İstatistiklere bakıldığındaTürkiye vatandaşları tarafından AİHM önünde en çok şikayet edilen ülkelerden birisi. Konumuz açısından bakıldığında ise Türkiye, AİHM tarafından en çok adil yargılanma hakkını ihlal etmekten mahkum oluyor, Prime Ministry Human Rights Report 2008, see http://www.siviltoplumakademisi.org.tr/haberler/son-haberler/446-2008-nsan-haklar-raporu-ackland. 1998 ile 2008 arasında Mahkeme, Türkiye’nin bu hakkı 528 kere ihlal ettiğini tespit etmiş, http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=869531, http://www.tumgazeteler.com/?a=4290961
TÜRKİYE'DEKİ YÜKSEK GÜVENLİKLİ 13 F TİPİ CEZA İNFAZ KURUMUNDA ORTAK ALANLARIN KULLANIMININ ARTIRILMASI PROJESİ ZİYARET GÖZLEMLERİ
SEÇİL DOĞUÇ
Proje kapsamında 10 Mart 2009 – 20 Ocak 2010 tarihleri arasında, 13 F tipi YGCİK’na (Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu) yapılan ziyaretlerden on bir tanesine katıldım. Bu şekilde İzmir - Kırıklar 1 ve 2 no’lu YGCİK, Ankara 1 ve 2 no’lu YGCİK, Kocaeli 2 no’lu YGCİK ve Van YGCİK’na birer kez, Edirne, Bolu ve Kocaeli 1 nolu YGCİK’na ikişer kez gitme imkanım oldu. Benim katıldığım ziyaretlerin çoğu projenin ilk aşamasına denk gelip, ekibin de söz konusu ceza infaz kurumlarına ilk ziyaretleri olduğundan öncelikle bu tanışma anlarından sözedeceğim.
Yapılan her ziyarette aşağı yukarı benzer bir seyir sözkonusu oldu. Genelde girişte kimlik kontrolleri ve aramaları yapmaktan sorumlu olan personel ziyaretten haberdar edilmiş oluyordu ve gelişimiz de idareye telefonla bildiriliyordu. Birçok kurumda kapıda müdür, ikinci müdür, sosyal hizmetler veya eğitim birimlerindeki uzmanların bir ya da birkaçı tarafından karşılandık. Buradan kurum müdürünün odasına geçildi. Atölyelere geçmeden önce on beş dakikayla yarım saat arasında süren bu sohbetlerde Zafer Kıraç (Proje Koordintörü) proje ekibini kurum müdürleri ve uzmanlarla tanıştırdı. O gün neler yapılacağı üzerine konuşuldu. Bunun dışında da kurum müdürleri ve uzmanların gerek kendi kurumları, gerekse ceza infaz kurumlarının işleyişi, sorunları ve bu alandaki kimi gelişmeler üzerine düşünceleri ile ilgili sohbetler yapıldı. Bu sohbetin ardından atölyelerin yapıldığı kütüphaneye geçildiğinde de, katılımcılara önce CİSST’ın hedef ve ilkeleri, daha önce yapmış olduğu çalışmalar ve bu proje, Zafer Kıraç ve Gökhan Deniz (Sanat Atölyeleri Sorumlusu) tarafından tanıtıldı. Gerek kurum müdürlerinin odasında yapılan sohbetler, gerekse atölyelerin başındaki tanıtım konuşması ve sohbet, bir anlamda tarafların birbirini tarttığı ve tanımaya çalıştığı ortamlardı. Proje yürütücülerinin, Ceza İnfaz Kurumu idare ve personelinin sivil toplum kuruluşlarının bu alana müdahalesine karşı geliştirebilecekleri olası önyargı, kuşku ve güvensizliği bertaraf etmek, karşılıklı güven ilişkisi içinde ortak bir iş yapılabileck bir etkileşim yaratmak hedefi, kurumlara yapılan ilk ziyaretlerde öne çıkan bir temaydı. Yapılan bu ilk ziyaretlerde proje yürütücüsü Zafer Kıraç ve atölye yürütücüsü Gökhan Deniz dışında, Elif Babül ve ben, bazı ziyaretlerde ikimiz birden bazılarında ise ikimizden biri bulunduk. Atölyelerde Gökhan Deniz’e yardımcı olmak ve çalışma aralarında durum elverdiğince personelle sohbet etmeye ve bu sayede onların çalışma koşulları, sözkonusu kurumdaki görev ve konumlarıyla kurdukları ilişki, yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarının işleyiş, amaç ve pratikteki sorunları sivil toplum kuruluşları da dahil olmak üzere toplumun ve devletin bu kurumlara ve buralarda çalışan personele bakış açısı üzerine görüşlerini anlamaya çalıştık. Bu değerlendirme yazısında da kısaca hem atölyeler esnasındaki gözlemlerimi hem de kurum idarecileri ve personelinin yukarıda sözünü ettiğim başlıklardaki görüş ve sıkıntılarını aktarmaya çalışacağım.
Gökhan Deniz’in Sanat Atölyeleri ve CİSST ziyaretlerine bakış Yukarıda da belirttiğim gibi; ilk ziyaretlerde sohbetler, derneğin neden orada bulunduğu ve asıl amacının ne olduğu, bu yapılanların ne işe yarayacağı soruları ve bunlar etrafında şekillenen sorular ve eleştiriler ağırlıklıydı. Atölyeler esnasında da bu konular gündeme geldi. Ceza İnfaz Kurumu personelinin baştaki bu kuşkucu tutumunun ardında sıklıkla yinelenen bir tespit vardı: Sivil toplum kuruluşlarının ya da ziyarete gelen diğer heyet ya da bakanlık mensuplarının yalnız mahkumların nasıl olduğuyla, onlara yönelik hak ihlallerinin olup olmadığıyla ya da haftada on saat sohbet hakkını içeren genelgenin uygulanıp uygulanmadığı gibi spesifik konularla ilgilendikleri; onların burada yaşadıkları sıkıntı ve sorunların çözümü için uğraşmak bir yana bunları merak dahi etmedikleri. Böylesi bir yok sayılma ve önemsenmeme haline dair olumsuz beklentileri çok güçlü olduğundan olsa gerek, CİSST’in gerçekleştirdiği projede onlarla çalışmak ve onları dinlemek istediğini belirtmiş olması hem olumlu bir şaşkınlık hem de kuşku yarattı. Sözgelimi bir atölye esnasında, katılımcılara dağıtılan önlüklerin üzerindeki CİSST ve AB amblemlerini kastederek, bu amblemlerin ne anlama geldiğini; CİSST amblemindeki siyah parmaklıkların arasındaki tek mavi parmaklığı, cezaevlerinin siyahla sivil toplumun ise maviyle temsil edildiği şeklinde yorumlayarak, CİSST’in da mesih gibi cezaevlerini kurtarmayı mı istediğini; AB’nin kendi cezaevi sorunlarını çözemediği halde neden bizimkini çözmemizi istediğini sordular ve ardından eklediler: “F tiplerinde herşey mahkumlar için, kimse aksini iddia etmesin. Gelen herkes onlar için geliyor. Bizimle kimsenin ilgilendiği yok, ne Bakanlık, ne sivil toplum kuruluşları.” Ceza İnfaz Kurumları’nın şeffaflaşması sürecine dair genel olarak önemli oranda kuşkucu bir tavır söz konusu olsa da, sürece olumlu beklentiler de atfediliyor. Sivil toplumun cezaevleriyle ilişki kurması ve buralara girip çıkabilmesinin, haklarındaki birçok ön yargıyı kırabileceği görüşü sıkça dile getiriliyor.
“Ben buraya ilk atandığımda internette F tiplerini araştırdım. Hiç iç açıcı şeylerle karşılaşmadım. Buraya korkarak geldim. Dışarıya yansıtılan bambaşka bir cezaevi. İnsanlar buraya kapatılıyor, hiç odalarından çıkmıyor, koridorda dayak atılıyor, hiçbir iyi şey olmuyor sanılıyor. Oysa burası öyle bir yer değil. Ama bunu F tiplerinin kapalı kutu olmasına bağlıyorum. Böyle olmasından da Adalet Bakanlığı sorumlu aslında. Dışarıdakiler burayı tanımıyor ve burası son derece kötü, korkutucu bir yer olarak bilinmeye devam ediyor. Belki devlet de bunu istiyordur, bilmiyorum. Belki insanlar korksun, dehşete kapılsın istiyordur caydırıcı olmak için. Ama sonuçta yanlış biliniyoruz, tanınıyoruz. Sizlerin gelip görmeniz önemli bu anlamda.” (Kurum öğretmeni)
Gökhan Deniz atölyelerdeki çalışmalarını, katılımcıların birbirlerini tanıma, ortak bir üretim sürecini paylaşabilme, duygularını ifade edebilme ve yapılan işler üzerinde konuşarak aralarındaki iletişimi kuvvetlendirmeye yönelik olarak tasarlamıştı. Aynı kurumda görev alanları ve mekanları birbiriyle kesişmeyen ya da hiyerarşik olarak ast-üst konumunda olup birbirleriyle farklı koşullarda ve ancak görevleri dahilinde iletişim kuran bu insanların bu statü ve rollerden tam anlamıyla sıyrılmaları beklenemezse de, gündelik görevlerin ve rutinin dışına çıkan ve kısmen de olsa cezaevi atmosferinin unutulmasına yardımcı olabilecek etkinliklerin katılımcıların üzerinde hem önemsenmesi gereken bir rahatlama, hem de bu etkinlik aracılığıyla görev ve birlikte çalışmaya dair sıkıntıların karşılıklı konuşulabilmesine zemin hazırlayabildiği varsayılabilir. Bir infaz memurunun sözlerine kulak vererek, bu rutinin kırılmasının ne anlama geldiğini daha iyi anlayabiliriz: “Bizim işimizde süpriz yok, hep rutin. Ne yapacağımız belli. Halkla ilişkimiz yok, memurla, mahkumla birlikteyiz. Alet, edevat yok, isteyince lüks sayılıyor. Atölyeye çıkmaları yeterli görülüyor idare tarafından. Siz geldiniz, bizimle çocuk gibi ilgilendiniz. Biz bunu unutmayız.”
Etkinlikler ve Sohbet Hakkı
Türkiye’de ceza infaz kurumları genelde kapasite üstü nüfus barındırmaları, mahkumların sağlıksız fiziksel koşullarda tutulmaları ve kötü muamele gibi sorunlarla gündeme gelirken; F tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumları kamuoyunda sıkça, mahkumların akıl ve ruh sağlıklarını koruyabilmelerine olanak verecek ölçüde sosyalleşememeleri, gerek dış dünyayla gerekse diğer mahkumlarla iletişimlerinin ağır düzeyde kısıtlanmış olmasıyla gündeme geliyor. Yürütülen projenin de, temel kaygılarından birinin mahkumların sağlıklı sosyalleşme, kendini geliştirme, üretebilme ve kendilerini ifade edebilme imkanlarına kavuşabilmeleri amacıyla kurum idare ve personelinin beceri ve yapabilirliklerini artırma olduğu düşünüldüğünde, ziyaret edilen kurumlardaki varolan durumun tespiti önem kazanıyor. Ziyaret ettiğimiz kimi ceza infaz kurumlarında bize o sırada yapılmakta olan atölyeleri görme imkanı tanındı, başka kurumlarda ise halihazırda yürütülmekte olan etkinlikler sayıldı. Göründüğü kadarıyla söz konusu programlarda eğitim amaçlı, iş yurtlarında kurs olarak verilen ve hobi amaçlı yürütülen etkinlik sayısı 5-7 arasındaydı. Bunların kurs ya da eğitim amaçlı olanlarına, program süresince aynı kişilerin çıkması gerekiyor. İŞKUR’la ortaklaşa yürütülen, beceri kazandırılan ve üretim yapılıp duruma göre dışardan sipariş alınan etkinliklerde de yine katılan mahkumların görece sabit olması gerekiyor. Hobi amaçlı etkinliklerde ise görece daha esnek bir programlama yapılabiliyor. Bu durumda ise, kurum uzmanları etkinliklerin olabildiğince fazla sayıda mahkumu kapsamasına ne kadar gayret etseler de, mahkumlar ancak dönemsel olarak kimi etkinliklere katılabiliyor; sıra yeniden kendilerine gelene kadarki dönemde boş kalıyorlar. Etkinlik ve katılım oranları konusunda elimizde daha fazla bir bilgi olmadığından, konunun bu yanı hakkında söylenebilecekler sınırlı kalıyor. Ancak etkinliklerin düzenlenmesi ve programlanmasına dair kurumlardaki uzman ve idarecilerin bizlere ilettiği sıkıntılar, sorunun başka boyutları hakkında da düşünme gerekliliğini ortaya koyuyor.
İlk olarak; tutuklu oranının yüksek olduğu ceza infaz kurumlarında yaşanan yoğun trafiğin ve tutukluların ne kadar süreyle orada olacaklarının bilinmememesi, kurs ya da atölye açma kararını zorlaştırıyor. Buna ek olarak, mahkumların önce katılmak isteyip daha sonra katılım göstermemesi ve böyle durumlarda yerlerine yenilerinin bulunması gereği de kurum uzman ve idarecilerici için şevk kırıcı bir unsur olarak beliriyor.
Bunun dışında sürdürülen tüm bu etkinliklerin anlam, amaç ve yararlılığı konusunda farklı söylemlerin bir aradalığını gözlemledim. Öncelikle mahkumlara tanınan görüş, ziyaret, etkinliklere katılma ve sohbete çıkma olanaklarının bir ödüllendirme / cezalandırma anlayışının mekanizmasına dahil olup olmaması tartışması buna örnek verilebilir. Söylemsel düzeyde bu olanak ve haklara bir yandan ceza infaz kurumunda tutulmakta olan kişinin ruhsal ve duygusal durumunun kötüye gitmesini engelleme ve kapatılmanın yaratabileceği tahribatı azaltma işlevi yükleniyor. Böyle bakıldığında herkesin eşit oranda bunlardan faydalanması beklenir. Özellikle kurslara, beceri kazandırma ve hobi amaçlı faaliyetlere ise hem kişinin psikolojisinin kötüye gitmesini engelleyici hem de onu dönüştürecek, toplumun ve devletin kendisinden beklediği gibi bir birey olmasını sağlayabilecek araçlar olarak bakılıyor. Bu noktada ise, kişiyi ‘iyileştirebildikleri’, onun hem cezaevindeki kurallara hem de dışarı çıktığında toplumsal yaşama ‘uyumlu’ olmasını sağlamaları halinde mi, yoksa kapatılmış kişinin psikolojisinin bozulmasını engellemeye yaramaları halinde mi bu etkinlik ve hakların anlamlı ve gerekli olacakları noktası muğlak kalıyor.
Sözgelimi, aynı kurumda görev yapan sosyal çalışmacı ile psikologdan ilki mahkumların çeşitli etkinliklere katılımının bir hak gibi görülmemesi, bu tip kurumlarda daha katı bir rejim olması, bu kişilerin mahkum olduklarını unutmamaları ve bu etkinliklerin iyi hal göstermeleri karşılığında onlara sunulması gereken birer ödül olması gerektiğini belirtti. Psikolog ise buralara gelmiş insanlardan iyi hal beklemenin ve karşılığında onları ödüllendirmenin çok anlamlı olmadığını, o kadar uyumlu olsalardı zaten cezaevinde olmayacaklarını belirterek, bu konuda meslektaşlar olarak da ikiye ayrılmış olduklarını söyledi. Diğer bir kurumun psikoloğu ise, bu atölyeler ve etkinlikler aracılığıyla topluma kazandırabildiklerinin cezaevi nüfusunun ancak %5’ini oluşturabileceğini, geri kalan %15’in de burada sorun çıkarmasını, psikolojisinin bozulmasını belki engelleyebildiklerini ifade etti. Yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarının nüfusunu büyük oranda TMK ve örgütlü suçlardan yargılanan ya da hüküm giyenlerin oluşturduğu hesaba katıldığında ise, topluma kazandırma, ‘iyileştirme’ hedefinin beyhude olduğunu söyleyenler oldu. Söz konusu kurumlardan birinde öğretmen olarak görev yapan bir kişi ise kurum idaresinin etkinliklere katılanları, örgütüne, suç tipine göre seçtiğini belirtti.
Sohbet hakkı ve bu konudaki genelgenin uygulanabilirliği ise bu başlık altında ele alabileceğimiz bir diğer konu. Genel olarak her kademe ve konumdaki kurum personeli, genelgenin ceza infaz kurumunun fiziki koşulları, personel yetersizliği ve tutuklu / hükümlü profillerinin çeşitliliği nedeniyle tam anlamıyla uygulanabilmesinin olanaksız olduğunu ifade ettiler. Genelgenin kurumlara ve buradaki idareci ve personele danışılmadan, cezaevi mimarisini ve koşullarını bilmezden gelerek çıkarılmış olduğunu söylediler. Bu kurumların tasarlanıp inşa edilme aşamasında böyle bir uygulamanın öngörülmemiş olduğunu, koşullar aynı kalmasına rağmen şimdi haftada 10 saat sohbete çıkarmalarını beklemenin haksızlık olduğunu ifade ettiler. Bunun ötesinde de sohbetin mahkumlar açısından da ne faydalı ne de tatmin edici olmadığını savunanlar oldu. Başka hiçbir şey yapmadan aynı kişilerle sohbet etmenin bir noktadan sonra onlar için de can sıkıcı olduğu, bu sohbetlerde çoğunun geçmişte ne yaptığı, çıktıktan sonra neler yapacağından başka birşey konuşmadıkları, bazılarının bu nedenle bir süre sonra sohbete çıkmak istemediği, mahkumların başıboş bırakılıp canlarının istediği gibi konuşarak birbirlerini etkilemelerine izin verilmemesi gerektiği gibi gerekçeler, bu görüşte olanların getirdiği açıklamalardı. Bu tutumun, daha aşikar olan sohbetlerde örgüt propagandası yapılması kaygısının ötesinde, böyle birşey olmasa dahi mahkumların serbestçe konuşmalarının daha çok herbirinin kendi ‘bulaşıcı hastalığı’nı bir diğerine geçirme imkanı olarak görülebildiğine işaret ettiği kanısındayım.
Psiko-sosyal hizmet ve eğitim uzmanlarının kurum içindeki konumları Ziyaret ettiğimiz kurumlardaki psikolog, sosyal çalışmacı ve öğretmenlerle yaptığımız sohbetlerde, bizlere kendilerinin ceza infaz kurumlarındaki varlığının çok yeni olmasından ötürü yaşadıkları sıkıntılardan söz ettiler. Asıl görev alanları bu olmamasına rağmen, gerek sosyal çalışmacılar gerekse psikologlar mesailerinin büyük bölümünde oda değişiklikleri, dilekçelerin takibi gibi idari işlerle uğraştıklarını belirttiler. Onların bakış açısıyla, idare ve infaz koruma memurlarının “güvenlik” merkezli bakış açısı arasındaki farklılığa rağmen, bu kurumlardaki varlıklarının son birkaç seneden ibaret olmasının kendi görev ve konumlarının gerektirdiği yaklaşımı uygulamaya engel olduğunu söylediler. Sözü kendilerine vermek bu noktanın daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:
“Psiko-sosyal hizmetlerin görev alanı çok kabul edilmiyor genelde, yeni yeni oturuyor bunlar. Bizler biraz gereksiz ve rahatsız edici bulunuyoruz. Son birkaç yılda düzenleniyor alanımız. Eleştirel bulunuyoruz, her şeye muhalefet eder gibi algılanıyoruz. Meslektaşlarımızda da böyle bir tavır olabiliyor aslında. Onlardan farklı düşünüp, farklı tepkiler veriyoruz.[…] Burada bir sürü fraksiyon ve grup dışında aynı zamanda 9/3’ler de var. Bunların bazılarının çok ciddi psikolojik sorunları var ve ciddi sağlık hizmeti sunulan yerlerde tutulmaları gerekiyor aslında. Bir mahkum artık psikotik bir vaka idi, onun hastanede tedavi edilmesi gerekiyordu. Tahliye edilmesi için çok uğraştık ama Adli Tıp anksiyete raporu verip geri yolladı. Bu insanların kendine zarar verme, intihar eğilimleri oluyor. Biz ancak onları olabildiğince rahatlatmaya çalışıyoruz. İlacı geç verildiğinde kendini kesmeye kalkabiliyor adam. Biz onunla ilgilendiğimizde ise bu defa infaz memurları bize kızıyor. Siz ilgilendiğiniz için yeniden yapacaklar bunu, diyorlar.” (Psikolog)
“Kurum müdürü her şeyi kafasına göre yapmak istiyor, bize hiçbir şey sormuyor, ne yapacağımızı o söylüyor. Psikolog, sosyal çalışmacı ve öğretmenin iğreti bir konumu var. Mahkumlara anket yapıldı ama dosyalanıp kondu. İhtiyaçlarını dinlemiyor. Esnek ve serbest davranmak gerekiyor onlara karşı, ama gereksiz gerilim yaratıyor. Örgüte göre ya da suça/cezaya göre etkinliklere çıkarmak istemiyorlar.” (Öğretmen) Yukarıdaki alıntıda da geçtiği üzere kurum uzmanlarının ve idarelerinin sıkıntı yaşadığı diğer bir sorun da; ağır psikolojik sorunları olan, özbakımını dahi sağlayamayacak durumda olup, akıl sağlığı cezaevinde tutulmaya elverişli olmayan kişileri cezaevinde barındırmak zorunda kalmalarıydı. Yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarının işleyiş ve koşullarının, uzun vadede akıl ve ruh sağlığında önemli tahribat yarattığı düşünülürse, zaten hasta olanların durumunu kötüleştireceği aşikardır. Birçok kurum idarecisi ve uzmanı bu durumdaki kişilerin cezaevlerinde değil, psikiyatri kurumlarında tedavi ve bakımlarının sağlanabileceği koşullarda barındırılmaları gerektiğini, kendilerinin ne kadar uğraşsalar da bu gibi durumlarla baş etmelerinin mümkün olmadığını belirttiler.
