 |
BASINDA CİSST
geri
Ceza İnfaz Sisteminde STK'lar
Sivil toplum kuruluşlarının insanların haklarının korunmasına yönelik faaliyetlerde bulunmaya başlamalarında öncelikli bir ilgi alanı medeni ve siyasi haklar olmuştur. Kişinin maddi ve manevi varlığının ve bunu geliştirme araçlarının tanınması ve korunması, belki de bu haklar manzumesinin en kısa ifade biçimi sayılabilir.
Ayrımcılık yasağı, kişi dokunulmazlığı, kişi özgürlüğü ve güvenliği, özel hayatın dokunulmazlığı, seyahat özgürlüğü, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, hak arama özgürlüğü ve âdil yargılanma gibi haklar hep medeni ve siyasi haklar kategorisi içindedir. Sosyal, siyasi ve hatta ekonomik nedenlerle, bu haklardan yararlanmak bakımından zayıf ve korunmasız bir durumda kalmak mümkündür. İnsanlar veya kurumsal faaliyetlerden doğan, iradi veya tamamen irade dışında meydana gelen nedenlerle hakların ihlâl edilmesi tehlikesiyle yüzyüze gelmemiz de mümkündür. Hukuka uygun olarak, özgürlüğünden yoksun kılınmak ya da tutukluluk veya hükümlülük halleri de böyle bir duruma yolaçabilir. Ve gerekli önlemlerin alınmasına elverişli bir düzenin kurulmadığı durumlarda, medeni ve siyasi haklar kategorisindeki tüm hakların ihlâli tehlikesi büyüyebilir.
1960’ların başlarında, Londra’da, Uluslararası Af Örgütü’nün (Amnesty International) kurulmasıyla birlikte, sivil toplum kuruluşlarının insan haklarının korunmasına yönelik başlıca faaliyeti, ihlâllerin önlenmeye çalışılması için dikkat çekmeye yönelik farklı yollar bulmak ve ihlâllerin olabildiğince yaygın bir zeminde teşhiri biçiminde gelişmeye başlamıştı. Bu faaliyetler, elbette bugün de sürmektedir ve varolan ya da varolması tehlikesi bulunan ihlâl vakalarının önlenmesi bakımından, kişilerin haklarını ön planda tutarak konumlarının güçlendirilmeye çalışılması, kısaca insan hakları aktivizmi, açık bir toplum düzeninin önemli aygıtlarından birisidir.
Öte yandan, örneğin Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği gibi, ihlâl olgusunu gözardı etmeyen, ancak bunu önlemeye yönelik çabaları, belli vakalar merkezinde değil daha yapısal ve kurumsal ilişkiler içinde geliştiren bir sivil toplum kuruluşu yaklaşımı da var ve dünyada da bununla ilgili geniş bir uygulama olduğunu biliyoruz. Hatta bazı örneklerde, sivil toplum kuruluşlarının insan hakları ihlâllerinin önlenmesine yönelik o bilinen faaliyetlerinin yanısıra, bu tür faaliyetlerde bulunduğu da görülüyor.
Sivil toplum kuruluşlarının insan haklarıyla ilgili ilk kategori faaliyetlerinin, rejim farkını dikkate almaksızın her ülkedeki uygulamalara yönelik olarak geliştirilmesi mümkündür. Çünkü ihlâl olgusu, şiddet ve derecesi farklı olsa bile, her ülkede söz konusu olabilir. Ancak insan hakları alanındaki yapısal ve kurumsal ilişkileri güçlendirmeye yönelik bir sivil toplum faaliyetinin yürütülebilmesi için gerekli koşullar, ülkedeki rejimin niteliğiyle de bağlantılıdır. Zira böyle bir faaliyetin etkili olabilmesi, idari faaliyetlerin, hem saydamlık ilkesine hem de sivil toplumla ortaklık anlayışına uygun bir biçimde yürütülmesiyle yakından ilgilidir.
Ceza infaz rejimi içindeki uygulamalar, hiç kuşkusuz, insan haklarının korunmasına yönelik bir ilgiye konu olacak önemdedir. Ceza infaz rejimi, ayrıca hem ülkemizde hem de uluslararası zeminde süregelen sivil toplum faaliyetlerinin de kapsamına dahil bir konudur. Zaten, sanırım bir demokrasi için, bu yönde bir anlayışın değişmesi düşünülemez ve bu yöndeki sivil toplum faaliyetleri önemini korur.
