklama kararı sürenin bitiminde iki kez altışar aylığına uzatılmış, toplam 2 yıl olarak uygulanmıştır. Öcalan’ın Yunanistanlı avukatı Yıannis Rachıotis Öcalan ile 23 Ocak 2008 tarihinde görüşme amacıyla 20 Aralık 2007 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’ne yazılı başvuruda bulunmuş ancak bu talebi sözlü olarak reddedilmiş, yazılı olarak da hiçbir gerekçe gösterilmeyerek yanıt dahi verilmemiştir. Yine 27 Şubat 2008 tarihinde Öcalan’ın 29 avukatı hakkında, Öcalan ile avukat görüşme günü öncesi Bursa Cumhuriyet Savcılığı’na sundukları izin dilekçelerinde “İmralı Kapalı Cezaevinde kalan müvekkilimiz Sayın Abdullah Öcalan ile… Tarihinde görüşmek istiyoruz” ibareli dilekçeleri nedeni ile “suçu ve suçluyu övme” suçu gerekçe gösterilerek Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma başlatılmıştır. Öcalan’ın temsilcileri olarak tuttuğumuz kayıtlara göre 15 Şubat 1999-Ocak 2008 arası gerçekleşen avukat görüşü sayısı 257’dir. İmralı Cezaevi’nde Öcalan’a 2008 yılı içinde üç kez hücre cezalı disiplin cezaları verilmiştir. Nisan ve Mayıs ayı avukat görüşmelerinde yaptığı değerlendirmelere dayanarak Öcalan’ın “suç örgütünün eğitimi ve propaganda yapmak” fiilini işlediğinden hareketle iki kez 20 günlük ve bir kez de 10 günlük hücre cezaları verilmiş ve uygulanmıştır. Buna göre 9 Nisan 2008 ve 14 Mayıs 2008 tarihli avukat görüşmelerinde “örgüt mensuplarının eğitim ve propaganda faaliyeti” yaptırdığı gerekçesiyle 20’şer gün hücre hapsi cezası verilmiştir. Ek olarak 18 Nisan 2008 tarihinde odasının zaten 24 saat açık olan mazgalını sürekli açıp-kapamak suretiyle kendisini rahatsız eden kurum görevlisine, “Böyle yapmakla hem benim hem kendi ruh sağlığınızı bozuyorsunuz” dediği için, “kurum görevlisine hakaret ve tehdit” ettiği gerekçesiyle 10 gün hücre cezası verilmiştir. Buna göre Öcalan son 2,5 ayın 50 gününü üst üste hücre cezası uygulaması altında geçirmiştir. Verilmiş hücre cezaları araya birer günlük boşluk konularak ardı ardına toplam elli gün olarak uygulanmıştır. Bunun sonucunda iki ay süresince Öcalan ailesiyle hiç görüştürülmemiş, radyo dinleyememiş, kitap ve gazete okuyamamıştır. Çünkü zaten ağır tecrit altında tutulan Öcalan’ın, hücre cezası uygulandığında, kitap, gazete ve radyosuna el konuluyor, aile görüşmeleri yaptırılmıyor. Son olarak uygulama, bir süre yanındaki kalem ve kâğıtlara el konulmasına dek vardırılmıştır.
Haziran 2008’de dönük kötü muamele niteliğindeki uygulamalara bir yenisi eklenmiş, kendi arzusu dışında cezaevi görevlilerince saçları kazıtılarak kesilmiştir. 14. OCAK 2007 GENELGESİ ve GELİŞMELER Yıllara dayalı muhakeme yapacak olursak tecrit cezaevlerinde ölümlerle başlayan süreç hiç bir uzman son bulmamıştır. Ölümlerin durdurulması ve tecritin kaldrılması amacıyla tutuklular ve yakınları tarafından ortaya değişik önermeler atılmış kimi meslek örgütleri TMMOB ,İTO ,Baro gibi bu tartışmalarda yer almasıyla çözüm tartışmalara kamuopyuna mal omuştur.Bu tartşmalrdan birisi Üç kapı Üç kilit önerisidir. Devşet ve hükümet yetkilileri ölümleri uzun sure seyretmiştir.2000 yıllarında tecrit uygulamalarına karşı başlatılan Ölüm oruçları avukat Behiç Aşçinin Ölüm Orucuna başlamasıyla dev am eden süreçte çıkartılan Ocak Gebelgesi olarak adlandırılan yada 45/1 genelgesi olarak bilinen halinde genelgeyle kısmende olsa tecritin seyreltilmesi ve ölümlerin durdurulması arzulanmıştır. Bizler Bu ülkede hiç bir genelgenin uygulamaya sokulmadığını bilmemize rağmen 2000 yılından başlayıp tüm kamuoyunun gözleri önünde devam eden ölümler sakatlanmlara neden olan Ölüm Oruçları eylemi Adalet Bakanlığının 22 Ocak 2007 tarihinde genelgeyi açıklaması üzerine sona erdirildi. Yedi yıldır devam eden sürecin öLümlerin ve çözümsüzlüğün bir nebzede olsa ortadan kalması amacıyla büyük bir sevinçle karşılanan bu sonuç gazetelerde şu şekilde yer almıştır.
Ölüm orucunu bitiren adım atıldı 23-01-2007 Radikal
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, Adalet Bakanlığı'nın F tipi cezaevleriyle ilgili yayınladığı genelgenin umut verici olduğunu belirterek, bu adımın bununla sınırlı kalmaması gerektiğini ifade etti. Mehmet Soğancı, 25 Ocak 2007 tarihinde yaptığı konuya ilişkin basın açıklamasında; tutuklu ve hükümlülerin tecridine dayalı hücre (F) tipi cezaevi uygulamalarına son verilmesini ve cezaevlerinde insani yaşam koşullarının sağlanmasını istedi. 15. OCAK GENELGESİ SONRASI NELER OLMAKTADIR
Tecrit uygulamalarının hafifletilmesi anlamına gelecek olan on kişi on saat sohbet hakkı kullanıma geçirilmemiştir. Bu hak önceleri kısmen bazı cezaevlerinde uygulanmaya çalışılsa da genel olarak fiziki yetersizlik ve personel azlığı gerekçe gösterilerek uygulanmamaktadır.