Kurum uzmanlarıyla yapılan bu sohbetlerde karşımıza çıkan önemli sorunlardan biri de cezaevlerinde psikolojik tedavi amaçlı ilaçların kötüye kullanımının yaygınlığı idi. Cezaevine gelmeden önce madde bağımlısı olanların veya çeşitli sorunlarından ötürü bu ilaçlara yönelenlerin ilaç kullanımına yönelik taleplerinin cezaevi idaresi ve sağlık birimleri tarafından yeterince denetlenmeden karşılandığı, hatta tutuklu/hükümlülerin “sorun çıkarmaması” beklentisiyle neredeyse teşvik edildiği ifade edildi. Bir kurum psikoloğu, yüksek dozda ve birlikte kullanılmaması gereken psikolojik tedavi amaçlı sakinleştirici ilaçların cezaevi doktorları tarafından mahkumların talebi üzerine veya daha önce de kullandığı beyanına dayanarak verildiğini; bunun aslında mahkumun psikolojisini daha da bozduğunu ifade etti. Onlar, bu sorunu çözmek üzere hükümlü / tutukluyu hastanenin psikiyatri servisine yönlendirip, buradaki psikiyatristi de sorundan haberdar ederek, gerçekten gerekli gördüğü kişilere ilaç vermesini sağlıyorlarmış.
Psikologlar tarafından dile getirilen bir başka sorun ise mahkumlarla görüşme yapmak için kullanabilecekleri uygun mekanların bulunmamasıydı. Bir kurum psikologu görüşmelerini karakolda yaptığını, ancak çok ciddi bir durum söz konusuysa revirde görüştüğünü; bir diğeri ise görüşmeleri eskiden karakolda yaptıklarını, personel ve yer olmadığı gerekçesiyle kendilerine başka yer verilmediğini, mazgaldan görüşüldüğü bile olduğunu, zar zor revirdeki odalarını kullanmaya başladıklarını ifade etti.
Ceza İnfaz Memurlarının Meslekleriyle Kurduğu İlişki
Ceza infaz memurlarının, mesleki statü, saygınlık ve çalışma koşulları açısından ziyaret ettiğimiz kurumlardaki en memnuniyetsiz kesim olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. Son derece riskli ve stresli bir iş yapmalarına karşın ne maddi ne manevi anlamda bir karşılık göremiyor olmanın verdiği bıkkınlık ve haksızlığa uğramışlık duygusu bu grubun ruh halinin temel unsuru olarak karşımıza çıkıyor. Diğer güvenlik görevlileri gibi yıpranma tazminatından yararlanamamaları, benzer konumda olan devlet memurlarının hak, ücret ve çalışma koşullarında yapılan diğer iyileştirmeler gibi bu hakkın da dışında tutulmaları, düşük bir ücret almaları, buna karşılık yoğun ve stresli çalışma koşullarına sahip olmaları bu tatminsizliğin ilk ayağını oluşturuyor. “İnfaz memurları hariç” diye özetledikleri bu tavrı ise, devlet ve bağlı oldukları bakanlık tarafından yaptıkları işe saygı duyulmamasına bağlıyorlar. Bu saygınlık, değer verilme ve tanınma beklentisi elbette sadece devlete ya da bakanlığa yönelik değil ve bu beklentiyi karşılıksız bırakan da yalnızca devlet ya da bakanlık değil. Ne mahkumların, ne sivil toplum kuruluşlarının, ne kurum idarecilerinin, ne genel kamuoyunun ne de yakın çevrelerinin gözünde saygı duyulamayacak bir iş yapıyor olarak görülmekten şikayetçiler. Kendilerine hala zindancı, gardiyan, işkenceci, rüşvetçi gibi olumsuz sıfatlar yakıştırılmasından ve kimsenin onlara sahip çıkmamasından yakınıyorlar.
Ceza infaz memurlarına ilişkin bir diğer ilgi çekici nokta ise üniversite ya da yüksekokul mezunlarının oranının yüksekliği oldu. Görünen o ki; ceza infaz memurluğu arkeoloji, kamu yönetimi, mühendislik, eğitim fakültesi, işletme gibi bu mesleğe yönelik olmayan birçok alanda diploma sahibi insanların devlet memurluğu sınavı sonuçları neticesinde ilk uğrakları oluyor. Birçoğu bir süre sonra, bu geçici uğraktan ayrılıp görev değişikliği talebiyle asıl mesleklerini yapabilecekleri bir kurumda işe başlıyor. Bu yoğun trafiğin, deneyimli infaz memuru sayısına ve yüksek eğitimli bu kişilerin yaptıkları işe bakış açıları ve kurumla ilişkileri açısından dikkate alınması gereken etkileri olduğunu varsayabiliriz.
Ceza İnfaz Kurumlarındaki Fiziki Koşullara Dair
Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumları mimari açıdan birbirinden farklılık göstermese de binaların bakımlılığı, ısınma, yemek kalitesi, spor sahaları ve ortak alanların durumu bakımından belli farklar görülebiliyor. Bazı kurumlarda hem personele hem de tutuklu/hükümlülere yönelik spor alanları ve işlikler daha bakımlı ve sağlıklı koşullara sahipken, bazı kurumlarda ise binanın genel bakımının yeterince sağlanamadığı, uzun zamandır badana yapılmadığı, rutubet sorununun, malzeme sıkıntısının yaşandığı gözlemlenebiliyor. Yine kurum idarecilerinin söylediğinden çıkardığımız kadarıyla bu farklılıklarda; Bakanlık bütçesinin ötesinde sivil toplum kuruluşlarından destek bulamamanın, kurum idarecilerinin sürekli değişip sorunların çözümünün ötelenmesinin ve kimi ceza infaz kurumlarının Bakanlık nezninde yurtiçi ve yurtdışından gelen heyetlerin ziyaretlerine açılan, “vitrin ceza infaz kurumları” olarak görülmesinin etkisi oluyor.
Isınma sorunu birçok ceza infaz kurumunda belli oranda görülürken, özellikle soğuk iklimi olan bölgelerde bu sorun çok daha hissedilir ve kaygı verici noktalara ulaşabiliyor. Sözgelimi Van F tipi YGCİK, kentin sert iklimine ek olarak, projenin uygulanmasındaki hatalar neticesinde neredeyse hiç ısıtma sistemi yokmuş izlenimi veriyor. Odaların çok soğuk ve rutubetli olmalarının yan ısıra, yine sistemden kaynaklı olarak sıcak su verildiği sırada kalorifer yanamıyor. Gerek iaşe bedelleri, gerek ısıtma sorunu söz konusu olduğunda kurum idarecileri Bakanlığın tüm kurumlara, her birinin özgül koşullarını hesaba katmaksızın eşit bir bütçe sağladığını, ancak bu bütçelerle temin edilebilecek yemek malzemesinin büyük kentlerde bulunan cezaevleri için diğerlerine oranla daha düşük kaldığını ve yemek kalitesini düşürdüğünü, aynı şekilde ılıman veya sert iklimli yerlerde bulunan cezaevlerinin aynı bütçeyle ısıtılmasını beklemenin yanlış olduğunu ifade ettiler.
Ziyaret ettiğimiz ceza infaz kurumları personelinin sıklıkla ifade ettiği bir diğer sorun da, bu kurumların ve lojmanların şehirden son derece uzak oluşuna dairdi. Mesai saatleri içinde güneş görmeden kendileri de kapatılmışlık duygusu içinde çalıştıklarını, kurumların yakınında öğle aralarında çıkıp yemek yiyecek ya da bir şeyler içecek bir mekanın dahi olmamasının, sayıca zaten yetersiz kalan lojmanların da kurumun yakınında olması nedeniyle sosyal yaşamdan tamamen izole bir hayat sürdüklerini, ailelerinin ve çocuklarının da onlarla aynı kaderi paylaştıklarını söylediler.
Sonuç yerine
İlk örnekleri ABD ve Avrupa’da uygulamaya konmuş ve kişinin günün neredeyse tamamını odasında geçirerek, gerek ceza infaz kurumu içindeki personel ve diğer mahkumlarla gerekse dışarıdaki insanlarla temasının büyük oranda kısıtlandığı bir infaz rejiminin ve yüksek güvenlik önlemlerinin söz konusu olduğu ve “kötünün kötüsü” olarak addedilen mahkumlara yönelik cezaevi modelleri, açıldıkları dönemden bu yana, başta kişinin akıl ve ruh sağlığını tehdit ettiği ve bu türden bir infaz biçiminin psikolojik işkence kapsamında görülebileceği gerekçesiyle birçok insan hakları kurumu raporunun, akademik araştırmanın ve mahkeme kararının itirazlarına konu oldular. Mahkumların tekli ya da çift kişilik odalarda kalıp, gün içinde ortak alanları kullanıp sosyalleşebildikleri ve koğuş sistemine alternatif oluşturabilecek oda sisteminden farklı olan bu infaz modelinin ülkemizdeki uygulanma sürecinde de birçok acı deneyime tanık olduk. Bugün ise, gerçekleştirilmesi öngörülen haftada 10 saatlik sohbet hakkı ve ortak alanların daha etkin kullanımı hedeflerinin önünde ceza infaz kurumlarının fiziki şartlarının, personel yetersizliğinin, hükümlü ve tutukluların almış olduğu disiplin cezalarının, farklı türden güvenlik kaygılarının ve bu kurumlarda tutulan kişilere atfedilen özelliklerin engel oluşturduğunu görüyoruz. Fiziki şartlardan kaynaklanan sorunlar yeni sohbet alanları ve işliklerin ikiye bölünerek sayılarının artırılması yoluyla giderilmeye çalışılsa da henüz haftada 10 saatlik sohbet hakkının uygulanabildiği, ya da etkinliklerle birlikte tüm hükümlü ve tutukluların haftada 10 saat odalarından çıkma imkanının sağlanmış olduğu bir ceza infaz kurumu bulunmuyor. Kurs, eğitim ya da hobi faaliyetlerinin düzenlenmesi aşamasında bu kurumlarda aslında hiç bulunmaması gereken tutuklu nüfusunun tahliye olasılıkları veya hükümlü/tutuklunun söz konusu program döneminde disiplin cezası alması, grupların oluşturulması ve yeniden düzenlenmesi açısından sorun oluşturuyor. Diğer yandan “güvenlik” kaygısı, kimi zaman ve durumda hem idare hem de infaz koruma memurları tarafından kurum uzmanlarının eğitim, kurs, hobi ve benzeri etkinlikleri düzenlemesi ve mahkumların ruhsal ve sosyal ihtiyaçlarına cevap verebilme olanaklarını kısıtlıyor. Hepsinin ötesinde, bu kurumlardaki mahkumlara diğerlerinden farklı bir gözle bakma, “kader mahkumu” sayılanlardan ayrı olarak devlet düşmanı ya da suçu hayat tarzı olarak benimsemiş, tehlikeli kişiler olarak görerek ötekileştirme potansiyeline karşı uyanık olmak gerekiyor.
Son olarak; tüm bu ziyaretlerin ardından, genel anlamda ceza infaz kurumlarının ve özel olarak yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarının sorunlarının birçoğunun, üzerinde yeterince etraflıca ve her yönüyle düşünülüp tartışılmamaktan ötürü çözümsüzlüğe mahkum bırakıldığını, ne mahkumlar ne de bu kurumların diğer parçası olan çalışanlar açısından burada yaşanan gerçekliğin ne olduğunu öğrenmek için yeterince emek ve düşünce sarfedilmediğini düşündüğümü eklemek istiyorum. Biz bu ziyaretler vesilesiyle kulağımızı ve düşüncemizi bu kurumlarda görev yapanlara açmaya çalıştık.
CİSST F TİPİ YÜKSEK GÜVENLİKLİ CEZAEVLERİNDE ORTAK ALANLARIN KULLANIMININ ETKİNLEŞTİRİLMESİ PROJESİ
ELİF BABÜL
Ceza infaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) F tipi yüksek güvenlikli cezaevlerinde ortak alanların kullanımının etkinleştirilmesi ile ilgili Avrupa Birliği’nce desteklenen projesi kapsamında proje ekibinin mensubu olarak Kocaeli, Tekirdağ, Kırıkkale, Adana, Van, İzmir, Ankara ve Bolu illerindeki F tipi cezaevlerinde gerçekleştirilen çalışmalarda bulundum. Görevim, cezaevinde çalışan infaz koruma memurları, psiko-sosyal ekip ve cezaevi yöneticilerinden oluşan grupla yapılan sanat çalışmalarına yardımcı olmak, çalışmanın sonunda yapılan toplu tartışmaların kolaylaştırıcılarından biri olmak ve çalışmanın sonunda gözlemlerimden oluşan bir rapor hazırlamaktı.
Raporuma başlarken CİSST’in gerçekleştirdiği bu projede yer almanın profesyonel hayatımda dahil olduğum en heyecan verici ve entelektüel olarak tatmin edici çalışmalarından biri olduğunu belirtmek isterim. F tipi cezaevlerinde ortak alanların kullanılmasına odaklanan proje, cezaevinin orada çalışanlar ve hükümlülerin paylaştıkları ortak bir mekan olduğu anlayışıyla ve cezaevinde karşılaşılan sorunların bu açıdan anlaşılması gerektiği düşüncesiyle başladı ve bu sebeple de çok sağlam bir temelden hareket etti. Cezaevinde ikamet eden hükümlülerin yaşam koşullarını anlamak ve bu koşulların etkileriyle ilgili sağlam tespitler yapabilmek için, proje ekibi zamanının önemli bir kısmını cezaevi çalışanlarının ve onların çalışma koşullarının üzerine eğilmekle geçirdi. Benim raporda değinmek istediğim hususlar özellikle de bu bakış açısının ortaya koydukları ile ilgili olacak. Raporu her cezaevi için ayrı ayrı gözlemlerimi listelemek yerine, tüm cezaevlerinde ortak gözlemlediğim meseleleri gündeme getirerek düzenlemek istedim. Böylece yapmak istediğim, gözlemle analizi iç içe geçirmek ve okuyucuya yalnızca gördüklerimi değil, aynı zamanda gördüklerimden çıkarsadıklarımı da iletebilmek.
Cezaevlerinde çalışan infaz koruma memurları, psiko-sosyal servis çalışanları ve cezaevi yöneticilerinden oluşan katılımcı grubuyla yapılan sanat çalışmalarının en önemli bölümü proje ekibi ve katılımcılar arasında güven tesis etme çabalarıydı. Proje ekibi, infaz koruma memurlarının ağırlıkta olduğu katılımcı grubu, projenin meşruiyeti ve proje ekibinin samimiyeti ve iyi niyeti ile ilgili olarak ikna etmek zorunda kaldılar. Bu ikna sürecinin en önemli bölümünü proje ekibinin, özellikle de infaz koruma memurlarının çalışma koşullarıyla ilgili karşılaştıkları güçlüklerden haberdar olduklarını ifade etmeleri teşkil etti. Buna yönelik yapılan konuşmalar ve karşılıklı kurulan diyalog ortamı katılımcı grubunu proje ekibinin cezaevlerine, özellikle de F tiplerinin çalışma koşullarına hakim olduğu konusunda ikna etti.
Atölye çalışmaları sırasında cezaevi çalışanlarının çalışma hayatlarında karşılaştıkları zorlukların üzerinde durulması katılımcı grubunu aynı zamanda proje ekibinin hedef kitlesinin ve cezaevine bakış açısının yalnızca hükümlü/tutuklu odaklı olmadığı konusunda da ikna etti. Proje için verimli bir çalışma ortamı ancak bu sorunların varlığı tanındıktan ve sorunlar ortaya konulduktan sonra sağlanabildi. Atölye çalışmalarının bitiminde özellikle infaz koruma memurları günün başlangıcında proje ekibiyle ilgili önyargılara sahip olduklarını, onların “yalnızca hükümlü/tutuklu haklarına odaklanan insan hakları derneklerinden bir başkası” olduklarını düşündüklerini ifade ettiler.
Atölye çalışmaları sırasında sık sık gündeme gelen konulardan birisi infaz koruma memurlarının Adalet Bakanlığı’nın kendilerine bakış açısından duydukları rahatsızlık oldu. İnfaz koruma memurlarının ortak düşüncesi, Bakanlık yönetimince önemsenmedikleri ve hem resmi hem gayrı resmi meslek hiyerarşileri sebebiyle mağdur oldukları yönündeydi. İnfaz koruma memurlarının maaşlarının göreceli olarak düşük oluşu, özlük hakları konusunda yaşadıkları zorluklar ve amir-memur ilişkisinin sertliği gibi resmi idari işleyişin parçası olan mağduriyetlerin yanı sıra, mensubu oldukları meslek grubunun hem cezaevi içerisinde hem de toplumun genelinde algılanma biçimi sebebiyle (“gardiyana kız verilmez!” vb.) yaşadıkları mağduriyetler ağırlıklı olarak dile getirildi. Tabi oldukları atamalar, kaldıkları lojmanlar, işe geliş gidişlerinde kullandıkları servis araçları gibi konularda çok ciddi sıkıntılar yaşıyor olmalarına rağmen infaz koruma memurları bu tür sıkıntılarını dile getirebilecek ortamların kendilerine sağlanmadığı konusunda şikayetçiler. Memurlar bu tür ortamlar oluşturulsa dahi özellikle Bakanlık yetkilileri önünde konuşturulmadıklarını, konuştukları zamanlarda ise dinlenmediklerini, söylediklerinin dikkate alınmadığını düşünüyorlar.
Cezaevinin psiko-sosyal servis çalışanları (Psikologlar, Sosyal Çalışmacılar, Öğretmenler) ise ağırlıklı olarak ceza infaz kurumlarının adil ve katılımcı bir şekilde yönetilmediği algısına sahip. Özellikle cezaevi yönetiminin (Cezaevi Müdürleri, Müdür Yardımcıları) cezaevinin yönetilmesi ile ilgili aldığı kararlar, belirlediği stratejilerde kendilerine katkı sağlama olanağı verilmediği konusunda birleşiyorlar. Özellikle psikologlar ve sosyal çalışmacılar hükümlülerin hayatını etkileyen disiplin cezaları, eğitim programlarının oluşturulması, programlara katılacak hükümlü/tutukluların kim olacakları, ne gibi faaliyetlerin düzenleneceği gibi konuların belirlenmesinde karar mekanizmasına dahil edilmediklerinden şikayetçiler. Bu gibi konularda psikologlar ve sosyal çalışmacılar aslında uzmanlık alanları hasebiyle hükümlü ve tutukluların hayatlarını etkileyecek kararlara önemli katkılar sunabileceklerini düşünüyorlar. Fakat kendilerinden bu konuda yeterince yararlanılmadığı düşüncesindeler. Sistemin aktif bir parçası olmaları gerekirken yalnızca formalite icabı imzalarının kullanıldığı görüşündeler.