Öte yandan, saydamlık ve ortaklık anlayışı bağlamında, ceza infaz rejimine ilişkin konularda sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği içinde olmak, ceza adaletine ilişkin temel yaklaşım biçimleri bakımından da dikkate alınması gereken bir konudur. Ancak öncelikle, böyle bir işbirliğine ilişkin sürecin hukuki kalkış hattını ele almakta yarar var.
Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un , “İyileştirme” başlıklı kısmında yer verilen “Eğitim” çalışmaları kapsamında, “Dernekler, Vakıflar, Gönüllü Kuruluşlar ve Kamu Kurum ve Kuruluşları ile İlişkiler” başlığı altında, böyle bir nitelik arzeden işbirliği konusu da düzenlenmiştir. Buna göre, “Hükümlülerin iyileştirilme çabalarında başarıya ulaşılması için dernekler, vakıflar ve gönüllü kişi ve kuruluşlar ile işbirliği yapılabilir. Kamu kurum ve kuruluşları bu maksatla olanakları ölçüsünde, gerekli yardımları yapmakla yükümlüdürler.”
Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük’ün, “İyileştirmenin amacı ve iyileştirme programlarının belirlenmesi” başlıklı 101. maddesinde (bent 5) de, bu hükme benzer içerikli şöyle bir düzenlemeye yer verilmiştir: “Hükümlülerin iyileştirilme çabalarında başarıya ulaşılması için kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, kamu yararına çalışan vakıf ve dernekler, gönüllü gerçek ve tüzel kişilerle işbirliği yapılabilir. Kamu kurum ve kuruluşları bu maksatla olanakları ölçüsünde, gerekli yardımları yapmakla yükümlüdür.”
İlk bakışta, bir paralellik olduğu düşünülse de, Tüzük metnindeki düzenleme, özel bir niteleme yapılması nedeniyle, yukarda aktardığım ilgili Kanun hükmüne oranla biraz daha dar bir işbirliği çerçevesi çizmiş görünmektedir. Zira Kanun’da, “iyileştirme” bağlamında, sivil toplum kuruluşlarıyla kurulacak ilişkiler ve yapılacak işbirliğinin aktörleri sadece dernekler, vakıflar ve gönüllü kişi ve kuruluşlardan ibarettir. Oysa Tüzük’teki düzenleme, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının yanısıra, ilişki kurulacak ve işbirliğinde bulunulacak vakıf ve derneklerin, özellikle “kamu yararına çalışan” statüde olmalarına vurgu yapan bir biçimde kaleme alınmıştır. Bu çerçevede bir düzenleme, söz konusu işbirliği faaliyetleri bakımından, daha daraltıcı bir uygulamaya yolaçabilir.
Bu nedenle, Tüzük’deki düzenlemenin, ilgili Kanun hükmüne göre daha sınırlı bir ilişkiye yer bıraktığı söylenebilir. Aslında, kanunlar ve tüzükler arasında, hele aynı konuyu düzenlemeleri durumunda böyle bir bağdaşmazlığın olmaması gerekir. Zira, alt hukuk normları üst hukuk normlarına aykırı olamaz. Burada söz konusu olan durum, belki tam bir aykırılık olarak nitelenmeyebilir. Fakat kanunkoyucunun ceza infaz rejimi bağlamında sivil toplum kuruluşlarıyla yapılmasını öngördüğü işbirliğinin muhatapları, ancak belli statüye sahip örgütlerle sınırlandırılmış olmaktadır. Tüm düzenleyici işlemlerin henüz hazırlanma evresinde bile, konuyla ilgili mahallî idareler, üniversiteler, sendikalar ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının yanısıra, hiçbir özel statü nitelemesi yapılmaksızın, sivil toplum kuruluşlarının görüşlerinden de faydalanılacağı vurgulandığına göre , ceza infaz rejimindeki “iyileştirme” faaliyetleri bakımından da bu anlayışa uygun bir uygulamanın savunulması, ilgili Kanun hükmüyle de bağdaşacaktır.