Sekiz yıldır, mahpusların insan gibi yaşam sürdürebilmeleri rutin bir şekilde engellenirken tecridin mahpuslar üzerinde yarattığı fiziksel ve psikolojik sonuçlar bu uygulama hakkındaki olumsuz düşünceleri doğrular niteliktedir. Cezaevleri İçin Bakanlık Genelge Çıkardı Ama Uygulamıyor
ÇHD raporunda Adalet Bakanlığı genelgesinin cezaevlerinde uygulanmadığını tespit etti. Avukat Aşçı: "Sohbet hakkı kullanılamıyor. Bakanlığın bizi oyalamasının anlamı yok." Aşçı: Bakanlık bizi oyalamasın
Avukat Aşçı "Genelgede yüzlerce madde içinde sohbet hakkının uygulanmaması dikkat çekici. Artık Bakanlığın bizi oyalamasının hiçbir anlamı yok. Bu sorun çözülmeli. Kabul edilebilir hiçbir gerekçe kalmadı. Genelge ölüm oruçlarına ara verilmesini sağlayan bir genelge. Adalet Bakanlığı'nın bunca aydını, demokratik kitle örgütünü, sanatçıyı aldatmasını yakışıksız buluyorum" dedi.
Toplantıya destek verenler:
BASINA VE KAMUOYUNA
“TÜRKİYE HAPİSHANELERİNDE TECRİT GERÇEĞİ” SEMPOZYUMU
Bizler aşağıda imzası olan kurumlar olarak; 16 Kasım 2008 tarihinde İstanbul’da gerçekleşen
Tecrit bir insanlık suçudur ve Türkiye Hapishanelerinde özellikle siyasi tutsakları hedef alan tüm toplumu teslim almaya dönük kapsamlı bir saldırıdır. Aynı zamanda hayatın her alanına yayılan bir uygulamadır. Bu gerçekten hareketle ; kesinlikle ilan ediyoruz ki; Tecrit bir işkencedir. Ve kesinlikle yasaklanmalı ve ortadan kaldırılmalıdır. Bu süreç içerisinde; F tipi hapishanelerde bulunan tutuklu ve hükümlülerin gün içinde yeterli sosyal ilişki içinde olmalarının sağlanması gerekir. İlk adım olarak; Adalet Bakanlığı 45/1 sayılı genelgesinde belirtilen haftada 10 kişi 10 saat sohbet hakkı uygulamasının cezaevlerinde hayata geçirilmesi sağlanmalıdır. Sohbet Hakkı var olan tecridin hafifletilmesi konusunda somut bir adımdır.Adalet Bakanlığı 45/1 genelgesinin uygulanmasını ve tecridi tamamen ortadan kaldıracak düzenlemeler yapılmasını sağlamalıdır. Hapishanelerde keyfi uygulamalara ve ağır disiplin cezası uygulamalarına, hak ihlallerine, işkence ve kötü muameleye son verilmeli, sorumluları cezalandırılmalıdır, gerekli yasal ve idari düzenleme ve iyileştirmeler yapılmalıdır. Bu uygulamaların engellenmesi için “ bağımsız denetim mekanizmalarının “ oluşturulması sağlanmalıdır. Bu oluşacak izleme-denetim kurulu içinde ilgili demokratik kitle örgütü, meslek odaları temsilcileri ile tutsak yakınları temsilcilerinin yer alması sağlanmalıdır.
16. SONUÇ VE ÖNERİLERİMİZ
İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi
İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezanın Önlenmesi Sözleşmesi Seçmeli Protokolü’ne uygun şekilde, “bağımsız” ulusal denetim mekanizmalarının oluşturulması sağlanmalıdır Taleplerimiz bu süreç devam ettiği müddetçe sürecek ve asla vazgeçmeyeceğiz. Bu yok edici planı bütün aşamalarıyla red ediyor ve bu uygulamalardan vazgeçilmesini bir kez daha istiyoruz. F tipi infaz sisteminin bir tesadüf değil ciddi bir plan , bir ideolojik plan olduğunu gün ışığına çıkartmak amacıyla yürüttüğümüz bu çalışma umarız ki amacına ulaşır ve bu şiddet konseptinin gerçekliğinin anlaşılmasında bir ölçüde de olsa katkımız olur. Hiçbir söz bu süreci değiştirmedi, sözün bittiği bir yer kalmadı,
öldüler , öldürüldüler ve devam ediyor ...
Bu dosya yedi yıldır çalışmalarını ortak bir şekilde yürüten TMMOB İKK’DAN Y.Mimar Hasan Kıvırcık, İnsan Hakları Derneği İst. Şubesi’nden Av.Fazıl Ahmet Tamer, Ümit Efe, Sevim Kalman, İstanbul Barosu Avukatlarından Figen Erbek’in katkılarıyla hazırlanmıştır. 18.12.2008 İNSAN HAKLARI DERNEĞİ |
DESTEKLEYENLER
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Kamer Hatun Mahallesi, Hamalbaşı Caddesi Üstündağ İş Merkezi No:14 /123 Galatasaray-Beyoğlu / İSTANBUL
Tel / Fax: 0212 293 69 82 GSM: +90 (545) 419 13 73 |