Cezaevlerinde özellikle psikologlar ile yaptığım görüşmeler sonucunda psikologların yaptıkları işle ilgili olarak yeterince kurumsal ve profesyonel destek almadıkları sonucu çıktı. Cezaevinde çalışan sosyal çalışmacılar ve öğretmenler ise başlamadan önce eğitimlerinin bir parçası olarak bir staj çerçevesinde iş sahalarına aşinalık kazanıyorlar. Psikologlar ise böyle bir imkana sahip değiller. O yüzden ise başladıklarında tamamen yabancı oldukları ve kendilerinden çok şey beklenen bir çalışma ortamında yalnız bırakılıyorlar. Bu sorunun bir yansıması olarak ziyaret ettiğimiz cezaevlerinin çoğunda psikolog kadrosu ya yeni boşalmıştı, ya da hala doldurulmayı bekliyordu. Bu sorunla baş etmenin bir yolu cezaevinde çalışmak üzere işe alınan psikologların belli bir süre başka cezaevlerinde deneyimli psikologların yanında çıraklık yaparak deneyim kazanacakları belli bir staj dönemi geçirmeleri olabilir. Aynı, hakim/savcı adaylarının görev yerlerine atanmadan önce geçirdikleri staj dönemi gibi.
Cezaevi çalışanları arasında yaygın olan haksız ve adaletsiz yönetim algısını güçlendiren diğer bir etken ise, cezaevi öğretmenlerinin diğer çalışanlara oranla daha yüksek düzeyde maaş almaları ve buna imkan sağlayan ek ders ücreti gibi düzenlemeler. Ziyaret ettiğimiz her cezaevinde bu konu istisnasız olarak gündemdeydi.
Hizmet içi ve hizmet öncesi eğitim, cezaevi personelinin işini iyi koşullar altında ve gereği gibi yapmasını sağlamak için çok önemli. Ama eşit derecede önemli olan bir başka nokta da bu grupların görevlerini yaparken de desteklenmesi ve kendilerine değer verildiğini hissetmesi. Cezaevi personeline yönelik periyodik olarak gerçekleştirilecekrehabilitasyon çalışmaları, personelin özlük haklarında düzeltmeye gidilmesi, bu tip destekleme biçimleri olabilir. Cezaevi yönetiminin kağıt üzerinde olduğu kadar pratikte de daha katılımcı ve demokratik olarak sürdürülmesi için ise özellikle cezaevi yönetiminin, müdürler ve ikinci müdürlerin bu yönde ikna edilmesi gerekiyor. Cezaevinde katılımcı bir yönetim şeklinin oturtulması, infaz koruma memurları ve psiko-sosyal serviste çalışanların işlerini yapmaları ve onlara iyi çalışma ortamlarının sağlanması için hayati nitelikte.
Cezaevi çalışanları, özellikler hükümlü ve tutuklu profiliyle ilgili de önemli görüşlere sahip. Bu görüşlerin dikkate alınması cezaevinin hükümlü/tutuklular ve çalışanların paylaştıkları ortak bir mekan olarak daha uygun şartlara kavuşabilmesi için gerekli.
Cezaevi çalışanlarının üzerinde birleştiği bir konu, siyasi ve adli mahkumların gösterdikleri farklılıklar; Çalışanlar, ağırlıklı olarak cezaevi personeline asıl zorluk çıkaranların adli mahkumlar olduğu görüşünde. Toplumdaki genel algının aksine siyasi mahkumlar daha efendi, kendi halinde, disiplinli ve saygılı olarak tanımlanıyor.
Cezaevi çalışanlarına göre, tutuklu ve hükümlülerin aynı cezaevinde olması cezaevini idare etmek ve gündelik rutini ayarlamak konusunda güçlüklere sebep oluyor. Tutuklu ve hükümlülerin farklı beklentileri, psikolojileri, ihtiyaçları ve hareketlilikleri (davaya getirilip götürülme, avukat görüşmesi, ziyaretçiler vs.) planlamayı zorlaştırıyor. Eğitim programları oluşturulamıyor. Tutukluların yoğun angaryası sebebiyle, çalışanlar hükümlülere yeterince dikkat edemiyorlar. Bu da hem güvenlik hem de tutuklu ve hükümlü hakları alanında zafiyete sebebiyet veriyor. Bu konu ciddiyetle gündeme alınarak cezaevlerinin mümkün olduğu kadar hükümlü veya tutuklu nüfusunun homojenleştirilmesi temel alınarak yeniden düzenlenmesi gerektiği, istisnasız tüm cezaevi çalışanlarınca dile getirilen bir mesele.
Proje boyunca amaçlanan hedeflerden bir başkası da, F tiplerinde görev yapan cezaevi yöneticileri ve çalışanlarının genel olarak cezaevinde ikamet eden hükümlü ve tutukluların ortak alanları kullanımı ve sosyal faaliyetleri, sohbet hakkı ile ilgili görüşlerinin ne olduğunu öğrenmekti. Bu konuda benim ulaştığım sonuç, cezaevi yönetimi ve personelinin bu konuda farklılaşan görüşlere sahip olduğu. Bazı çalışanlar ve yöneticiler ortak alanların kullanılmasını cezaevi yönetimince tutuklu ve hükümlülerin sahip oldukları haklar çerçevesinde yorumlayarak onlara sağlanması gereken bir “hizmet” olarak algılarken bazı diğer çalışanlar ve yöneticiler F tipinde ikamet eden tutuklu ve hükümlülerin bu tip faaliyetlere hakkı olmadığı görüşüne sahip. İkinci tip düşünceyi ileri süren cezaevi çalışanları ve yöneticileri hükümlü ve tutukluların bu faaliyetlere “değmez” olduklarını, ortak alan kullanımı ve sosyal faaliyetlerin tutuklu ve hükümlülere “yaramaz” olduğunu ifade ettiler. Aynı grup yönetici ve çalışanlar ortak alan kullanımı ve buna yönelik faaliyetlerin “boşa çaba” olduğunu düşünüyor ve bu tip faaliyetlerin, aslında izolasyonu temel alması gereken F tiplerinin “özel güvenlikli” halini ortadan kaldırdığını düşünüyorlar.
Bu konu bence özellikle üzerinde durulması gereken bir mesele. F tipi özel güvenlikli cezaevlerinin tabi olduğu kanuni düzenlemeler göz önüne alındığında; sohbet hakkı ve ortak alan kullanımının bu düzenlemeleri içerecek şekilde ele alındığını görüyoruz. Eğer bu düzenlemelerin Adalet Bakanlığı’nın özel güvenlikli cezaevlerine bakışını yansıttığını kabul edersek, ortak alanlar ve onların kullanılması F tipi cezaevlerinin “özel güvenlik” tanımının bir parçası olarak ortaya çıkıyor. Yani bakanlığın “özel güvenlik” tanımı, cezaevi içerisinde ortak alanlar oluşturulmasını ve bunların tutuklu ve hükümlülerin kullanımına açılmasını içerecek şekilde düzenlenmiş. Bu veriden hareketle, F tipi cezaevlerinde ortak alanların varlığını ve bunların kullanılmasını sağlayacak sosyal faaliyetlerin gerçekleştirilmesini bu tip cezaevleri için “lüks” olarak gören anlayışın, bakanlığın F tipi cezaevleri anlayışıyla çeliştiğini söyleyebiliriz. Bu projenin de amacı olan “F tipi cezaevlerindeki ortak alanların etkin şekilde kullanılması” gerçekten hayata geçirilmek isteniyorsa, ilk olarak yapılması gereken, bu çelişkinin ortadan kaldırılmasıdır. Bakanlık “ortak alanların ve onların hükümlü ve tutuklularca kullanılmasının yüksek güvenlikli cezaevleri rejiminin meşru ve temel bir parçası” olduğu mesajını kendisine bağlı olarak görev yapan cezaevi yöneticileri ve cezaevi personeline çok açık ve net bir şekilde vermelidir. Ancak bu mesaj etkin bir şekilde yerini bulursa bazı cezaevi yöneticileri ve personelinin ortak alanların hayata geçirilmesini bakanlığın vermek zorunda kaldığı bir “ödün” olarak algılanmasının önüne geçilebilir.
Raporumu, yine genel olarak proje sırasında ziyaret ettiğim cezaevlerinin fiziksel koşullarıyla ilgili birkaç tespitle bitirmek istiyorum. İlk olarak değinmek istediğim, cezaevlerinin (özellikle de giriş kısmındaki) tuvaletler ve yemekhanelerinin genelde hiç iç açıcı olmayan durumu. Çoğu zaman hem cezaevi personeli hem de hükümlü/tutuklu yakınları tarafından ortak kullanılan tuvaletlerin en az bir kabini iptal edilmiş durumda. Tuvaletlerde sabun, tuvalet kağıdı ve çöp kutusu bulunmuyor. Yemekhaneler ise, çıkan yemek kalitesinin genel olarak düzgün olmasına karşın, cezaevi çalışanlarının iş günlerinin en önemli nefes alma olanaklarından birisi olan öğle aralarını kaliteli olarak geçirmelerine imkan verecek şekilde düzenlenmekten oldukça uzak. Yemekhanelerin yarısından çoğunda masalarda örtü yok, yemekler metal tepsilerde yeniliyor sandalye veya masalar kirli ve eski bir görüntü sergiliyor. Bu konu, taliymiş gibi görünse de cezaevinde çalışan personelin motivasyonunun sağlanmasında ve daha ılıman, stressiz bir cezaevi iklimi yaratılmasında hayati öneme sahip. Bu konuda iki istisnai cezaevi var; İzmir 2 No’lu F tipi ve Ankara 2 No’lu F tipi cezaevleri dışında tüm cezaevlerinde (özellikle de Van F tipi cezaevinde) yemekhaneler ve tuvaletlerde hem cezaevi çalışanlarının, hem de tutuklu ve hükümlü yakınlarının temel hijyen ve konfor ihtiyaçlarının sağlanması için çok ciddi düzenlemelere gitmek gerekiyor.
Bir başka değinilmesi gereken mesele cezaevine giriş çıkışlarda üst aramalarının yapıldığı kabinlerin, bazı cezaevlerinde tanık olduğum yetersizliği. Özellikle Van ve Kırıkkale F tipi cezaevlerinde üst arama kabinleri yüksek dosya dolaplarının yan yana sıralanmasıyla, ya da iptidai şekilde araya perde çekilerek oluşturulmuş bölmelerden oluşuyor. Bu bölmelerde, özellikle de kadın ziyaretçiler, bazen iç çamaşırlarını çıkarmak durumunda kaldıkları üst arama rutinlerini ağırlaştırılmış koşullarda yaşamak durumunda kalıyorlar. Üst aramalar, hem aranan hem de arayan için çok hoş olmayan, fakat cezaevine giriş çıkışlarda yapılması gerekli rutinler. Zaten gergin olan bu anların bir de fiziki şartların olumsuzluğu sebebiyle iki taraf için de daha da gergin hale getirilmemesi gerektiği düşüncesindeyim.
Bu anlamda son olarak dikkati çekmek istediğim nokta kütüphanelerle ilgili. Ziyaret ettiğim cezaevlerinin kütüphanelerinde kitapların hepsi ciltli olarak duruyor. Kitapların ciltlenmesi kullanım ömürlerini arttırmak için mantıklı bir düzenleme olarak görülebilir. Ancak benim gözlemlediğim şey; kitapları ciltletmenin asıl olarak doğurduğu sonucun, kitabı okunmaktan çok bir süs eşyası haline getiriyor olması. Her kitabın karakterinin önemli bir parçası olan kitap kapakları tektipleştirilerek, hiç de okuyucu dostu olmayan bir görünüme büründürülüyor. Ayrıca kitapların ciltlenmesi uzun zaman aldığından kütüphaneye alınan kitapların okunabilir hale gelmesi ve dolaşıma sokulmasında (bazı yerlerde bir yıla varan) ciddi gecikmeler yaşanıyor.
F TİPİ YÜKSEK GÜVENLİKLİ CEZAEVLERİNDE ÇALIŞMAK
Duysal Karakuş
—Çalışanların üzerindeki psikolojik etkileri daha çok gözlemleyeceğim, öyle mi?
—Peki !!??!!
“Peki” demiştim ama kafamda kocaman bir soru işareti vardı. Hükümlü/tutuklular varken neden çalışanlar? Sanırım bu soru işaretinin arkasındaki düşünce F tipi cezaevinde sorun yaşayacak kişilerin sadece hükümlü/tutuklular olabileceğine dair önyargımdı. F tipi cezaevinin içine girip infaz koruma memurlarıyla bizzat sohbet edene kadar benim için daha çok gardiyandılar. Sivil toplum örgütlerinde çalışan, ayrımcılık ve etiketlenme meselelerini kendine dert edinmiş bir psikologdum ben. Oysa resmin bütünündeki bazı şeyleri gözden kaçırmak öyle kolaydı ki.
— Amacımız F tipi cezaevlerindeki ortak alanların ve atölyelerin daha etkin kullanımı için sürdürülebilir bir model oluşturmak.
Ortak alanların ve atölyelerin kullanım kalitesini artırarak hükümlü/tutuklularla cezaevi çalışanları arasındaki iletişimi arttırmak ve herkesin üzerinde olumlu etkiler yaratmasına ön ayak olmak, projenin amaçlarından biriydi. Cezaevinde olmak hükümlü bireyler için aldıkları hüküm bitene kadar değişmeyecek bir durum. Bu durumun keyifli olması düşünülemese de içinde bulundukları atölyelerden keyif almaları, üretmeleri ve kendi yeteneklerini fark etmeleri düşünülebilir mi? Ortak alanların hem cezaevi çalışanlarının hem de hükümlü/tutukluların entelektüel ve ruhsal açıdan gelişimleri için kullanılan bir mekana dönüşmesi neden olmasın?
Bu alanların daha etkin kullanılmasıyla kişilerin cezaevi koşullarında kendini geliştirebilmesi ve üretebilmesi hedeflenmiştir. Üretim ve kendini geliştirme sağlanamadığı takdirde cezaevinin, bireyi hızla tüketen bir yere dönüşmesi ciddi bir risktir. Cezaevlerinin bireyleri tüketen bir yere dönüşmesi yaşanan birçok soruna temel teşkil edebilir. Bu proje F tiplerinde yaşanan sorunların ufak da olsa bir bölümü için çözüm üretilmesinin bir ayağıydı. F tipi cezaevlerini ziyaret edip orayı gözlemleme şansına sahip olunması, proje nihai amacına ulaşırken benim de önyargılarımın kırılmasına ön ayak olmuştu. Tüm bu ziyaretlerim sırasında hükümlü, infaz koruma memuru, sosyal hizmet uzmanı, psikolog, tutuklu veya öğretmen değil önce ‘insan’ oldu tanıştığım kişiler. Sorunlara çözüm önerileri getirmek istiyorsak resmin bütününe bakmamız oldukça önemliydi.
—Duysal yarın gelirken giydiklerine dikkat et tamam mı?
Kendi önyargılarımdan sıyrılmamı, cezaevinde çalışan kişilerle (infaz koruma memuru, sosyal hizmet uzmanı, psikolog, öğretmen) sohbet etme fırsatlarım sağlıyordu. Aslında bu sohbetlerden önce şunu düşündüm: kaç kere iş yerime giderken girişteki x-ray aletinde üzerimdeki metaller ötmesin diyen iç çamaşırım dahil olmak üzere giydiklerime dikkat ediyordum. Yavaş yavaş ben ve onlar yer değiştiriyorduk. İşimin olduğu yeri düşündüm. Etrafında neler vardı? Değişiklik olsun diye dışarı çıktığımda yemek yiyeceğim, yürüyüşlerini izleyeceğim insanlar, herhangi bir şey alsam da almasam da vitrinine ne var ne yok diye baktığım dükkanlar vardı. Şehrin kilometrelerce uzağında izole edilmiş sayılabilecek bir yere gitmek ne demekti acaba? Gün içinde istediğim zaman cep telefonum elimin altındaydı. Bu durum benim için öylesine sıradan, öylesine garantide ki. İşe gelirken çalıştığım yere telefonumu bırakmak, gün boyunca yanımda taşıyamamak nasıl bir şeydi acaba? Bazı illerdeki cezaevi lojmanlarının da cezaevine bakması iş yerini her zaman kişinin hayatının içinde tutmaz mı acaba? Kaç kurumun lojmanı çalışılan mekana bakıyordur, bu kadar iç içedir acaba? Olması gerekir mi? Çitlerle çevrili bir duvardan yükselen bir kulede, elinde silah tutan bir askere bakmak, cezaevi binasına karşı oyun oynamak lojmanda yaşayan çocuklarda nasıl bir etki bırakıyordur?
Öte yandan önyargıları olan sadece ben değildim. Cezaevinde çalışan kişilerin, askerlerin de bu alanda çalışan sivil toplum örgütlerine (STÖ) karşı yargıları vardı. Bu alanda çalışan STÖ’lerin sadece hükümlü/tutukluların sıkıntılarıyla ilgilendiklerini, kendilerini yok saydıklarını düşünüyorlar ve bize de mesafe ile yaklaşıyorlardı. Cezaevi girişlerinde askerlerin tavırları kendimizi tanıtana kadar oldukça katıydı. Henüz bizi tanımadan nedenini bilemediğim ama tahmin ettiğim sebeplerle bize karşı tavırları belirlenmişti. Bu tavırların değişmesi de zaman aldı, bizlerle iletişim kurdukça olumlu yönde değişti. Arada güven ilişkisinin kurulması için sohbet etmek, birey olarak kendimizi ortaya koymak önemliydi. Unvanlar, etiketler ve yargılar aralandığı zaman iletişim kurulabiliyordu.
Sohbet ettikçe bu ayrıntılar kafama takıldıkça çalışanların da ruh sağlığı üzerinde risk faktörü olabilecek ayrıntılara daha çok dikkat etmeye ve sohbetlerimde bazı benzer konular üzerinde durmaya karar verdim. Çalışma koşulları, eğitimler, uyku, yemek düzeninde değişikler, bedensel şikayetlerdeki artış/azalış, ikili ilişkilerinde değişimler, hayata ve kendilerine bakış açılarındaki farklılıklar, üzerinde durduğum konulardan bir kaçıydı. Atölyelerde hükümlü/tutuklularla sohbet etme şansımı da kullanarak F tipi cezaevinde yaşam ve riskli olabilecek durumları gözlemlemek istedim. İşte tam da yukarıda da söylediklerim nedeniyle bu yazıdaki amaç asla mağduriyetleri karşılaştırmak, yaşanan sorunları basite indirgemek, sorunların/yaşanılanların etkiledikleri alanları küçültmek olmamıştır. Bu yazının amacı kendisine verilen imkanları kullanmaya çalışan bir psikologun gözlemlediklerini anlatmasıdır.
F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevleri ve Risk Faktörleri
Psikologlar, sosyal çalışmacılar, öğretmenler ve infaz koruma memurları ile görüşmelerimde benzer sorunların yaşandığını gözlemledim. Bazı sorunlar daha sormadan göze çarpıyordu. İdari birimde çalışanların ve hükümlü/tutukluların kaldıkları binada çalışanların aynı girişten girmeleri, giriş koşullarının (üst aranması, içeriye özel eşya sokulmaması gibi) ziyaretçi ve avukatlarla aynı olması gibi. Bazı sorunlar ise çalışanları dinledikçe daha da netleşiyordu; umutsuzlaşmak veya çaresiz hissetmek gibi.
Şehre uzak yerlerde çalışmak ve gün içinde oldukça izole edilmiş bir hayat sürmek hem psiko-sosyal birimde çalışanların hem de infaz koruma memurlarının memnun olmadıkları bir durumdu. Sabah saat 8’den akşam 5’e kadar cezaevinde kalmayı “yarı hükümlü gibi yaşamak” olarak nitelendiren çalışanların sayısı oldukça çarpıcıydı. Çalışma koşullarını acaba kaç kişi yarı hükümlü gibi yaşamak olarak tanımlar? Çaresizlik, mutsuzluk, çökkünlük, tükenmişlik, hoşgörüsüzlük hissi ve çok çabuk sinirlenme, izole edilmiş bir hayat süren kişilerde gözlenebilecek risklerden sadece bir kaçı. Travmatik olabilecek deneyimlere (doğal afet, ağır hastalık, işkence, tecavüz, savaş, çatışma) baktığımızda bu hislerin çoğuna sıklıkla rastlayabiliriz. Merak ediyordum; acaba çalışanların kaçında bu duygulara ya da benzer hislere rastlayacaktım?
F tipi cezaevinde çalışan kişilerin risk altında olduğu bir diğer konu ise gün ışığından uzak olmaları. Öğle aralarında dışarı çıkıp sosyalleşebilecekleri alanın kısıtlı olduğunu göz önünde bulundurursak gün içinde çok az gün ışığı alabiliyorlar. Benim gözlemlerimin yanında çalışanların neredeyse hemen hepsi ben daha sormadan gün ışığı göremeden çalışmaktan şikayetçi olduklarını belirttiler. Enerjik hissetmek, olaylara daha olumlu bir bakış açısıyla bakmak, isteksizliğin azalması, güneş ışığının kişilerin duygu durumları üzerindeki olumlu etkilerden bazıları.