Tekrar, bu konuyla ilgili ceza adaletine ilişkin temel yaklaşım biçimleri konusuna dönmek istiyorum. Yukardaki yorumu gözden uzak tutmaksızın, sivil toplum kuruluşlarının ceza infaz rejimi içindeki yeri ve rolünün belirlenmesinde, bugünün ceza infaz rejiminin hedeflerini de dikkate almak gerekir. Artık amaçlanan, sadece hükümlüye ‘ceza çektirilmesi’ veya daha açık bir ifadeyle ‘acı çektirilmesi’ olmadığına göre ve cezaevindeki infaz koşulları kadar , salıverilmesinden sonraki bireysel ve sosyal hayatının da dikkate alınması önem taşıdığına göre, sivil toplum kuruluşlarının rolü özellikle bu bağlamda belirginleşecektir. Böyle bir yaklaşım, ceza infaz rejimini, sadece hükümlü ve ilgili kamu idaresi arasındaki bir ilişki biçiminde tanımlayan cezalandırma anlayışından farklıdır. Suçun, bireysel olduğu kadar sosyal ilişkiler ve sosyal iletişim üzerindeki etkilerinin de dikkate alınmasını gerektirir.
Burada amaçlanan, sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği faaliyetleri sayesinde kurulmaya çalışılan, sadece ceza infaz rejiminin saydamlığı değildir. Yukarda değindiğim gibi, sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği elbette böyle bir sonuç doğuracaktır ve bunun önemi tartışılmaz değerdedir. Ama bu, ceza infaz rejimine bağlı uygulamaların saydamlığını sağlamaya yönelik, hakların ihlâlini önleyici veya caydırıcı olabilecek başka yollar ve mekanizmalarla birlikte, onlara paralel bir değer taşır. Örneğin, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, İnsan Hakları İl ve İlçe Kurulları, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle yetkisi kabul edilen kurum ve kuruluşların temsilcileri de, buna ilişkin koşullara uymak kaydıyla hükümlü ve tutukluları ziyaret edebilirler.
Ancak sivil toplum kuruluşlarının ceza infaz sistemindeki yeni sayılan yeri ve rolü, zaten uygulanagelen bu faaliyetlerin dışında, özellikle salıverilme sonrasına yönelmiş, fakat infaz süresince de etkili olması istenen bir adalet yaklaşımını esas alır. Bu, ceza infaz rejimine tâbi kurumlarda bulunan kişilerin de, toplumun bir parçası olduğu anlayışının yaygın ve etkili biçimde uygulanması ve böyle bir sorumluluğun ifadesi olarak görülebilir. Ancak öte yandan, buna paralel olarak, aynı anlayışın ceza infaz rejimine tâbi kişiler bakımından da etkili olabilmesi için, onların da, o toplum hayatına ileride uyum sağlamaya yönelik iradi bir çaba içinde olmaya yöneltilmeleri söz konusu olacaktır. Bugünün toplumlarında, hem birbirinden farklı hem de birbirine paralel olan bu iki sorumluluk alanındaki işbirliği faaliyetlerinin sivil toplum kuruluşları eliyle geliştirilmesi, özde olduğu kadar biçimde de, öngörülen bireysel gelişim ve sosyal iletişim hedefine uygun bir politikadır.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin, Adalet Bakanlığı ve özellikle, Bakanlığın Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü ile işbirliği içinde gerçekleştirdiği “Ceza İnfaz Sistemi ve Sivil Toplum Konferansı” (Ankara, 21-23 Mart 2007), bu anlayışın uygulamadaki gücü ve etkisini tartışmaya ve değerlendirmeye yönelik öncü bir çalışma niteliğini taşıyor.
5275 sayılı ve 12 Aralık 2004 tarihli kanun (Resmi Gazete, 29 Aralık 2004 – 25685).
Bu Kanun’un, “İyileştirme programlarının belirlenmesi” başlıklı 73. maddesinde, “iyileştirme” uygulaması şöyle açıklanır: “(1) Hükümlünün geçmişi, suçluluk nedenleri, suç sicili, fizik yeteneği ve ruhsal yapısı, kişisel doğası, arz edebileceği tehlike hâlleri, hapis cezasının süresi, salıverildikten sonraki beklentisi dikkate alınarak, toplumun hukuka uygun hareket eden ve üretken bir üyesi olarak yaşamını sürdürmesini sağlayacak ve bireysel ihtiyaçlarına uygun bir biçimde iyileştirme programları uygulanır. Bu programların hazırlanması ve uygulanması amacıyla ceza infaz kurumlarında eğitim ve psiko-sosyal hizmet servisleri oluşturulur.”