Bu çalışma koşullarında yaşamanın hayatlarına olan etkilerini sorduğum hiçbir çalışandan olumlu bir cevap alabilmiş değilim. Alabildiğim en olumlu cevap “pek bir etkisi yok, farklı kaynaklarla dengelemeye çalışıyorum” oldu. Aldığım olumsuz cevaplardan bir kaçının -koşulların değişmesinin çok zor olduğuna dair düşünceler, ilişkilerinde daha tahammülsüz olduklarına dair kaygılar, evlerine döndüklerinde bitkin, yorgun ve halsiz hissettiklerine dair sıkıntılar- olduğunu söyleyebilirim. Verilen olumsuz cevaplar bana çaresizlik, hoşgörüsüzlük, çökkünlük hissini çağrıştırdı. Bu noktada düşünmeye başladım; “iş yerlerinin fiziki koşulları acaba kaç kişinin duygu, düşünce ve davranışlarını böylesi etkiliyordur” diye? Cezaevinde çalışmak demek illa ki yarı hükümlü gibi yaşamak mı olmalı? “Yarı hükümlü gibi yaşamak” hangi sebeplerle travmatik olabilecek bir deneyime dönüşüyor? Başka türlüsü mümkün mü?
Bir iş yerinde çalışırken çoğumuzun iş tanımı bellidir. Özellikle kurumlarda bu duruma dikkat edilir. Pek çok kişi ne iş yapacağını işe girmeden bilmek ister. İş tanımının belli olması kişinin çalışma sınırını bilmesi ve kendi kaynaklarını yapacağı işe göre ayarlaması için çok önemlidir. Aksi takdirde tükenmişlik yaşamak bir risk faktörü olabilir. Bu düşüncelerden yola çıkarak sohbet etme şansı bulduğum çalışanlara sordum. “İş tanımınız belli mi? Mesleğinizi yapmak üzere atandığınız bu yerde mesleğinizi yapabiliyor musunuz?”. Cevapları biraz tahmin ederek, biraz da mesleki hassasiyet göstererek gördüm ki; hem psiko-sosyal birim çalışanları hem infaz koruma memurları için iş tanımları oldukça muğlak. Burada bahsedilen iş tanımı, kağıt üzerinde yapmak zorunda olduklarından çok pratikte yapmak zorunda oldukları işlere denk geliyor. Atölyeleri yürütmekten, kimi zaman “psikologluk yapmak” gibi geniş bir çerçevede çalışan infaz koruma memurlarının sayısı oldukça fazlaydı. Yeterli sayıda personel olmadığı için cezaevi müdürleri de zor durumda kaldıklarını belirtiyorlardı. Müdürler, yeterli veriye sahip olmadan çok bilinmeyenli denklemleri çözmeye çalışan öğrenciler gibi görünüyordu. Bazı cezaevlerinde infaz koruma memurları atölye öğretmeni gibi çalışıyordu ki bu da pratikte yaşanan iş tanımındaki muğlaklığa bir netlik kazandırıyordu. İnfaz koruma memurlarının bir kısmı yapmak zorunda kaldıkları birçok şeyin tükenmişlik yarattığını ama birbirlerine destek olarak bu duruma çözüm bulmaya çalıştıklarını söylediler. Bu kadar geniş yelpazede çalışmalarına rağmen diğer güvenlik personeli gibi yıpranma payı almadıklarını belirttiler. Nedenini bilmemekle beraber merak ediyorum; acaba ne olunca cezaevinde çalışan kişilerin yıpranmışlıkları resmi olarak yıpranmışlık kabul edilecekti? Kim, nasıl karar vermişti acaba bu koşulların “yeterli derecede yıpratıcı” olmadığına? Yaptıkları işlerin diğer kurumlarda çalışanlara oranla “yeterince yıpratıcı” bulunmaması acaba infaz koruma memurlarında öfke, hayal kırıklığı, mutsuzluk yaratıyor muydu? Peki yaratıyorsa bu öfke, hayal kırıklığı, mutsuzluk nereye kanalize oluyordu? İkili ilişkilerine mi, çocuklarına mı, iş arkadaşlarına mı, hükümlü/tutuklulara mı, yoksa kendilerine mi? Bu sorunun cevabı ne olursa olsun sonucunun yıpratıcı, yıkıcı ve olumsuz olabileceğini tahmin ediyorum.
İnfaz koruma memurlarının F tipi cezaevlerindeki çalışma sisteminde yaşadığı bu tükenmişliği engellemek için sosyal destek, süpervizyon, seminer vs. gibi bir hizmet sunulmuyor. Senede birkaç kere eğitime gitme şansları olduğunu, fakat bu eğitimlerin de daha çok iletişim becerilerini geliştirmeye yönelik olduğunu belirtiyorlar. Bu eğitimlerin sayısının ve içerdiği konuların artırılması düşünülebilir. Eğitimlerin pratikte de yararlı olması bekleniyor ise cezaevinde çalışan kişilerin de eğitimlerin içeriği konusunda söz sahibi olmaları gerekir. Eğitimlerin başlıklarını ve içeriklerini sadece dışarıdan bir kişinin yapması cezaevinde çalışan kişilerin ihtiyaçlarını karşılamayabilir ve eğitimlere olan güvenlerini de sarsabilir. Bu düşünceler karşısında “İnsanlarla bu kadar iç içe yaşanan bir yerde çalışanların insani ihtiyaçlarının sistem tarafından karşılanmaması F tiplerinde yaşanan sorunları nasıl etkiliyor acaba?” diye sormadan edemedim kendime.
Psikologların ve sosyal çalışmacıların iş tanımları ve çalışma koşulları konusuna diğer alanlara oranla daha fazla hakim olduğum için en az ama diğer yandan da en çok zorlanmayı bu noktada yaşadım. Konuştuğum ve çalışma koşulları hakkında bilgi aldığım kişilerin neredeyse hiç biri “Tam olarak işimi yapıyorum.” cevabını vermedi.
Cezaevinde psikologluk/sosyal çalışmacılık yapmak ile ilgili giriş eğitimi almadan direkt işe başladıklarını söyleyen çalışanların hepsi 657’te tabi ve koşullarıyla ilgili hizmet içi eğitim almış. Bu kişilerin hepsi cezaevinde çalışmayı/kendilerinden beklenilenleri tecrübe ederek öğrenmişler. Tecrübe ederek öğrenmek elbette ki çok önemli fakat içeride birçok sıkıntı yaşanan bir kurumda giriş eğitiminin sağlanması birçok sorunun büyümesini de engelleyebilir. Konuştuğum psikologların bazıları geldiklerinde ne yapacaklarını bilmediklerini ve bu durumun kendilerinde ciddi bir kaygı yarattığını belirttiler. Kaygıyla başlanan işin verimli çalışmaya dönmesi kişiden kişiye değişen bir durum, cezaevi koşullarının da bu kaygıyı azalttığını söyleyemem. Psikologların ne yaptıklarının, onlardan ne beklenildiğinin çok az bilindiği/muğlak olduğu bir ülke olarak Türkiye’de, hem de F tipi cezaevi gibi tartışmalara sıklıkla konu olan bir kurumda çalışmanın psikologların üzerindeki baskıyı ne kadar arttırabileceğini düşünmemiz gerekir.
Psikologlara/sosyal çalışmacılara çalışma koşullarını sorduğumda, yapmak zorunda oldukları evrak işlerinin kendi işlerini yapmayı zorlaştırdığını söylediler. Bu yorumu yapan çalışan sayısı ise azımsanacak gibi değildi. Görüştüğüm psikologlar terapi eğitimi almış olsalar bile, çalışma koşulları gereği (odanın durumu, karakol veya revirde görüşme yapmak, hükümlü/tutuklunun odasından gelmesinin zaman alması vb.) terapi yapmadıklarını, sadece danışmanlık hizmeti verebildiklerini söyledi. Oysa birçoğu bazı hükümlü/tutukluların terapiye ihtiyaçları olduğunu düşünüyordu. Bu durumda yaşadıkları ikilem acaba psikologları nasıl etkiliyordu?
Hükümlü/tutukluların bir kısmı 9/3 adı verilen bir grubu oluşturuyor. Bu grubun içine dahil olan bireyler psikiyatrik teşhis almış ve zihinsel engeli olan bireyler. Bu bireylerin içlerinde bulundukları durum düşünülürse en iyi tedavi ve bakım hizmeti alabilecekleri yerler cezaevleri değil. “Ne yapacaklarını bilmedikleri için depo olarak 9/3’leri buraya gönderiyorlar. Peki, bu koşullar altında biz ne yapalım?” diyen bir kurum psikologunun sıkışmışlığı bu konuya acilen bir çözüm üretilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Bu bireyler Adli Tıp Kurumu’na yönlendirilseler bile psikiyatri raporu verilip tekrar cezaevine gönderiliyorlar. Bu durum, bu bireylerin psikiyatrik rahatsızlıklarının tetiklenip daha da kötüleşmesi için ciddi bir risktir. Bu riski gören ama sistem gereği bir şey yapamayan psikolog içinse çaresizlik, umursamazlık -nasıl olsa bir şey yapamıyorum, değişmiyor- hislerinin artması çok olasıdır. Bu hislerin artması durumunda psikologlardan verimli çalışmalarını beklemek, motivasyonlarını arttıracak yönde düşünmelerini talep etmek pek gerçekçi olmayabilir. Sistemin kendi içinde tıkanıklık yaşamasından hem hükümlü/tutuklular hem de çalışanlar etkilenmektedir ve bu olumsuz etki asla tek yönlü değildir.
Psikologların cezaevinde bulunmalarının önemli sebeplerinden biri hükümlü/tutukluların ruh sağlığının korunması için çalışmalarda bulunmaktır. Hükümlü/tutukluların çoğu psikolojik sorun yaşadığında tedavi amacıyla yalnızca ilaç alabiliyorlar. Sadece ilaç tedavisi ruhsal sıkıntıların çözülmesi için yeterli değildir. Bu durumu bilen psikologlar, cezaevi koşulları gereği verilmesi gereken hizmeti bildikleri halde bunu sağlayamıyorlar. Sonuç olarak, psikologlar cezaevi koşullarında mesleklerini gereği gibi yerine getiremiyorlar.
Psikolog ve sosyal çalışmacıların kendilerine ait bir odası olsa dahi bazılarının aldıkları kişisel notları saklayabilmek için kullanacakları bilgisayarları yoktu. Psikologların bazıları görüşmelerini özel bir odada yapma imkanına sahip olsa da odanın koşullarına baktığımızda psikolojik destek verilen bir mekan olarak kabul etmek çok zor. Görüşmelerin bir kısmını ise karakolda (infaz koruma memurlarının da kullandığı, yakınında oldukları bir oda), revirde yaptığını belirten psikologlar da oldu. Ne karakol ne de revir psikolojik desteğin verilebileceği, verilse de etkin olabileceği bir yer. Kimi çalışanlar bağımsızlıklarının az olduğunu ve işlerine karışılabildiğini belirttiler. Kurum müdürlerinin verilen kararlara karışmasından, psikolog veya sosyal çalışmacının uzmanlık alanına giren konulara müdahale etmesinden rahatsızlık duyduğunu belirten çalışanlarla da sohbet ettim.
Bu noktada kafama takılan bir durum ise psikologların bazılarının “güvenlik” konusunu, danışanlarının (hükümlü/tutuklular) ihtiyaçlarından daha önde tutuyor olması. Örneğin “Şu durumda niçin böyle yapılmadı?” sorusuna bir psikolog, sosyal çalışmacı “Ama o zaman güvenlik ihlali olur.” cevabını verebiliyor. Kurum müdürlerinin psikolog ve sosyal çalışmacıların işlerine karışmaları, cezaevi sisteminin getirdikleri acaba psikologları psikoloji bilgisine sahip infaz koruma memurlarına mı dönüştürüyor? Bu dönüşüm benim psiko-sosyal birimde gözlediğim ve endişe duyduğum en büyük risklerden biri. Güvenlik meselesi kurum müdürleri ve infaz koruma memurlarının öncelikli kaygısı olmalıdır diye düşünüyorum, psikolog ve sosyal çalışmacıların değil. Disiplin kurulunda bir psikolog/sosyal çalışmacının da bulunması acaba bu riski arttırıyor olabilir mi? Sonuçta disiplin kurulu yönetmelikçe net olmayan durumlarda hükümlü/tutukluya ceza verilip verilmeyeceğinin tartışıldığı bir kurul. Bu kurulun verdiği cezalarda psikologun, sosyal çalışmacının imzasının olması hükümlü/tutuklu için nasıl bir etki yaratıyor olabilir? Güven kırıcı, hayal kırıklığına uğratıcı, üzücü... Madalyonun diğer tarafında ise şu durum var: Psikolog ve sosyal çalışmacılar oy haklarını kullanarak hükümlü/tutuklu lehinde karar alınmasında etkili olabiliyorlar. Psikolog/ sosyal çalışmacılar verilen herhangi bir cezanın altına imza atmadan hükümlü/tutukluların lehine sonuçlanacak kararlarda nasıl etkin olabilirler? Eğer kuruldan çıkarılırlarsa görüşleri dikkate alınmayabilir, oy hakları olmadığı için söylediklerinin hükmü olmayabilir. Psikolog/sosyal çalışmacının görüşünün etkin olabileceği bir danışma kurulu düşünülebilir. Bu danışma kurulu ile disiplin kurulu beraber çalışmak yükümlülüğünde olabilir. Sonuç olarak psikolog, sosyal çalışmacı ve öğretmenin ceza verilen bir kağıtta imzalarının olması, üzerinde ısrarla durulması ve çözüm üretilmesi gereken bir durum.
Oy hakkı olmadığı durumda psikolog/sosyal çalışmacının söylediklerinin dikkate alınmaması, üzerinde durmak istediğim bir diğer nokta. Yukarıda da bahsettiğim gibi psikologluk mesleği, tanımı ve önemi Türkiye’de henüz tam olarak bilinmiyor. Sosyal çalışmacılığın da çok farklı olduğunu düşünmüyorum. Bu durumun yansımasını F tipi cezaevinde de görebiliriz. Psikolog ve sosyal çalışmacıların yaptıkları işin bilinmemesinden dolayı diğer çalışanlar tarafından “boş iş” olarak görülmesi ve “gereksiz” bulunması, karşılaştıkları yorumlardan bazıları. İşlerini gereğince yapamamalarının üstüne bir de yaptıklarının küçümsenmesi psikolog/ sosyal çalışmacıların sıkıntı yaşadığı bir diğer konu. Yaptığı işin iş arkadaşları tarafından küçümsenmesi acaba psikolog ve sosyal çalışmacılarda hangi duyguları uyandırıyordu? Benim aklıma ilk gelen duygular öfke, şaşkınlık ve hayal kırıklığı. Aynı infaz koruma memurları gibi psikolog/sosyal çalışmacılarda bu duygularını bir yerlere, kişilere kanalize ediyor olabilirler. Bu aktarmanın sağlıklı olabilmesi için düzenli süpervizyon, akran ve eğitim desteği sağlanmalıdır. Düzenli bir eğitim ve süpervizyon programları olmadığını belirten çalışanlar verilen eğitimlerin bir kısmının da içerik, eğitim veren kişinin yetkinliği açısından yetersiz olduğunu belirttiler. Bu eksikliğin sonuçlarının da F tipi cezaevi üzerindeki etkisini düşünmemiz ve çözüm yolları üretmek için çalışmamız çok önemlidir.
İnternet kullanabilme imkanlarını sorduğumda UYAP’a bağlı (Adalet Bakanlığı’na bağlı Ulusal Yargı Ağı Projesi adlı internet bilgi sistemi) internet kullanımının 1–2 saat açık olduğunu onun da öğlen saatlerine denk geldiğinden bahseden çalışanlar oldu. Mesleki anlamda kendini geliştirme imkanlarının yok denecek kadar az olduğunu ve gitgide köreldiğini belirten çalışanların sıkıntısını anlamamak, hissetmemek mümkün değildi.
Kadın çalışanlar için bir diğer sıkıntı, kadın oldukları için yaptıkları işin cinsiyetlerine indirgenmesi. “İşimi iyi yaptığım için başvuru aldığım halde, çalışan kişilerin arasında kadın olduğum için bana başvurulduğunu düşünenler oluyor” diyen bir kadın çalışanın gözlerindeki isyana ben de katıldım. Bu durum ayrımcılık, etiketleme ve önyargılar nedeniyle yaşanan sorunların üzerinde konuşulması, düşünülmesi ve tartışılması gereken apaçık ve yalın bir örneğidir.
Psikolog ve sosyal hizmet uzmanları da tükenmişlikten bahsediyordu. Aslına bakılırsa tükenmişlik hissi görülüp yakalanamayan bir tehdit gibi dolanıyordu cezaevi koridorlarında. Kişilerin bir kısmıyla sohbet ederken tükenmişliğin ete kemiğe bürünmüş halini gördüğümü iddia edebilirim.
Öğretmenlerin durumu diğer çalışanlardan daha parlak değildi. “Gün içinde ne yapmakla yükümlüsünüz?” diye sorduğumda neredeyse hepsi “Kendi işim dışında ne varsa yapıyorum.” cevabını verdi. Öğretmenler haftada 2 çuvala tekabül eden yayınların incelenmesi, kursların açılması, yerlerinin ayarlanması, açık öğretimde okuyanların dışarıdaki tüm işlerinin halledilmesi, suç duyuruları- ilgili yazışmalar ve okuma yazma kurslarının düzenlenmesi gibi çok sayıda işle ilgileniyorlar. Bu kadar işle ilgilenmenin sonucu olarak yabancılaşma yaşadığını, ikili ilişkilerinin olumsuz etkilendiğini ve işe başlamadan öncesine oranla daha yoğun stres yaşadığını çok sayıda öğretmen belirtti. Hiçbiri bu yaşadıklarıyla baş edebilmeleri için kurum içi destek almıyor. Bunun yanında kendilerini geliştirmeleri için eğitimler düzenlendiğini belirttiler. Öğretmenlerin bir kısmı ise bu eğitimleri yeterli bulmadığını söyledi.
Yukarıda sorduğum soruyu tekrar etmekten kaçamıyorum: İnsanlarla bu kadar iç içe yaşanan bir yerde çalışanların insani ihtiyaçlarının sistem tarafından karşılanmaması F tiplerinde yaşanan sorunları nasıl etkiliyor acaba? Psikologlarını, sosyal hizmet uzmanlarını, öğretmenlerini ve infaz koruma memurlarını tüketen bir sistem sorunlara kimlerle ve nasıl çözüm bulabilir?
Genel olarak bu ziyaretlerdeki hedefim çalışanlara yönelik risk faktörlerini incelemek olsa da, atölyeler aracılığıyla konuşma şansı bulduğum hükümlü/tutukluların durumuna da değinmek istiyorum. Atölyeler sırasında gerek Gökhan Deniz’e yardımcı olarak, gerek katılımcılarla sohbet ederek, gerek etkinliklere (sanat, fotoğraf ve yaratıcı drama) katılarak gözlem yapma şansı elde ettim. En çok dikkatimi çeken nokta hükümlü/tutuklulardaki derin sessizlik ve çekingenlikti. Sessizliğin sebebini en başta yabancı olmamıza ve güvenilir bulunup bulunmadığımıza yormuştum. Oysa zamanla, cezaevinde izole edilmiş bir şekilde yaşamanın da bu sessizliğe etkisi olduğunu gözlemledim. Bu bireyler atölye ve sohbet zamanı dışında kendi odalarında kalıyorlar. Odalarda televizyon ve su ısıtıcısı kullanabiliyorlar. Çamaşırlarını yıkama imkanları da var. En başta tüm bu koşullar gözüme göreceli olarak iyi gözükse de sonrasında şunu düşündüm: Eğer bir kişi etkinliğe çıkmıyorsa tüm gün televizyon izleyip sonra uyuyabilir. Eğer okumak ve yazmak istemiyorsa kişi tüm gün kendisiyle ya da odayı paylaştığı diğer kişi/kişilerle beraber kalıyor demektir. Sosyalleşmek ve insanlarla iletişim kurmak adına çok az imkanı var. Bu kadar az imkan kişiyi daha da izole edip, kendi dünyasına hapsedebilir ve yaşadığı sıkıntıları daha da şiddetle yaşamasına neden olabilir. Eğer F tipi cezaevinin fiziksel koşulları yüzünden kişiler haftada 10 saat olan sosyalleşme, etkinliğe katılma, sohbet hakkını kullanamazsa (ki koşullar nedeniyle bu 10 saati sağlamak çok zor olabiliyor) derin bir yalnızlığa ve sessizliğe gömülebilirler. Kişiler bu 10 saati kullansa bile yalnızlığa ve sessizliğe gömülme riski çok fazla, kaldı ki 10 saat yeterli bir süre bile değil. İnsanlarla iletişimi F tipi koşullarında arttırmak adına televizyon izleme, çamaşır yıkama gibi işler beraber yapılan, sohbet etme şansı bulunabilen etkinliklere dönüştürebilir mi? Bu tip veya farklı etkinliklerle cezaevinde kalan bireylerin yaşamlarının izole edilmişliği azaltılabilir mi? Eğer sorunlara bütünsel bir çözüm bulmak isteniyorsa, azaltılması için bir şeyler düşünülmeli.
Neredeyse tüm etkinliklere “Ben … yapamam” diyerek başlanıyor, devamında ise ürettiklerine kendilerinin de şaşırdıkları, mutlu oldukları bir yere varılıyordu. Sebebi üzerine düşününce hükümlü/tutukluların üretebildikleri ya da yetenekleri, ilgileri olduğu alanda kendilerini geliştirdikleri çok fazla şey yapamadıklarını gördüm. İnsanı ürkütecek derecede büyük bir binada küçük bir odada kalıyorlardı. Haftada 10 saat gibi komik bir süreyle farklı insanlarla bir araya gelebiliyorlardı. Kendilerine sorduğumda ise çok az şikayet aldım. Oysa içeride de sıkıntılı olunan çok şey olduğunu duymuş, okumuştum. Her şey çok da yolunda değildi. Bana şikayetlerini söylememelerinin birçok sebebi olabilir. Güven duymama, sonucunda bir şeylerin değişeceğine inanmama, dikkate almama; ama eğer sadece izole edilmiş olmaktan dolayı sessizlik yaşanıyorsa, bu üzerinde tekrar tekrar düşünülmesi gereken bir durum. Orada kapalı olarak kalmama rağmen mekan beni ürkütüyor, küçücük hissettiriyor, boğuyorsa içeride yaşayanlar için bu hisler çok daha ağır yaşanıyor ve kişiyi çürütüp, tüketiyor olabilir. Çalışanlar ne demişti “yarı hükümlü gibi yaşıyoruz” yani burada problem yaratan, psikolojik olarak risk taşıyan unsur: Hükümlü olmak. Hükümlülük koşulları kişiyi tüketmeden nasıl sağlanabilir, hepimizin düşünmesi gereken bir diğer nokta.
Son Söz
Cezaevleri, psikiyatri hastaneleri gibi kapalı kurumlar çoğunlukla belli bir mesafeyle bakılan, içeride kalanlar ve çalışanlar için önyargıların fazla olduğu mekanlar. Cezaevine girilmedikçe, hastaneye yatırılmadıkça veya bir yakını bu deneyimi yaşamadıkça toplum tarafından üzerine çok da düşülen koşullarının iyileştirilmesi için çaba sarf edilen mekanlar değiller. Oysa hiçbirimiz bu mekanlara o kadar da uzak değiliz. Bu mekanlar hayatımızın içinde, insana verdiğimiz değer göstergesinin tam da ortasında. “Suçlu” ya da “deli” gibi etiketlerden önce karşımızda insanlar/bireyler var ve o insanlara hizmet götüren diğer insanlar/bireyler.
Göstereceğimiz duyarlılığın temelinde kişiler arası iletişimin esas olduğunu ve farklı yollarla bu iletişimin kurulabileceğini düşünüyorum. Her ne yaparsak yapalım, attığımız her adımın bu iletişimi ne şekilde etkilediğini düşünürsek ve gözlemlersek birçok konuda çözüme daha yakın olabiliriz. Bu düşünceden yola çıkarak F tipi cezaevlerinde kurumlar, STÖ’ler, çalışanlar, hükümlü/tutuklular arası iletişimin sağlanması için adımlar atılmasının önemli olduğunu söyleyebilirim. Sorunun taraflarının ihtiyaçlarının, önerilerinin, çözüme yönelik fikirlerinin bütünsel olarak ele alınmasının F tipi cezaevi içinde yaşanan sıkıntıların bir nebze de olsa hafifletilmesi ve sıkıntılara kalıcı çözümler getirilmesi için önemli bir adım olduğu kanaatindeyim.
Üzerinde düşülmesi gereken diğer bir nokta da F tipi cezaevlerinin fiziki koşullarıdır. F tipi cezaevlerinin mimari yapısı da diğer problemlerin çözülmesinde bir engel teşkil etmektedir. Ortak alanların etkin kullanılması için mimari yapılarda çalışanların ve hükümlü/tutukluların ihtiyaçları göz önüne alınarak iyileştirmeler yapılmalıdır. Bu sayede, sorunlara getirilmek istenen bütüncül çözüm önerilerine de katkı sağlanacaktır.
Sonuç olarak F tipi cezaevlerinde yaşanan sıkıntıların çözümü için kişilerin, kurumların ve STÖ’lerin konuya daha çok eğilmeleri gerektiğini ve bu konuda daha fazla sorumluluk alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu projenin de ihtiyaçlara göre şekillenebilecek iyileştirmelerde olumlu etki bırakmasını umuyorum.
HAPİSHANE KÜTÜPHANESİ
AYTEKİN YILMAZ
“Bir kitap dünyadan daha büyüktür.” Victor Hugo
Bir yıldır devam eden F tipi yüksek güvenlikli hapishanelerinde ortak kullanım alanlarının iyileştirilmesi projesi kapsamında, kütüphane kısmıyla ilgilendim. Hapishanede kalanlar bilir. Orada bir kitabın bin yıl hatırı kalır; her şiir, öykü yazan mahpusun en çok önemsediği yer, hapishanedeki kütüphanedir. Eski bir mahpus ve okur olarak, kütüphaneler kaldığım hapishanelerde en çok vefa duyduğum mekanlar olmuştur. Çok şey borçluyumdur o kütüphanelere… Dünya edebiyatına mal olmuş klasik eserleri oradaki kütüphanelerde okudum. “Bir kitabın hatırını en çok kim bilebilir?” diye soranlara, mahpuslar derim hiç tereddüt etmeden. 10 yıllık mahpus yaşamımda benim en sıkıntılı zamanlarımda, en yakın can yoldaşım kitaplar oldu. İnsan beyni bir değirmen taşı gibiymiş, atarsan öğütür atmazsan kendini öğütürmüş. O daracık mekanlarda, insanın kendini yenileyebileceği, başka dünyalara yolculuk yapabileceği bir acayip nesnedir kitap! Bazen soruyorlar “Seni 10 yıl içerde ayakta tutan şey ne oldu?” diye. Hiç tereddüt etmeden kitaplar diyorum. Edebiyat diyorum, şiir diyorum, roman diyorum…
Kitaplardan oluşan bir kütüphane söz konusu olunca, insan daha bir düşünüyor. Yazar Victor Hugo “Bir kitap dünyadan daha büyüktür, çünkü maddeye düşünceyi de katar.” der. Bir kitabın, bir kütüphanenin önemini bundan daha güzel anlatabilecek söz bulamıyorum. Konu kütüphane olunca, hele bir de hapishane kütüphanesi olunca durum daha bir önem kazanıyor. Hapishane ve kitap! Hapishanede bir kitabın önemi üzerine ne çok şey yazılmış çizilmiştir, bir düşünseniz ya; Türkiye edebiyatının önemli şair ve yazarları hapishane kökenli değil mi? Birçok şair-öykücü, romancı eserlerinin en güzelini, uzun yıllar bulundukları hapishanelerde yazdılar. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Kerim Korcan, Enver Gökçe, Can Yücel bu isimlerden bazıları… Birçok nedenden dolayı bir hapishanede ortak kullanım alanları içinde kütüphane çok şeydir. O daracık mekanlarda bir mahpusu yeni hayatlara taşıyan tek şey, kitap olabilir ancak. Benim mahpus olduğum (1994-2000) Bursa özel tip hapishanesinde 20 bin kitap bulunuyordu. Bu kitaplar idarenin kütüphanesinde değil, siyasi mahpusların koğuş kitaplıklarında bulunuyordu. Biraz bahsetmem gerekirse, “neden bu 20 bin kitap idare kütüphanesinde değil?”. Çünkü kullanımda olmayan bir kütüphane vardı. İdarenin kütüphanesi işlevsiz kalınca siyasi mahpuslar da kendi kütüphanelerini koğuşlarında oluşturmanın imkanlarını yaratıyor. İnanmayacaksınız ama dışarıda arayıp bulamayacağınız kitapları bu hapishanedeki kitaplıklardan bulabilirdiniz. Hemen hemen her konuda kitapların içeriye alındığı bir dönemden bahsediyorum. Kitap sınırı yoktu. İsteyen istediği kadar kitabı odasında bulundurabiliyordu. O dönemleri yaşamış biri olarak, F tipindeki kütüphaneleri görmek ve sorunlarını gidermek için işe koyulduğumuzda bazı sıkıntıların olduğuna tanık oldum. Bu sıkıntılar, eksiklikler nelerdir diye sorulduğunda şunları aktarabilirim:
Her şeyden önce F tipi mimari açıdan sorunlu olduğundan dolayı, ortak kullanım alanında, yapılabilecek hiçbir aktivitenin hayata geçirilme şansı bulunmamaktadır. F tipi hapishanelerinde ilk yapılacak şey mimari yapının yeniden gözden geçirilmesidir. Bu konuda çok şey söylemek mümkün ama konumuzu kütüphane ile sınırladığım için ayrıntılara girmiyorum. F tipi hapishanelerindeki kütüphanelere ilişkin ise şu temel noktalara değinmekte yarar görüyorum:
-
F tipi hapishanelerde bulunan kütüphaneler mevcut durumlarıyla kullanımda değillerdir. Bunun birçok nedeni bulunmaktadır. Bunların başında ise, mahpusların kütüphaneye çıkamamaları, istedikleri kitapları alamamaları ve kütüphanede çalışamamaları gelmektedir. İnceleme yaptığım hiçbir F tipi hapishanesinde mahpusların kütüphanede çalıştıklarına tanık olmadım. Bırakalım mahpusları, hiçbir F tipi hapishanesi kütüphanesinde kütüphane memuru bulunmamaktadır. Her şeye kadro ayıran devlet yetkilileri hapishane kütüphanesine memur atamamaktadır. Dolayısıyla şu an hapishanelerde kütüphane bilinci, deneyimi almamış infaz koruma memurları ile idare edilmektedir. Bu durum ise zaten kendi iş yükünün altında ezilen memura eziyet gibi görünmektedir. Böyle olduğu için de, bir yıl önce proje kapsamında bağışladığımız güncel kitaplar demirbaş defterine alınmadığından dolayı kütüphane raflarına konulamamaktadır.
-
F tipi hapishanelerde kitap yasağı ve sansürü devam etmektedir. Halen yasak kitap ve yayınlardan konuşan hapishane öğretmenleri ile karşılaştım. Kürtçe yayınların sorun olduğunu söyleyen idareler var. Bu gerekçeler de ortak bir gerekçeye dayandırılıyor. Kadromuz yok, kadro açığı var! Dikkat ettim hapishanedeki bütün eksiklikler bu gerekçeye bağlanıyor. “Ortak kullanım alanları niye aktif değil? Kadro yok.” Ama bu gerekçe içerde mağdur olan, ikinci defa cezalandırılan mahpusun sorunu değildir. Bu gerçeği anlamak istemeyen bir yönetim anlayışı hakim şu anki hapishanelerde.
-
Eskiye göre kütüphanelerde bir iyileşmeden bahsedeceksek, o da üç kitaptan 15-20 kitaba çıkılmış olmasıdır. Okumak isteyen, araştırma yapmak isteyen bir mahpusun hücresinde 20 kadar kitap bulundurabilmesi olumlu bir gelişmedir. Ama bunun işlevli olabilmesi için kütüphanelerin güncelleştirilmesi gerekmektedir. Halen birçok hapishane kütüphanesi Atatürk’ün ve peygamberlerin hayatını anlatan kitaplardan oluşuyor. Bu da ancak yasaklı zihniyetten arınmış bir yönetim anlayışı ile mümkün olabilir.
Peki Çözüm Ne?
Çözüm, yukarıda anlatmaya çalıştığım eksiklikleri gidermekten geçiyor. Bunun için yapılması gerekenlerin başında, bir hapishanede kütüphane olgusuna daha ciddi yaklaşılması gelmektedir. Hapishanede ortak kullanım alanları içinde kütüphane çok şeydir demiştim. Mevcut durumda bu çok şeyin içi boş! Hapishane idarecileri kitabın dönüştürücü, aydınlatıcı gücüne inanmalıdır. Topluma zihin sağlığını yitirmemiş insanlar katmak istiyorsak, idareciler kitapların bunu yapabileceğine inanmalıdırlar. Bu durumda ilk yapılması gerekenler şunlar olabilir;
-
Tüm hapishane kütüphanelerinin işlevli hale gelebilmesi ve asli amacına hizmet edebilmesi için, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün sorunu kapsamlı ele alması gerekmektedir. Bunun için Türkiye Kütüphaneler Müdürlüğü ve Üniversitelerle birlikte çalıştaylar yapması iyi bir başlangıç olacaktır.
-
Acilen idari tedbir olarak, kütüphanesi bulunan hapishaneye bir kütüphane memuru atanmalıdır. Bu memurlar kütüphanecilik eğitiminden geçmelidir.
-
F tiplerinde kütüphaneler, mahpusların belli saatlerde çıkıp çalışabilecekleri hale getirilmelidir.
-
Hapishane kütüphaneleri, yakın dönemde yayınlanmış kitap, dergi ve yayınların temini ile mutlaka güncelleştirilmelidir.
-
Hapishane idareleri, mahpuslara kitap edindirmeme, kütüphaneye çıkarmama, sanat atölyelerine çıkarmama gibi cezai yaptırımlardan vazgeçmelidir. Hapishane koşullarında bir mahpusu kitap okumaktan ve sanat aktivitesinden yararlandırmama yaklaşımı hiçbir hukuki gerekçeye dayandırılmamalıdır.
PROJE ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER
CEZA İNFAZ SİSTEMİNDE SİVİL TOPLUM DERNEĞİ
Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 3. Maddesinde infazda temel amaç başlığı altında “...genel ve özel önlemeyi sağlamak, bu maksatla hükümlünün yeniden suç işlemesini engelleyici etkenleri güçlendirmek, toplumu suça karşı korumak, hükümlünün; yeniden sosyalleşmesini teşvik etmek, üretken ve kanunlara, nizamlara ve toplumsal kurallara saygılı, sorumluluk taşıyan bir yaşam biçimine uyumunu kolaylaştırmaktır” ifadesi yer alır.
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, yasayla konulmuş bu amacın gerçekleşmesi için bütün imkanlarıyla çalışmaktadır. Aynı zamanda çağdaş dünyanın ve çağdaş infaz anlayışının gereklerini yerine getirme kararlılığındadır. Uluslararası cezaevi standart kuralları ve ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşme ve metinlere uyma konusundaki hassasiyetini sürdürmektedir.
İnfazın çağdaş biçimde gerçekleştirilebilmesi için ihtiyaç duyulan en önemli unsurlardan biri uygun mimari yapıdır. Son yıllarda bu konuda sağlanan gelişmeler çerçevesinde modern ceza infaz kurumu inşaat projeleri hayata geçirilmektedir. Her yeni kurum açılışıyla birlikte ihtiyaçlara cevap veremeyen çağın gerisinde kalmış ceza infaz kurumları kapatılmaya devam edilecektir. Ceza infaz kurumlarının en önemli unsurlarının başında personel gelmektedir. Son iki yıl içerisinde toplam 7.000 personel alımı yapılmıştır. Alırken kazanma esasıyla adalet komisyon başkanlıklarının da üstün gayretiyle kurumlara nitelikli personeller kazandırılmıştır.
Personel kalitesinin, hizmete ve özellikle tutuklu hükümlülerin yeniden topluma kazandırılma faaliyetlerine olumlu bir biçimde yansıyacağı gerçeğinden hareketle, yeni alınan personele temel eğitimler verilmekte, mevcut personel ise yoğun biçimde gerek genel ve gerekse spesifik konularda hizmet içi eğitimlerle takviye edilmektedir.
Genel müdürlüğümüze bağlı Ankara, İstanbul, Erzurum ve Kahramanmaraş’ta bulunan dört personel eğitim merkezi bu konuda yetkinliklerini kanıtlamışlardır. Eğitim merkezlerimizde yurt içi ve yurt dışından gelen birçok kurum personeline eğitimler vermiştir. Yurt içinden Milli Savunma Bakanlığına bağlı Askeri Cezaevlerinin yönetici ve personeli, adliye zabıt katipleri ve yazı işleri müdürleri; yurt dışından Afganistan, Sudan, Moldova, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan cezaevlerinde görev yapan yönetici ve personellere eğitimler verilmiştir. Bu eğitimler karşılıklı protokoller çerçevesinde devam etmektedir. Personelimize uygulanan eğitim programlarında uluslararası cezaevi standart kuralları ve insan hakları evrensel kuralları ağırlıklı olarak yer almaktadır. Ayrıca insan psikolojisi, iletişim becerileri, öfke kontrolü gibi konular da eğitim programlarında yer almaktadır. Ceza infaz kurumlarımızda bulunan mahpusların topluma kazandırılması ve sosyalleştirilmesi konusunda, okuma yazma kursları, ilköğretim, orta öğretim ve yüksek öğretim alanında birçok kurumumuzda çalışmalarımız artarak sürdürülmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı Halk Eğitim Müdürlükleri ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde meslek sanat eğitimine yönelik kurslar, bilgisayar ve yabancı dil kursları da verilmektedir.
Ayrıca ceza infaz kurumlarımızda sporun değişik branşlarında eğitimler verilip kurumlararası turnuvalar düzenlenmektedir.
Değişik konularda konferanslar; hobi, sanat ve eğlence konulu eğitim ve etkinlikler düzenlenmektedir. Bütün bu eğitim ve iyileştirme faaliyetleri belirli bir standart dahilinde yapılmakta olup genel müdürlüğümüz merkezinden kontrol ve koordine edilerek eşgüdüm sağlanmakta, her kuruma belirlenen hedeflere ulaşmaları konusunda başarıları oranında puan verilmektedir. Bu sayede kurumsal motivasyon yüksek tutulmaya çalışılmaktadır.
Bugün itibariyle ceza infaz kurumlarımızda bulunan hükümlü ve tutukluların toplam sayısı 119.000’dir. Mahpus sayısı hızla artmaktadır. Bu sayısal artışın önüne nasıl geçilebileceği konusunda genel müdürlüğümüz yoğun çalışmalar yürütmektedir. Batı Avrupa ülkelerinde uygulanmakta olan elektronik izleme sistemiyle ilgili çalışmalarımız devam etmektedir.
Genel Müdürlük olarak tutuklu ve hükümlü sayısındaki artış hızını durdurmaya çalışırken bir taraftan da mevcut tutuklu ve hükümlülerin tahliyeden sonra tekrar suç işlemelerini engellemek için onları hayata hazırlayacak faaliyetler sürdürülmektedir.
Kurumsal olarak bütün bu faaliyetleri yaparken genel müdürlüğümüzün destek aldığı birçok kamu kurumu, üniversiteler, meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütleri bulunmaktadır. Toplumla ceza infaz kurumları arasında bir nevi köprü görevi de üstlenen sivil toplum örgütleriyle ilişkilerin geliştirilmesi konusunda kurumsal kararlılığımız devam etmektedir. İçinde sivil toplum yer almadığı taktirde infaz hizmetlerinin bir yönü eksik kalacaktır. Bu nedenle ceza infaz kurumlarıyla sivil toplum kuruluşlarının birlikte çalışma kültürü geliştirilmelidir.