“İyileştirme” uygulaması, Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Tüzük’ün (Resmi Gazete, 6 Nisan 2006 – 26131) 101. maddesinde şöyle açıklanır: “(1) İyileştirme; hükümlülerin, kuruma girişinden salıverilmesine kadar geçen süre içerisinde, bedensel ve zihinsel sağlıklarını sürdürmeleri veya bunlara yeniden kavuşmaları için gerekli önlemlerin alınması, suçluluk duygusundan arınması, kişisel ve toplumsal gelişiminin sağlanması amacıyla uygulanacak, eğitim-öğretim, sağlık, psiko-sosyal hizmetler ile meslek edindirme, bireyselleştirilme, toplum yaşamıyla uyumlaşmasını ve geliştirilmesini sağlayacak programların tümüdür. Bu programlar; hükümlüde, kanunlara saygılı olarak yaşama düşünce ve duygusunun yerleşmesi, ailesine ve topluma karşı sorumluluk duygusunun gelişmesi, toplum yaşamına uyması, geçimini sağlayabilmesi konularında uygulanacak rejim, önlem ve yöntemleri kapsar.”
Kanun, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik, Bakanlar Kurulu kararı eki kararlar ve diğer düzenleyici işlemlerin taslak metinlerinin hazırlanmasına ilişkin usul ve esasları düzenleyen Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik’in “Taslak hazırlamada uyulacak ilkeler” başlıklı 4. maddesinin (1) (a) bendi şöyledir: “Taslaklar üst hukuk normlarına aykırı olamaz” (bkz. Resmi Gazete, 17 Şubat 2006 – 26083).
Mevzuat Hazırlama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik’in, “Görüş alma” başlıklı 6. maddesinin 2. benti şöyledir: “(2) Taslaklar hakkında konuyla ilgili mahallî idareler, üniversiteler, sendikalar, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile sivil toplum kuruluşlarının görüşlerinden de faydalanılır.”
Bu çerçevede, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un, “İyileştirmede başarı ölçütü” başlıklı 7. madde (bent 2) hükmünü aktarmakta yarar var: “(2) Hapis cezasının, kendisinde var olan zararlı etki yapıcı niteliğini mümkün olduğu ölçüde azaltacak biçimde düzenlenecek programlar, usûller, araçlar ve zihniyet doğrultusunda yerine getirilmesi esasına uyulur. İyileştirme araçları hükümlünün sağlığını ve kişiliğine olan saygısını korumasını sağlayacak usûl ve esaslara göre uygulanır.”
Bundan önceki dipnotunda anılan Kanun’un, “İyileştirme programlarının belirlenmesi” başlıklı 73. maddesi şöyle düzenlenmiştir: “(1) Hükümlünün geçmişi, suçluluk nedenleri, suç sicili, fizik yeteneği ve ruhsal yapısı, kişisel doğası, arz edebileceği tehlike hâlleri, hapis cezasının süresi, salıverildikten sonraki beklentisi dikkate alınarak, toplumun hukuka uygun hareket eden ve üretken bir üyesi olarak yaşamını sürdürmesini sağlayacak ve bireysel ihtiyaçlarına uygun bir biçimde iyileştirme programları uygulanır. Bu programların hazırlanması ve uygulanması amacıyla ceza infaz kurumlarında eğitim ve psiko-sosyal hizmet servisleri oluşturulur.
(2) Hükümlü, amaca uygun iyileştirme gereklerinin gerçekleştirilebileceği kurumlara veya bölümlere yerleştirilir.”
Hükümlü ve Tutukluların Ziyaret Edilmeleri Hakkında Yönetmelik’in, “Heyetlerin ziyaretleri” başlıklı 26. ve “Yabancı heyetler ile kişi ve kuruluşların ziyaretleri” başlıklı 30. maddeleri bu konuyla ilgilidir (bkz. Resmi Gazete, 17 Haziran 2005 – 25848).
Prof. Dr. Turgut Tarhanlı
İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı.
|
 |