Birlikte çalışılan sivil toplum örgütlerinden birisi olan Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği ile yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarımızda başarıyla yürütülen “ortak alan faaliyetlerinin geliştirilmesine “ yönelik projenin finalinde birçok sivil toplum örgütü ile bir araya gelme imkanımız oldu. Bu toplantıda genel müdürlüğümüzün faaliyetlerini ve projelerini ilk ağızdan anlatma fırsatı bulduk. Toplantıya katılan sivil toplum örgütü temsilcilerinin açıklamaları ortama renk kattı. Farklı açılardan ceza infaz kurumlarına bakışları ve açıklamaları bizlere katkı sağladı. Her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Özellikle yüksek güvenlikli ceza infaz kurumlarımızda yürütülen projedeki özverili çalışmaları, kurumsal hassasiyetlerimize uymada gösterdikleri özen ile bizi birçok sivil toplum kuruluşuyla aynı ortamda buluşturan Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği yönetici ve çalışanlarına da ayrıca teşekkür ederim. Genel müdürlüğümüz ile sivil toplumun çalışmalarının artarak devam etmesi temennisi ile bu konuda gayret gösterenlere başarılar dilerim.
Nizamettin KALAMAN
Hakim Adalet Bakanlığı / Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü
AVRUPA BİRLİĞİ DELEGASYONU'NUN KATKISI
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CISST), Yüksek Güvenlikli F-Tipi Cezaevlerindeki çalışmalarını başarıyla tamamlayarak bu kitapla taçlandırdı. Bu kitaba katkıda bulunma fırsatına sahip olduğumuz ve Demokrasi ve İnsan Hakları için Avrupa Aracı (DİHAA) kapsamında bu çabalara destek verdiğimiz için Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu olarak büyük memnuniyet duyuyoruz.
DİHAA, sivil toplumun insan hakları ve demokratikleşmeyi güçlendirmeye yönelik çalışmalarını destekleyen Avrupa Komisyonu'nun küresel bir mali aracıdır. DİHAA kapsamında sunulan mali destek çerçevesinde Türkiye’de 65 STK son beş yıl içerisinde insan hakları ve demokratik reformların geliştirilmesine yönelik politikaların şekillendirilmesi ve uygulanması aşamalarında sivil toplumun katılımını güçlendirecek şekilde yaratıcı ve başarılı çalışmalar yürüttü. CISST işte bu sivil toplum kuruluşlarından bir tanesidir.
CISST, Yüksek Güvenlikli F-Tipi Cezaevlerinde özellikle Türkiye’nin AB’ye katılım perspektifi bakımından dikkate değer çalışmalar yürütmüştür. CISST’nin çalışmaları ceza infaz sisteminin reformu çabalarıyla doğrudan ilgilidir. Cezaevlerinin Avrupa standartlarına uygun hale getirilmesi Avrupa Komisyonu’nun hem katılım sürecinin bir parçası olarak sıklıkla üzerinde durduğu hem de teknik ve mali destek verdiği bir alandır. Ayrıca, CISST’nin çalışmaları özellikle F-Tipi Cezaevleri gibi hassas bir alanda sivil toplum ile kamu kurumları arasındaki işbirliğinin ne denli önemli olduğunu gösteren bir örnektir.
Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu olarak bizler, insan hakları alanındaki reform çabalarının ilerletilmesine yardımcı olan, sivil toplum ile kamu kurumları arasında yapıcı diyalog ve işbirliğini tamamıyla destekliyoruz. CISST’ın yürüttüğü faaliyetlere benzer çabaların yanı sıra Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'nün işbirliğiyle sivil toplum katılımının artarak ceza infaz sistemindeki diğer alanlara da yaygınlaştırılmasını umuyoruz. Aynı şekilde insan hakları ve demokratikleşmeye ilişkin reform çalışmalarında sivil toplumun etkin ve sürekli katılımını sağlayacak sürdürülebilir ve kapsayıcı mekanizmaların oluşturulmasını amaçlayan her türlü çabayı da sonuna kadar destekliyoruz.
Avrupa Komisyonu adına en samimi dileklerimi sunarken F-Tipi Cezaevlerindeki durumun herkes için iyileştirilmesi çabalarında birbirini dinlemeye, birbirine güvenmeye ve birlikte çalışmaya hazır tüm bireyleri tebrik ediyorum. Bu çabalar onların açık fikirlilikleri sayesinde başarıya dönüşmüştür. Umuyoruz ki CISST’nin yürüttüğü faaliyetlerin olumlu etkisi uzun süre devam eder ve sonraki çabalara temel oluşturur.
ERWAN MARTEIL
Avrupa Birliği Delegasyonu Bölüm Başkanı
SİVİL TOPLUM VE CEZAEVLERİ
Açık Toplum Vakfı olarak, kuruluşumuzdan bu yana dışlanan, görmezden gelinen, dezavantajlı konuma getirilen gruplar için yapılan hak temelli faaliyetleri önemsemekte ve bu alanda değişim yaratabilecek bazı çalışmaları desteklemekteyiz. Çünkü toplumun bu yolla daha demokratik ve çok sesli bir hale gelebileceğine inanmaktayız.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST); cezaevlerinin daha iyi ve etkili işlemesi için sürdürülebilir bir model oluşturmak, sivil toplumun bağımsız izlemedeki rolünü arttırmak, cezaevinde bulunan kişilerin tecrit koşullarını azaltmak ve F Tipi Cezaevi koşulları hakkında olumlu düzenlemeleri hayata geçirmek amacıyla yürüttüğü Türkiye'de F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevlerinde İnsan Hakları İhlallerinin Önlenmesi Projesi ile hem sivil toplum ile devlet kurumları arasında hem de cezaevi çalışanları ile tutuklu ve hükümlüler arasında sorunların konuşulabildiği bir diyalog ortamı yaratmayı başarmıştır. Türkiye’deki F Tipi Cezaevlerine uzmanlar ile birlikte sistematik ziyaretler yaparak gözlem yapan CİSST; buraları, tutuklu ve hükümlülerin yanında idarecileri ve personeli ile de bir bütün olarak ele almış sorunları da bu çerçevede değerlendirmiştir. Bu bağlamda, projenin sonuç metni oluşturulurken de; insan hakları alanında çalışan sivil toplum kuruluşu temsilcileri, akademisyenler, uzmanlar, meslek örgütleri temsilcileri, F tipi cezaevi idarecileri, infaz koruma memurları, eski hükümlüler ve Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü gibi konunun paydaşlarının görüş ve önerilerine başvurulmuştur.
CİSST’in bu projesi, açık bir bakış ile yaklaştığında sivil toplumun, üzerine en hararetli tartışmaların yürütüldüğü ve tamamen kapalı varsayılan F Tipi Cezaevlerine bile çalışma ve gözlem yapmak üzere girebileceğini, buralarda izleme yapabileceğini ve değişim yaratabileceğini göstermiş olması açısından bir iyi örnek oluşturmaktadır. Buna ek olarak CİSST bu çalışmayı yaparak ve sonuçlarını kamu oyu ile paylaşarak herkese açık olması mümkün olmayan F Tipi Cezaevlerinin kapılarını aralamış ve sivil bir gözle yaptığı eleştirilerle şeffaflaşmasına katkıda bulunmuştur.
Sivil Toplumun devlet ile çalışma yeteneği geliştirebileceğini ve kendi duruşunu koruyarak değişim yaratabileceğini göstermesi açısından da bu çalışma bir model oluşturmaktadır. Bu rapordaki izleme sonuçlarının ve çözüm önerilerinin ilgili kurumlar tarafından değerlendirmeye alınmasının, F Tipi Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlüler ve çalışanlar açısından koşulların iyileşmesi yolunda önemli bir adım olacağına inanıyoruz.
AÇIK TOPLUM VAKFI
PROJE ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER
12 Nisan 2010
Sayı: 2010/065
İlgi: ‘F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumlarında Yaşam; Hükümlü- Tutuklular ve Çalışanlar Açısından Sorunlar ve Çözüm Önerileri ‘ konulu; 30 Mart 2010 tarihli toplantıya ilişkin rapor.
Sayın Zafer Kıraç Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği Yönetim Kurulu Başkanı
F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumlarında Yaşam; Hükümlü- Tutuklular ve Çalışanlar Açısından Sorunlar ve Çözüm Önerileri ‘ konulu; 30 Mart 2010 tarihli toplantıya ilişkin görüşümüz, Derneğimiz arşivleri ve toplantı sırasında meslektaşlarımız ve ilgili birim temsilcileri tarafından ifade edilen konular temelinde aşağıda raporlandırılmıştır:
Buna göre mesleğimiz açısından sorun olarak görünen noktalar şöyle özetlenebilir:
—Tutuklu ve Mahkûmlar açısından, yalıtılmışlık önemli bir sorun olarak devam etmektedir. Olanaksızlıklar ya da Disiplin cezaları yalıtılmışlık süresini artırmaktadır.
— Cezaevi yaşantıları, tekrarlayan travmatik yaşantıların ve yalıtılmışlığın yol açtığı ruhsal sorunların şiddetinin ne derece tutuklu ve mahkûmu etkilediği bilinmemektedir.
—Ruhsal ve Sosyal Destek yetersizdir.
— Ceza infaz memurları, Psikolog, Sosyal Hizmet Uzmanı ve diğer personelin çalışma koşulları da benzer bir yalıtılmışlık ortamı ile birlikte tükenmişliğe yol açmaktadır. Bu personel için de psiko-sosyal destek programlarına gereksinim bulunmaktadır.
—Psikologların yaşadığı sorunlar şöyle özetlenebilir:
i. Tükenmişlik duygusu, mesleğini yapamamak, idari işleri yürütmek; ii. Eğitim, bilgi ve deneyim eksikliği; iii. Yalıtılmışlığın yüksek olduğu fiziksel koşullarda çalışıyor olmak; iii. Maaşların düşük olması; iv. Mevzuat gereği Psikologların Disiplin Kurulu üyesi olması.
Bu noktada, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü Nizamettin Kalaman tarafından ifade edildiği gibi, Geçtiğimiz yıl açılan 100 psikolog kontenjanına, 50 başvuru olmuş. Bu gruptan 40 kişi işe başlamayı kabul etmiştir. Genel gözlem olarak da, psikologlar belirli bir süre sonra istifa etmektedir. Deneyim kazanmaya başlayan psikologlar açısından kalıcılık sağlanamamaktadır.
Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdür Yardımcısı Hüseyin Kulaç’ın belirttiğine göre, psikologlar ve diğer çalışanlar için yıllık hizmet-içi faaliyetler yürütülmektedir. Ancak, bu eğitim, kurumdaki görece deneyimli psikologlarca eğitici eğitimi gibi kapsamında ele alınmaktadır, kısa süreli olduğu ve de öfke kontrolü gibi programlarla sınırlı bir içeriğe sahiptir. Cezaevi psikologu olarak görev yapan bir meslektaşımız, mahkumlar arasında oldukça ciddi düzeyde psikopatoloji gözlendiğini; intihar eğilimin yüksek olduğunu, bununla birlikte psikolog raporlarının dikkate alınmadığını, hastanelere yapılan sevklerin hızla geri döndüğünü ifade etmiştir. İntihar riski olduğunu belirterek göndermiş oldukları bir mahkumun, durumun stabil olduğu belirtilerek geri gönderildiği ama kısa süre içerisinde bu mahkumun hapishanede intihar etmesi sonucu kaybedildiği yaşantısını ifade etmiştir. Antisosyal kişilik bozukluğunun yaygınlığına bağlı olarak saldırgan yaklaşımlara maruz kalabildiklerini ve güvenlik sorunları yaşayabildiklerini eklemiştir. Bu açıdan ceza infaz memurlarının ciddi travmatik yaşantılara maruz kaldıklarını dile getirerek cezaevi çalışanlarının ruh sağlığı açısından destek programlarına gereksinim olduğunu vurgulamıştır. Psikologlar için MMPI gibi daha özgül eğitim programlarına gereksinim olduğunu belirtmiştir.
Mevzuat gereği Psikologların Disiplin Kurulu üyesi olması konusunda, CİSST gözlemine göre, bu durum mahkûmlar açısından psikologlara karşı bir güvensizlik oluşturmakta, gizliliğin ihlali edilebileceği kanısı bulunmaktadır. Bu açıdan, cezaevi müdürlerinin açıklamasına göre: “belirtilen konu yönetmelikleri düzenlenmektedir. Disiplin kurulunun bu şekilde farklı meslek gruplarının temsil edilmesi demokratik bir temsil sağlamaktadır. Ayrıca, Psikologların görüşlerinden çok yararlanılmaktadır, psikologlar disiplin cezası kararı veren bir üye gibi değil, bir uzman olarak görülmektedir. Psikologların rahatlıkla muhalif görüşler bildirebilmekteler ve bu görüşler temelinde disiplin cezalarının azaltılması ya da verilmemesi gibi kararlar alınabilmektedir.” Bununla birlikte, CİSST temsilcileri, bu durumun cezaevi müdürleri arasında farklılık gösterebileceği, her zaman mekanizmanın bu şekilde işlemeyebileceği olasılığına dikkat çekmiştir.
Derneğimizin çözüm önerileri ise şöyledir:
—Adalet Bakanlığı’nın işbirliği ile başta F tipleri olmak üzere tüm mahkûmların bir ruhsal sağlık taramasından geçmesi konusunda geniş kapsamlı bir araştırma yapılması. Bu açıdan, Bakanlık işbirliği ile TÜBİTAKKAMAG, TÜBİTAK-SOBAG gibi kaynaklardan yararlanılması;
—Sosyal etkinlikler için ayrılan haftada 10 saat olan sürenin, günde en az 5 saat olarak düzenlenmesi;
—Başta ruhsal sorun saptananlar olmak üzere geniş kapsamlı psiko-soyal destek programlarının devreye sokulması; bu programların mahkumların yanı sıra cezaevi çalışanları için de uygulanması;
—Cezaevi psikologlarının eğitiminin “meslek-içi” formata dönüştürülmesi; eğitimlerin TPD tarafından verilmesi; bu eğitimler için gereken bütçe için yine Bakanlık işbirliği ile TÜBİTAK-KAMAG gibi kaynaklardan yararlanılması; eğitimlerin belirli aralıklar ile tekrarlanması;
— Ayrıca, mevzuat gereği Psikologların Disiplin Kurulu üyesi olması durumun incelenerek psikologların mesleklerinin belirlediği sınırlarda, etik ilkeler temelinde çalışmalarına engel durumlar olup olmadığını tespit edilmesi; Etik Kurullarımızca, bu kurumlarda çalışan psikologlar için özel etik yönergelerin belirlenmesi çalışmalarının başlatılması; gerek duyulduğu koşulda, mevzuat açısından önerilecek iç yönetmeliklerle ilgili etik yönergeler arasında uyumluluk sağlanması.
Sonuç olarak, “Kamuya Yararlı Dernek” statüsündeki meslek örgütümüz, konunun mesleğimizle ilişkili alanlarında gerekli duyulan desteği vermeyi toplumsal sorumluluğun bir parçası olarak görmektedir. Belirtilen desteklerin sağlanabilmesi için gerekli bürokratik süreçler konusunda TC Adalet Bakanlığı’nın işbirliği ve desteğini beklediğimizi belirtiriz. Bu açıdan, tarafımızca sunulan çözüm önerilerinin gerçekleştirilebilmesi ve süreklilik kazanabilmesi için maddi kaynak sağlayacak proje desteklerinin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Ayrıca, söz konusu süreçte disiplinerarası çalışmalara ve diğer Sivil Toplum Kuruluşları ile işbirliğine açık olduğumuzu ifade etmek isteriz.
Saygılarımızla,
Prof. Dr. GONCA SOYGÜT
Türk Psikologlar Derneği Genel Başkanı Genel Merkez Yönetim Kurulu ve Toplumsal Gündem-Basınla İlişkiler Komisyonu
CEZA İNFAZ SİSTEMİNDE SİVİL TOPLUM DERNEĞİ VE CEZAEVLERİ
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST)gerek kuruluş amacı, gerek hedefleri ve de en önemlisi ortaya koyduğu somut faaliyetler ile önemli bir boşluğu doldurmakta.
Toplumdaki temel eğilim cezaevlerini ötekileştirerek, “içerideki onlar ve dışarıdaki biz” kodlamasına sahip olmak yönünde. Dolayısıyla “içeride” ve başka bir dünya olan cezaevlerinin sorunları “dışarıda” özgür olan bireyler tarafından göz ardı edilmekte ve bu kurumlarda yaşananların dile getirilmesi kimi zaman afakî bir çaba olarak görülebilmekte. Bu algıdan yola çıkarsak eğer, ceza infaz kurumlarında yaşanan sorunlar ve hak ihlallerinin salt tutuklu, hükümlü ve cezaevi personelinin sorunları olarak görüldüğünü söylemek mümkün.
Bu noktada CİSST kıymetli bir görev yüklenerek, öncelikle cezaevleri sorununun toplumun bir sorunu olduğunu, “içeri”nin “dışarı”dan kopuk olmadığını ve cezaevlerinde yaşanan sorunların toplumu da ilgilendirdiği konusunda farkındalık yarattı. CİSST ceza infaz kurumlarında yaşanan sorunların, hak ihlallerinin önemsenmesi ve toplumun da bu sorunların çözümüne dâhil olması için özel bir çaba gösterirken, toplumun kendisini bu alandan muaf tutarak aslında bu muafiyetin toplumun zararına olduğunu bireylere gösterdi. CİSST, Türkiye’de ilk olarak, ceza infaz sisteminde yaşanan sorunlara siyasetten arınmış bir dille, objektif olarak ve tutuklu-hükümlü ile infaz sistemi çalışanları arasında denge gözeterek yaklaştı ve çözüm yollarının aranacağı diyalog ortamlarını yine ilk defa yarattı. Sivil Toplum Kuruluşları ve ceza infaz kurumları arasında bir köprü görevi gören CİSST farkındalık yaratmayı yeni bir dil kurarak başardı. Bu dil toplumun birçok kesimini, farklı alanlarda faaliyet gösteren birçok sivil toplum kurumunu, akademisyenleri, üniversite öğrencilerini, sanatçıları, yazarları..vs. da işin içine katarak daha çok zenginleşti. Verimli sonuçları olan bir diyalog platformu yarattı. Bu yeni dil sadece tutuklu ve hükümlülerin değil cezaevi personelinin de birçok sorun yaşadığı hakkında farkındalık yarattı.
CİSST, ceza infaz kurumlarının birey üzerindeki olumsuz etkilerini göz önünde bulundurarak, hükümlü ve tutukluların sosyal ve psikolojik entegrasyonunda toplumun önemli bir rol oynadığı hakkında kamuoyunu bilinçlendirerek, ceza infaz sistemi hakkında kamuoyunu bilgilendirerek, tutuklu ve hükümlülerin yazılı, görsel üretim yapmalarına, dış dünyayla bağlantı kurmalarına aracı olarak, cezaevi personelinin de sorunlarına eşit derecede yer vererek önemli bir misyonu yerine getiriyor.
30 Mart 2010 tarihinde Ankara Hakim Evi’nde gerçekleştirilen “F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumlarında Yaşam, Hükümlü-Tutuklular ve Çalışanlar Açısından Sorunlar ve Çözüm Önerileri” konulu çalışma toplantısı sivil toplum kuruluşları temsilcileri ile ceza infaz kurumları personelinin buluşması, karşılıklı fikir alışverişi, önerilerde bulunması açısından sağlıklı bir platform işlevi gördü. F Tipi İnfaz Koruma Memurlarının, F tipi müdürlerinin, F tipi sosyal çalışmacıların, STK temsilcilerinin, akademisyenlerin buluştuğu bu toplantıda her bir katılımcı katkılarını sundu ve karşılıklı bir diyalog ortamı yaratıldı. Sorunlar ve ceza infaz kurumlarının durumları gündeme geldi ve öneriler paylaşıldı. Ceza infaz kurumlarında sosyallik tiplerinin kısıtlanmasının tutuklu ve hükümlüler üzerinde olan etkisinden, toplumda ceza infaz kurumlarında çalışanların algılanışındaki soruna; ortak disiplin cezalarına ilişkin mevzuatın ortak alan kullanımında yarattığı sorundan, bu alanların nasıl daha verimli kullanılabileceğine; ceza infaz kurumlarında yaşanan sağlık, hijyen sorunlarından, kapasite ve kaynak azlığına; ceza infaz kurumu personelinin gün be gün artan iş yükünden, personelin yaşadığı psikolojik sorunlara; denetimli serbestliğin kapsamının genişlemesinin olumlu sonuçlar doğuracağından, cezaevlerindeki kütüphanelerin nasıl daha işlevsel hale getirilebileceğine değin birçok konu ve sorun tartışıldı ve öneriler geliştirildi.
CİSST’ın bu tarz bir çalışma toplantısına vesile olması, aynı masa etrafında farklı alan ve disiplinlerden olan birçok insanı toplayabilmesi ceza infaz kurumları ile ilgili önemli bir yol alındığının, işbirliği ve diyalog ortamının devam ettirilmesi ile de derneğin daha da verimli sonuçlar alacağının göstergesi oldu. Global Dialogue olarak CİSST’e katkıda bulunmamızın kıymetli işlere vesile olduğunu ve yeri doldurulması elzem olan bir boşluğun doldurulduğunu görmekten ötürü memnuniyet duymaktayız.
GLOBAL DİALOGUE
ANKARA'DAKİ TOPLANTIDAN İZLENİMLER
Ankara’da 30 Mart 2010 tarihinde yapılan “F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumlarında Yaşam: Hükümlü-Tutuklular ve Çalışanlar Açısından Sorunlar ve Çözüm Önerileri” konulu toplantı aslında sorunların kaynağını ve çözümlerin ipuçlarını göstermesi açısından oldukça önemliydi.
Ankara’daki toplantı, yaklaşık on üç F tipi cezaevinden müdür, gardiyan ve sosyal hizmet uzmanlarının yanında, ceza ve tevkif evleri genel müdürlüğünden yetkililerin geldiği, yine F tiplerindeki sorunların çözümü açısından çalışmalar yürüten sivil toplum kuruluşlarının olduğu bir platformdu. Fakat tartışmalar yürütülürken devlet yetkilileri F tiplerinde sorunların pek olmadığını göstermek için ciddi uğraşlar verdiler. “F tiplerinde sorunlar var elbette” deseler de çalışan azlığından dolayı yapmak istedikleri birçok şeyi yapamadıklarını, atölye çalışmalarına zaman ve bunları organize edecek eleman bulamadıklarını, ortak kullanım alanlarına mahkumları çıkarmak istediklerini ancak gardiyan eksikliğinden dolayı bunu yapamadıklarını söylediler. Diğer bir yaklaşımları da uygulamalarının tamamen yasal olduğunu ve gayri hukuki herhangi bir tavırlarının söz konusu olmadığını söylediler. Gergin ve savunma pozisyonundaydılar. Açık vermemeye çalışıyorlardı. Eleştirileri dinlemekle beraber kabul etmiyorlardı. Mahkumların tüm insani haklarından yararlanmalarını sağlamak açısından kötü niyetleri olmadığını göstermek isteseler de, gözden kaçırdıkları bir şey vardı; sorunlara yaklaşırken sahip oldukları bürokratik düşünce dünyaları. Yıllardır devlet kurumlarında çalışmanın getirdiği bir refleksle devlet gibi düşünmek, ya da devlet olmak temel yaklaşımları olmuş. Mahkumların insani hakları devletin çıkarlarından sonradır anlayışı nedeniyle, F tipleri hakkında var olan yasaları her zaman insan hakkından önce tutmaktadırlar. Bu düşünce yapısı gündelik ve basit bir çok sorunun çözümü önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır. En önemlisi ve toplantının temel amaçlarından biri olan cezaevi idaresinin mahkumlarla diyalog kurması (sivil toplum kurumlarıyla diyalog asgari bir düzeyde tutturulmuş gibi) konusunda hala çok gerilerdeler. Çünkü kendi hukukları açısından bile cezaevlerinin bir yargılama yeri değil yargılamanın bittiği ve sonucunun uygulandığı bir mekan olması mantığını oturtamamışlar. Hala mahkumlar ehlileştirilerek topluma kazandırılmaya çalışılmaktadır. Çünkü bu mantığa göre cezaevlerine “düşen” insanlar normal değil hastalıklıdır ve onları normalleştirmek gerekmektedir. Dolayısıyla onlara göre cezaevleri bir tedavi merkezidir.
Devlet cenahından fazla bahsedilmesinin sebebi toplantıda daha çok onların konuşmasıydı. Sivil toplum kuruluşlarının yetkilileriyle yarı yarıya olmalarına rağmen genelde devlet memurlarının konuşması ayrı bir sıkıntının göstergesiydi. Bu daha makro bir sorun olmakla birlikte-devlet en iyisini bilir- belki de bundan sonraki toplantılarda yapılabilecek önemli bir şey devlet kurumlarının daha fazla dinleyen ve savunma pozisyonunda kalmasını sağlayan bir organizasyonu tertiplemektir. Türkiye’de devlet olma geleneğinin sebep olduğu rahatlıkla devlet yetkilileri, bulundukları her ortamda gayet baskın, yönlendiren, son sözü söyleyen bir pozisyonu benimsemişler. Toplantıda da yaklaşımları büyük oranda böyle oldu. Fakat toplantının en önemli yanı diyalog kapılarının aralanmasıdır: Gerek devlet kurumları ile sivil toplum kuruluşları arasında ve gerek sivil toplum kuruluşları ile mahkumlar arasında ve cüzi de olsa devlet ile mahkumlar arasında diyalogun başlaması, başlatılmak istenmesidir.
İleride yapılabilecek ve toplantıda da bir öneri olarak sunulan önemli bir nokta, tüm bu tartışmaların öznelerinin -mahkumların- sorunların çözüm platformlarında bulunmalarıdır. Diyalog farklı tarafların muhataplığıdır ve bu muhataplar aracılar aracılığıyla değil de direkt karşılaşsalar daha gerçekçi bir yüzleşme ve belki de sorunların çözümünde hızlandırıcı bir rol üstlenilmiş olur. Sivil toplum kuruluşları bu karşılaştırmalarda kolaylaştırıcı rolünü bu biçimiyle daha iyi yapacaktır.
Sonuç ve Çözüm Yerine:
F tiplerinin insan ruhunda ve bedeninde yarattığı etkiyi görmek için daha fazla beklemenin bir anlamı yok. Çünkü F tiplerinin açılması üzerinden epeyce zaman geçti ve insan üzerindeki “çürütücü” etkisi, orada asgari bir yıl kalan herkeste görülmektedir. F tipleri, insanlık dışı mekanlardır. Kesinlikle kapatılmalıdır. Bu ilkesel bir istektir, insani bir istektir. Yukarıda belirttiklerimiz genel ve ilkesel düzeydedir. Oysa F tipleri halen var ve orada birileri ölmeye ve işkence görmeye devam ediyor. Bu nedenle koşulların düzeltilmesi açısından bazı öneriler sunulabilir:
Fazla sayıda hükümlünün bir araya gelmesinin koşulları oluşturulmalıdır. Ortak kullanım alanlarının işlevselleştirilmesi, sosyal ve kültürel faaliyetlerin yapılması vb…
Mahkumların –Kürtçe veya herhangi bir dilde olan- ana dillerinde konuşması hiçbir şekilde engellenmemelidir.
F tipine ilişkin dokümanların toplanması, bir büro ya da irtibat merkezinin faaliyete geçirilmesi sivil toplum kuruluşları eliyle gerçekleştirilebilir.
Ciddi rahatsızlığı olanlar acilen hastanelere götürülmeli, insanca yaklaşılmalı ve tedavileri yapılmalıdır. Bu pazarlık konusu yapılmayacak kadar insani bir şeydir!
En küçük bir tartışmaya bile disiplin cezası verilmektedir. Bunun önüne geçilmeli. Şiddet sürekli uygulanmaktadır ve sudan sebeplerle verilen cezalar çok zorlayıcı olmaktadır. Bu nedenle bu sorun acil çözülmesi gerekenler arasındadır. Çünkü insanlar konuşamaz ve hareket edemez hale getirilmektedir. İnfaz hakimlerinin büyük oranda mahkumun aleyhine olan kararları ve itirazlara taraflı yaklaşımları mahkum edilmeli ve bu uygulama ya kaldırılmalı yada daha adil bir renge büründürülmelidir. F tipinin kendisi bir cezadır. Çünkü devletlerin mantığında bireyler cezanın belli bir kısmını bitirdi mi, daha esnek koşulları olan, uygulamaların görece daha yumuşak olduğu diğer cezaevlerine sevk edilmeleri gerekir. Ancak F tipinde -çok nadir örnekler dışında- bu genelde yapılmaz. Bunun giderilmesine yönelik çalışmalar yapılabilir. Çünkü böyle bir öneri mahkumdan geldiğinde “pişman ol senin diğer yerlere gönderelim” diye gayri insani bir yaklaşım da gösterilmektedir.
AYHAN SERHAT IŞIK
Araştırmacı
ANKET
ANKET BİLGİ NOTLARI
F Tipi Ceza İnfaz Kurumlarında Yapılan Anket Sonuçlarına Dair Tutuklu-Hükümlülerin Dilek ve Şikayetlerini İçeren Genel Bilgi Notları
ADANA F Toplam tutuklu-hükümlü: 379 kişi Ankete Katılanlar: 295 kişi İlgilenmeyenler: Ankete katılmayanların çoğu örgüt üyesi hükümlü ve tutuklulardır.
Notlar:
ANKARA F1 Toplam tutuklu-hükümlü: 373 kişi Ankete Katılanlar: 285 kişi İlgilenmeyenler: 36 kişi
Notlar:
ANKARA F2 Toplam tutuklu-hükümlü: 364 kişi Ankete Katılanlar: 271 kişi İlgilenmeyenler: 46 kişi
Notlar: * Katılmak istediğim halde hiçbir atölyeye çıkamıyorum. * Sayın STK; biz mahkumların cezaevi içinde para kazanacak, hiç kimseye muhtaç olmayacakları tekstil vb. atölyeler açmanızı istiyorum. Böylece dışarı çıkınca mesleğimiz olur.
BOLU F Toplam tutuklu-hükümlü: 360 kişi Ankete Katılanlar: 152 kişi İlgilenmeyenler: 16 kişi
Notlar: * Ağırlaştırılmış cezam dolayısıyla hiçbir faaliyete katılamıyorum. * Bilgisayar kursu ve atölyeler olduğu halde katılmak isteyenlerin dilekçelerine cevap verilmiyor. * 8 yıl 2 aydır yatan bir hükümlü, bilgisayar kursu olduğunu ilk kez öğrenmiş. Anketi gereksiz bulmuş ve önce “yapılması gerekenlerin yapılmasını” istemiş. * Sosyal etkinliklerimizi yapabilmemiz gerekiyor. Bunları sekteye uğratmak için bahaneler üretiliyor. * Yıllardır, aylardır disiplin cezaları sürenler var ve bu kişiler zaten hakları olan etkinliklere katılamıyorlar. * Disiplin cezası kapsamına girmeyen atölye çalışmaları keyfi olarak engelleniyor. * Var olan çalışmalardan, atölyelerden haberi olmayan tutuklu ve hükümlüler var. * Odalarda vakit geçirebilmek için zeka oyunları oynanabileceğini önerenler var. (Zeka küpü,. yap-boz-puzzle, satranç, dama vb.) * Odalarda resim yapabilmek için malzeme ve izin isteniyor. * Bilgi yarışmaları düzenlenebilir.
EDİRNE F Toplam tutuklu-hükümlü: 296 kişi Ankete Katılanlar: 186 kişi İlgilenmeyenler: 110 kişi
Notlar: * Sohbet hakkımızı kullanmak istiyoruz. * Tecrit her geçen gün ağırlaştığından katılmayı doğru bulmuyorum. Yoksa hepsi de ilgi alanıma giriyor. * Ölümcül hastalıktan yatan arkadaşlarımızın tedavisi yapılmayıp ölüme terk edildiği, Kürt olduğumuzdan dolayı ana dilimizin üzerinde baskı uygulandığı, red ve inkar politikalarının işletildiği bu yerde bu tür etkinliklerden yararlanmanın anlamlı ve gerekli olduğunu düşünmüyorum. * Bu faaliyetlerden faydalanabilmemiz için; idarenin bize sunmuş olduğu 1 saat spor- 3 saat sohbet hakkından mahrum kalmamız gerek. Ya atölyeleri, ya da sosyal faaliyetleri seçme şansımız var. * Futbol turnuvaları yapılsın. * Tutuklu ve hükümlülerin bir araya gelerek enstrüman çalıp şarkı söyleyebilmeleri, müzik aktiviteleri yapabilmeleri güzel olur. * Hobi alanlarının ve bunları kullanabilme hakkının açık görüşlerle hiçbir alakası olmamasına rağmen göz göre göre hakkımız gasp edilmektedir. Bu sorunlardan dolayı etkinlikleri anlamlı bulmuyorum. * Odamızda boncuk işi yapmak ve bunun için gerekli malzemeleri kendimiz satın almak istiyoruz. * Hobilerimizi odalarımızda yapmak istiyoruz.
İZMİR F1 Toplam tutuklu-hükümlü: 368 kişi Ankete Katılanlar: 196 kişi İlgilenmeyenler: 21 kişi
Notlar: * “Ağırlaştırılmış müebbet cezamdan dolayı etkinlik ve atölyelerden yararlanamıyorum.” * Özellikle hükümlüler için gelir sağlayacak atölyeler açılmalıdır. * Çıktıktan sonra cezaevine geri dönmemek için psikolojik destek ve bilgilendirme programı uygulanmalıdır.
İZMİR F2 Toplam tutuklu-hükümlü: 356 kişi Ankete Katılanlar: 288 anket dağıtıldı, 155 kişi anketi doldurdu
Notlar: * Mevcut atölyelerden daha fazla yararlanabiliriz. * Kendi yaptığımız el işleri için daha fazla zaman ve yer ayrılmasını istiyoruz. Çünkü el işlerinden geçimimizi sağlıyoruz. * El işi yapmamız sağlanarak, iş imkanı tanınabilir. * 350 mahkuma da odalarında iş yapmanı imkanı tanınabilir. * Kondisyon çalışmaya yönelik spor aktiviteleri ve spor aletleri olabilir. * Uzun zamandır futbol ve voleybol turnuvaları yapılmıyor; yeniden yapılabilir. * Maçları izlemek istiyoruz.
* Enstrüman çalmak istiyorum
.
KIRIKKALE F Toplam tutuklu-hükümlü: 361 kişi Ankete Katılanlar: 131 kişi İlgilenmeyenler: 12 kişi
Notlar: * Bizler adli mahkumlar olarak etkinliklere katılmak istiyoruz. Fakat siyasi mahkumlar atölyeleri kaplamış. Benim de yazmama gerek yok. * Ağaç-maket atölyesinin saatleri uzatılmasını talep ediyorum. Saatler ve günler uzatılsın. * Dışarıdan malzeme getiremediğimiz ve paramız sadece ihtiyaçlarımızı karşıladığı için boncuk atölyesinde malzeme sıkıntısı çekiyoruz, çalışamıyoruz ve istediğimiz gibi üretim yapamıyoruz.
KOCAELİ F1 Toplam tutuklu-hükümlü: 362 kişi Ankete Katılanlar: 213 kişi İlgilenmeyenler: 26 kişi
Notlar: * Tümünün gerekli olduğunu düşünüyorum. * Bize, idarenin tanıttığı gibi davranmıyorlar. 10 saatlik sohbet hakkını vermeyen ve bizi odalardan çıkarmak istemeyenler, yukarıda sunulan uygulamalar hakkında görüş de yazsak uygulamazlar. * Tüm kurs faaliyetleri disiplin cezası kapsamındadır. STK’ lardan istediğimiz, bu kursları disiplin cezası kapsamı dışına taşımalarıdır. * Sunulan faaliyetlerin hepsi önemlidir ve faaliyetlerin sayısı artırılmalıdır. * Gerçek psikologlarla sohbet etmek istiyoruz. * Sincan F Tipi’nde boncuk işi ve el işlerinin odalarda yapılmasına izin veriliyor. Burada da izin verilmelidir. * İnsanların boş zamanları çok olduğundan, odalarında maket işi, boncuk vb. çalışmaları yapıp tüketici olmak yerine üretici olmaları sağlanabilir. (Tüm ceza infaz kurumlarında ortak bir dilek olduğu söylenebilir.)
KOCAELİ F2 Toplam tutuklu-hükümlü: 384 kişi Ankete Katılanlar: 270 kişi İlgilenmeyenler: 22 kişi
Notlar: * “İslami hükümlü-tutuklulara etkinlikler yapılsın. Yazılanların çoğu caiz değildir.” * Etkinliklere sürekli çıkan tutuklu ve hükümlülerin uyumu çok önemli * Suçtan arındırıcı seminerler verilsin. * Odalarımızda boncuk işi yapmak istiyoruz. * İHD, Mazlum-Der gibi STK’lara üye olmak, düşünsel anlamda ortak çalışma alanı oluşturabilmek istiyoruz. * Sohbet hakkı verilmediği için etkinliklere ilgilenmiyorum. * Eğitim amaçlı film ve söyleşiler olabilir.
TEKİRDAĞ F1 Toplam tutuklu-hükümlü: 364 kişi Ankete Katılanlar: 192 kişi İlgilenmeyenler: 17 kişi
Notlar: * STK’ ların eğitimlerinin 5 hafta ile sınırlı kalmasını istemiyoruz. Eğitimler yarım kalıyor. * Sohbet odalarında tuvalet yok. Camlar kapalı ve yerler toz içinde. Bu yüzden hastalanıyoruz. * Tiyatro eğitimi ile oyun sergilenebilir ve cezaevleri arası yarışmalar düzenlenebilir. * Çay içerek sohbet edebilmek istiyorum.*** * Sigarayı bırakmak için tedavi yerleri açılabilir. * İş yurdu faaliyetlerinden yararlanamıyoruz; çıkarmıyorlar. * Bir çok tutuklu ve hükümlü devam ettikleri (halı, çini, vb.) atölyelerden memnunlar. * Odamızda boncuk işi yapmak istiyoruz.
TEKİRDAĞ F2 Toplam tutuklu-hükümlü: 480 kişi Ankete Katılanlar: 401 kişi İlgilenmeyenler: 66 kişi
Notlar: * Ankete katılanların dışında 138 kişi, “ortak alan genelgesinin tam olarak uygulanmasını istiyorum” diyerek yanıt vermiş. * Odalarda yağlı boyla, resim vb. aktiviteleri yapabilmeliyiz. * Cezaevi kurumuna katkı için Matbaa-Ofset atölyesi kurulabilir. * 20 aydır, dilekçe vermeme rağmen hiçbir etkinliğe çıkarılmadım. * Sigarayı bırakmak için hekim desteği istiyorum. * Silivri CİK’de Türk Hava Kurumu’nun maket uçak kursu düzenlediğini duyduk. Burası için de talepte bulunulabilir mi? * Dilekçe yazmak ve resmi kurumlara başvurabilmek için bilgilendirme kursu açılabilir mi?
VAN F Toplam tutuklu-hükümlü: 335 kişi Ankete Katılanlar: 181 kişi İlgilenmeyenler: 10 kişi
Notlar: * Disiplin cezası nedeniyle sosyal etkinliklerden faydalanamıyorum. * Sohbetlerin 10 saate çıkarılması gerekiyor. * Odalarımızda gemi, saat, rahle vb. gibi normal el işleri yapmamıza imkan sağlanmalıdır. (Mahkumlar, boncuktan saat, gemi vb. gibi çeşitli el işleri üretiyorlar.) * E Tipi cezaevlerindeki boncuk atölyelerinin burada da açılmasını istiyoruz.
DİĞER ÖNERİLER
"F TİPİ CEZAEVLERİNDE ORTAK KULLANIM ALANLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ" AÇISINDAN
TUTUKLU VE HÜKÜMLÜLERİN SUNDUĞU ÖNERİLER
GENEL Sürücü Kursu, Bilgisayar (yazılım, programcılık, klavye kullanımı vs.), Çeşitli konularda (tarih, sosyoloji, psikoloji, güncel, ekoloji, spor, politika, ekonomi, vb.) söyleşi ve tartışmalar
EĞİTİM Üniversiteye Hazırlık, Açık Öğretim, Okuma-Yazma, Din Dersleri, Genel Kültür
YABANCI DİL Kürtçe, İngilizce, Arapça
MESLEK EDİNDİRME Marangozluk, Tekstil, Çini, Elektrik-Elektronik, Aşçılık, PVC Atölyesi, Su Tesisatçılığı, Muhasebe, Berberlik, Halı Dokuma, Oto Tamirciliği, Kaynakçılık, Tornacılık, Grafik Tasarım, Demir Doğrama Hayvancılık, Çiçek Yetiştirme Arıcılık, Bahçecilik, Hayvan Yetiştiriciliği Hakkında Eğitim
EL SANATLARI Boncuk, Bakır, Gümüş, Maket, Gemi Maket, Ahşap Oyma, Ahşap Baskı, Ahşap Boyama, Ağaç İşleme, Ahşap Kaplama, Çanak-Çömlek Atölyesi, Hat Sanatı, Cam Boyama, Makrome-Örgü, Ağ Atölyesi, Hamak, Mum Atölyesi
SANAT Bağlama Kursu, Tiyatro, Halk Dansları, Fotografçılık, Dans
KİŞİSEL GELİŞİM İnsan Hakları Dersi, İletişim, Öfke Kontrolü, Diksiyon, Yazarlık, Aile İçi Eğitim
SPOR Spor aktivitelerinin saat ve çeşitliliğinin artırılması, CİK içi ve CİK’ler arasıyarışmalar düzenlenmesi,
SAĞLIK İlk Yardım, Sigara Bırakma Tedavileri ve Bilgilendirme, Psikolojik Destek ve Bilgilendirme
ZEKA OYUNLARI Satranç, Dama, Bulmaca, Sudoku, Rubik Küp vb. hafıza ve zeka geliştirici oyunlar
ANKET SONUÇLARI ÜZERİNE KISA BİR DEĞERLENDİRME
CİSST tarafından yapılan anket ile 13 F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’nda yaşayan ortalama 4680 tutuklu/hükümlüye ulaşılmaya ve onların, ortak alanların kullanımına dair düşünce ve önerileri öğrenilmeye çalışılmıştır.
Her cezaevinin kapasitesi ortalama 360 kişi olarak hesaplanmıştır. Ancak bazı YGCİK’larının kapasitesinin üzerinde tutuklu ve hükümlü barındırdığı unutulmamalıdır. (Örneğin Tekirdağ 2 No’lu F Tipi YGCİK’da 500’e yakın tutuklu/hükümlü bulunmaktadır.)
Yapılan çalışmaya göre ankete katılan ve ankete çeşitli nedenlerle katılmayan kişilerin sayısı aşağıdaki gibidir.
Ankete katılanlar : 2928 kişi İlgilenmeyenler : 404 kişi
Adana F Tipi YGCİK’da ankete katılmayanların çoğunun, örgütü üyesi hükümlü ve tutuklular olduğu belirtilmiştir.
Ankete katılmayanların en yoğun olduğu yer 110 kişi ile Edirne F Tipi YGCİK’dur ve bunun için en önemli gerekçe olarak “sohbet hakkının” kullanılamamasını göstermişlerdir. Tekirdağ 2 No’lu F Tipi YGCİK’da ankete katılanlardan 138 kişinin, genelgenin uygulanmasını ve kendilerine sohbet haklarının verilmesini istedikleri görülmektedir.
Tutuklu ve hükümlüler tarafından dikkat çekilen bir diğer konu da; tüm kurs faaliyetlerinin disiplin cezası kapsamında bulunmasıdır. Sivil Toplum Kuruluşları’ndan istenen, bu kursların disiplin cezası kapsamı dışına taşınmasını sağlamalarıdır. Ayrıca görülen; devam edilen atölyeler ve spor faaliyetlerinden aynı anda yararlanamadıkları, birini seçmek zorunda kaldıkları, seçimlerini de, sağlıkları için daha gerekli olan spor aktiviteleri yönünde kullandıklarıdır. Ancak ankete katılanların çoğu STK’lar ya da ceza infaz kurumu tarafından yürütülen atölyelerin de önemine inanmakta ve bunlardan yararlanmak istemektedir. Tutuklu/hükümlüler spor saatlerinin artırılmasının ve çeşitli turnuvalar düzenlenmesinin beden ve ruh sağlığı açısından fayda sağlayabileceğini belirtmişlerdir.
Tüm YGCİK’ larında dikkat çeken en önemli hususlardan bir diğeri de tutuklu ve hükümlülerin odalarında üretim yapabilmek istediklerini belirtmeleridir. Odalarında çok fazla zaman geçirdiklerini belirten tutuklu ve hükümlüler hangi konularda çalışmalar yapabileceklerini ekte sunulan bilgi notlarında açıkça yazmışlardır. Hobi olarak da değerlendirilebilecek bu faaliyetlerin kendilerine hem üretim hem de az da olsa para kazanma fırsatı tanıyacağını belirterek birçok konu başlığı saymışlardır. Bunların en başta geleni azımsanmayacak bir yüzdeyle boncuk işidir. Kendilerine harcamaları için belirli bir miktar para verildiğinden ayrıca malzeme alamadıklarını, almak isteseler de kantinde kısıtlı sayıda ve çeşitlilikte malzeme olduğunu ve yaratıcılık anlamında bunları doğru dürüst değerlendiremediklerini belirtmişlerdir. Bundan geçimini sağlayan çoğu kişi bu konuda Sincan F Tipi cezaevini örnek vermişler, aynı hakkın kendilerine de tanınmasını ve bu konuda dışarıdan malzeme alabilmek için yardım istemişlerdir.
Her YGCİK’da belirtilen en yaşamsal isteklerden biri de meslek edindirme kurslarıdır. Elinde mesleği olan ya da olmayan herkes bu kursların gerekliliğinden bahsetmiş, dışarı çıktıktan sonra içeri geri dönmemenin ve dışarıda bir hayat kurabilmenin en önemli şartının meslek sahibi olmak ve para kazanmak olduğunu yazmışlardır. Bazı tutuklu/hükümlüler yapılacak bu tür çalışmalar ve üretimlerle içinde bulundukları ceza infaz kurumlarına fayda sağlayabilecekleri fikrini de ortaya koymuşlardır.
Tutuklu/hükümlüler psikolojik anlamda daha yoğun destek almak istemektedir. Bu istekler; öfke kontrolü, iletişim, aile içi eğitim, suçtan arındırıcı seminerler vb. gibi kendi önerdikleri başlıklar halinde sunulmuştur.
Sağlık konusunda da uyarılar yapılmıştır. Bunların içinde cezaevlerinin genel olarak tozlu olduğu, camların kapalı bulunduğu, sohbet odalarında tuvalet olmadığı gibi konulardan bahsedilmiştir. Tuvalet bulunmayan sohbet odalarının varlığı her cezaevinde aynı mıdır, anketlerin sonucundan böyle net bir bilgiye ulaşılamadığını da belirtmekte yarar var. Ayrıca sigara bırakmak isteyenlerin ve bunun için hekim desteği isteyenlerin sayısı da azımsanmayacak boyuttadır. En önemli sağlık şikayetleri ise içeride ağır hasta olan çoğu mahkum için gerekli tedavi bakımın yapılmadığıdır.
YGCİK’nın çoğunda bir atölyeye devam eden ve etkinlikten memnun olan tutuklu ve hükümlüler varken, bazılarının ise var olan atölyenin varlığından hiçbir şekilde haberi olmadığı, hatta var olan bir kurstan bahsederken “açılsa gitmek isterim” diyerek görüş bildirdiği görülmüştür. Yine var olan kurslarla ilgili diğer bir sıkıntı da, atölyelere katılmak isteyen kişilerin verdiği dilekçelerin aylarca hatta 2 yıl gibi sürelerle dikkate alınmadığıdır. 20 aydır dilekçe vermesine rağmen hiçbir etkinliğe çıkamadığını belirten tutuklu ve hükümlülerin durumu dikkat çekicidir.
Bazı tutuklu ve hükümlü ve tutuklular Silivri Cezaevi’nde THK’nın yürüttüğü maket uçak kursunun kendi cezaevlerinde de gerçekleştirilebilmesinin mümkün olup olmadığını sormuşlardır.
Sınırlı sayıda bir araya gelebilen tutuklu/ hükümlüler spor müsabakaları, turnuvalar, cezaevleri arası spor ve tiyatro yarışmaları istediklerini de anketlere yazmışlardır.
Anketlerde dikkat çeken birkaç önemli ayrıntıdan daha bahsetmek istersek;
Adli tutuklu/hükümlüler atölye çalışmalarına katılamadıklarını, bunun nedeninin de önceliğin siyasi mahkumlara tanınması olduğunu yazmışlardır.
Var olan etkinliklerden memnun olan çok sayıda mahkum var. Bunların çoğu STK atölyelerinin 5 haftayla sınırlı olmasının kötü olduğunu, eğitimlerinin yarım kaldığını belirtmişlerdir.
Kendilerini “İslami tutuklu/hükümlü” olarak belirten -ya da böyle bir ayrıma girmeyen- mahkumların, din bilgisi, Kuran-ı Kerim ve Arapça gibi dersler de verilmesi istendiği görülmüştür.
Yine büyük bir çoğunluk faaliyetlerin hepsinin önemli olduğu, faaliyet sayısının ve bunlardan yararlanma zamanının artırılması gerektiği konusunda hemfikirdir.
Müzik aleti çalma ve halk dansları gibi seçenek ve öneriler mahkumların fiziksel ve ruhsal sağlığı için gerekli olan ve en çok tercih edilen seçeneklerdendir.
Akıl sağlığı için çokça önerilen seçeneklerden biri de “zeka oyunları” diye adlandırabileceğimiz bulmaca, dama, satranç, sudoku vb.dir.
Mahkumlar tarafından, “hobi alanları ve bunları kullanabilme hakkının açık görüşlerle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen” bu hakkın açıkça gasp edildiği belirtilmiştir.
Yine bir hükümlü, ağırlaştırılmış müebbet cezasından ötürü etkinlik ve faaliyetlerden yararlanamadığını belirtmiştir. Bunun genel bir uygulama mı olduğu bilgisinin ceza infaz kurumu müdürlerinden öğrenilmesi konusunda fayda vardır.
Özgür SERDENGEÇTİ SKYDG YK Üyesi
ANKET TABLO
|
ADANA F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
77
|
31
|
15
|
123
|
|
Heykel Atölyesi
|
5
|
33
|
16
|
54
|
|
Ebru Atölyesi
|
39
|
27
|
16
|
82
|
|
Karikatür Atölyesi
|
9
|
22
|
28
|
59
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
39
|
27
|
44
|
110
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
16
|
14
|
22
|
52
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
14
|
31
|
26
|
71
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
24
|
21
|
30
|
75
|
|
Sinema Söyleşileri
|
4
|
13
|
9
|
26
|
|
Film Gösterimleri
|
24
|
17
|
25
|
66
|
|
ANKARA 1 No’lu F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
40
|
20
|
20
|
80
|
|
Heykel Atölyesi
|
17
|
28
|
7
|
52
|
|
Ebru Atölyesi
|
37
|
28
|
27
|
92
|
|
Karikatür Atölyesi
|
9
|
9
|
13
|
31
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
50
|
37
|
21
|
108
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
18
|
10
|
12
|
40
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
8
|
14
|
23
|
45
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
11
|
13
|
4
|
28
|
|
Sinema Söyleşileri
|
4
|
14
|
14
|
32
|
|
Film Gösterimleri
|
39
|
34
|
60
|
133
|
|
ANKARA 2 No’lu F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
43
|
15
|
11
|
69
|
|
Heykel Atölyesi
|
15
|
19
|
12
|
46
|
|
Ebru Atölyesi
|
36
|
31
|
15
|
82
|
|
Karikatür Atölyesi
|
11
|
17
|
24
|
52
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
38
|
30
|
24
|
92
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
20
|
27
|
21
|
68
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
15
|
19
|
22
|
56
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
5
|
16
|
17
|
38
|
|
Sinema Söyleşileri
|
3
|
18
|
17
|
38
|
|
Film Gösterimleri
|
28
|
14
|
32
|
74
|
|
BOLU F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
23
|
8
|
11
|
42
|
|
Heykel Atölyesi
|
10
|
8
|
9
|
27
|
|
Ebru Atölyesi
|
24
|
25
|
14
|
63
|
|
Karikatür Atölyesi
|
3
|
6
|
6
|
15
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
18
|
13
|
12
|
43
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
13
|
10
|
13
|
36
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
8
|
19
|
7
|
34
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
12
|
8
|
13
|
33
|
|
Sinema Söyleşileri
|
1
|
6
|
8
|
15
|
|
Film Gösterimleri
|
18
|
13
|
18
|
49
|
|
EDİRNE F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
29
|
15
|
6
|
50
|
|
Heykel Atölyesi
|
5
|
11
|
12
|
28
|
|
Ebru Atölyesi
|
27
|
13
|
8
|
48
|
|
Karikatür Atölyesi
|
2
|
17
|
10
|
29
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
28
|
30
|
12
|
70
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
9
|
14
|
16
|
39
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
8
|
9
|
15
|
32
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
1
|
10
|
12
|
23
|
|
Sinema Söyleşileri
|
3
|
2
|
9
|
14
|
|
Film Gösterimleri
|
18
|
6
|
16
|
40
|
|
İZMİR 1 No’lu F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
41
|
20
|
25
|
86
|
|
Heykel Atölyesi
|
12
|
20
|
23
|
55
|
|
Ebru Atölyesi
|
20
|
29
|
11
|
60
|
|
Karikatür Atölyesi
|
5
|
14
|
7
|
26
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
38
|
25
|
23
|
86
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
11
|
9
|
17
|
37
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
9
|
6
|
15
|
30
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
6
|
7
|
12
|
25
|
|
Sinema Söyleşileri
|
6
|
10
|
7
|
23
|
|
Film Gösterimleri
|
25
|
29
|
24
|
78
|
|
İZMİR 2 No’lu F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
25
|
21
|
15
|
61
|
|
Heykel Atölyesi
|
11
|
13
|
10
|
34
|
|
Ebru Atölyesi
|
13
|
24
|
15
|
52
|
|
Karikatür Atölyesi
|
7
|
3
|
8
|
18
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
41
|
14
|
11
|
66
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
10
|
14
|
13
|
37
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
2
|
7
|
10
|
19
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
2
|
9
|
14
|
25
|
|
Sinema Söyleşileri
|
1
|
8
|
7
|
16
|
|
Film Gösterimleri
|
18
|
10
|
20
|
48
|
|
KIRIKKALE F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
55
|
13
|
4
|
72
|
|
Heykel Atölyesi
|
5
|
13
|
3
|
21
|
|
Ebru Atölyesi
|
6
|
2
|
7
|
15
|
|
Karikatür Atölyesi
|
5
|
7
|
5
|
17
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
14
|
46
|
7
|
67
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
4
|
7
|
5
|
16
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
5
|
7
|
9
|
21
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
5
|
3
|
17
|
25
|
|
Sinema Söyleşileri
|
1
|
3
|
7
|
11
|
|
Film Gösterimleri
|
12
|
7
|
14
|
33
|
|
KOCAELİ 1 No’lu F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
36
|
24
|
22
|
82
|
|
Heykel Atölyesi
|
19
|
9
|
16
|
44
|
|
Ebru Atölyesi
|
36
|
15
|
10
|
61
|
|
Karikatür Atölyesi
|
6
|
22
|
20
|
48
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
39
|
13
|
27
|
79
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
10
|
22
|
16
|
48
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
14
|
22
|
13
|
49
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
13
|
16
|
12
|
41
|
|
Sinema Söyleşileri
|
3
|
7
|
10
|
20
|
|
Film Gösterimleri
|
14
|
24
|
29
|
67
|
|
KOCAELİ 2 No’lu F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
66
|
16
|
20
|
102
|
|
Heykel Atölyesi
|
19
|
39
|
21
|
79
|
|
Ebru Atölyesi
|
46
|
37
|
28
|
111
|
|
Karikatür Atölyesi
|
8
|
19
|
30
|
57
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
46
|
26
|
15
|
87
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
18
|
17
|
29
|
64
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
15
|
24
|
16
|
55
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
8
|
29
|
29
|
64
|
|
Sinema Söyleşileri
|
1
|
5
|
6
|
12
|
|
Film Gösterimleri
|
16
|
18
|
49
|
81
|
|
TEKİRDAĞ 1 No’lu F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
38
|
5
|
8
|
51
|
|
Heykel Atölyesi
|
18
|
18
|
9
|
45
|
|
Ebru Atölyesi
|
33
|
18
|
12
|
63
|
|
Karikatür Atölyesi
|
12
|
6
|
14
|
32
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
33
|
21
|
15
|
69
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
4
|
15
|
8
|
27
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
7
|
14
|
9
|
30
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
6
|
15
|
17
|
38
|
|
Sinema Söyleşileri
|
-
|
3
|
9
|
12
|
|
Film Gösterimleri
|
13
|
17
|
36
|
66
|
|
TEKİRDAĞ 2 No’lu F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
45
|
21
|
23
|
89
|
|
Heykel Atölyesi
|
10
|
19
|
12
|
41
|
|
Ebru Atölyesi
|
13
|
18
|
25
|
56
|
|
Karikatür Atölyesi
|
3
|
17
|
9
|
29
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
58
|
25
|
33
|
116
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
21
|
4
|
10
|
35
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
12
|
24
|
11
|
47
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
14
|
18
|
15
|
47
|
|
Sinema Söyleşileri
|
1
|
8
|
13
|
22
|
|
Film Gösterimleri
|
19
|
26
|
26
|
71
|
|
VAN F Tipi
|
1.derece önemli
|
2.derece önemli
|
3. derece önemli
|
Toplam Kişi Sayısı
|
|
Resim Atölyesi
|
42
|
17
|
20
|
79
|
|
Heykel Atölyesi
|
8
|
10
|
9
|
27
|
|
Ebru Atölyesi
|
7
|
11
|
10
|
28
|
|
Karikatür Atölyesi
|
7
|
11
|
4
|
22
|
|
Ritim-müzik Atölyesi
|
36
|
10
|
17
|
63
|
|
Senaryo yazım Atölyesi
|
5
|
10
|
11
|
26
|
|
Edebiyat Atölyesi
|
12
|
23
|
19
|
54
|
|
Felsefe Söyleşileri
|
17
|
21
|
12
|
50
|
|
Sinema Söyleşileri
|
1
|
8
|
7
|
16
|
|
Film Gösterimleri
|
20
|
14
|
24
|
58
|
TOPLANTI KAYITLARI
ZAFER KIRAÇ (Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği Yönetim Kurulu Bşk./ CİSST-Proje Koordinatörü)
Hepinize merhabalar. Ben Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ni çok kısa anlatmak istiyorum. Ayrıca, genelde cezaevlerinde, son iki yıldır da F Tipi cezaevlerinde neler yaptığımızla; bugün bitiş toplantısını yapacağımız “F Tipleri Projesi” ile ilgili bazı bilgiler vermek istiyorum ve açılışı siz katılımcılara teşekkürlerimi sunarak yapıyorum.
Öncelikle hepinize hoş geldiniz diyorum. Aramızda yaklaşık 9 ilden gelen, Ceza ve Tevkif Evleri’ne bağlı F Tipi cezaevlerinde çalışan müdürler, öğretmenler, psikologlar, sosyal çalışmacılar, baş infaz memurları, infaz memurları; yine bir çok ilden ve çok çeşitli uzmanlık alanlarından Sivil Toplum Kuruluşları’nın değerli temsilcileri, üniversitelerden hocalarımız; Sayın Genel Müdür Nizamettin Kalaman, yardımcısı Hüseyin Kulaç Bey ve tetkik hakimlerimiz var ve hepinize tekrar hoş geldiniz diyorum.Oturumu Osman Kavala yönetecek, kendisine şimdiden teşekkür ediyorum katkıları için; ayrıca kendisi beş yıl önce bütün bu çalışmaların başlamasının nedenidir. Beni de bu işin içine sokan kendisidir ama iyi ki girmişim, bir sürü şey yaptığımıza inanıyorum.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin aslında tek hedefi var: Sivil Toplum Kuruluşları’nın Ceza İnfaz Kurumlarıyla ilişkilerini kurmak, güçlendirmek, bürokrasiyle olan ilişkilerinde biraz bugün yaptığımız gibi araya girip onları bir araya getiren ortamlar yaratmak, aslında hedef budur. Projeler yapmak, bir projeyi bizatihi kendisi yürütmek değil. Derneğimizin varlık nedeni bu, çünkü buna bir ihtiyaç olduğunu görmüştük 5 yıl önce. Yani İnsan Hakları Derneklerimiz var, tabii ki başka kurumlarımız var cezaevleriyle ilgileniyorlar. Her yıl, ya dönemsel ya da herhangi bir olay olduğunda çeşitli raporlar hazırlıyorlar ama biz istiyoruz ki Sivil Toplum Kuruluşları’nın bu ilişkileri süreklilik arz etsin. Zaten çok alışık olmadığımız bir durum bu, bürokrasi çok alışık değil Sivil Toplum Kuruluşları’yla çalışmaya. Sivil Toplum Kuruluşları da alışık değil bürokrasiyle çalışmaya. Yani deneyimler az ve çok yeni. Hele Adalet Bakanlığı'yla hiç çalışılamaz duygusu çok hakim. Ama biz bütün bu 5 yıllık çalışmalarımızda gördük ki bir şeyler yapılabilir, bir şeylere başlanabilir, projeler yürütülebilir. Her zaman cezaevinin içine girip orada bir şey yapma şansını elde etmek gerektiğine inanıyoruz. Bunu da dernek olarak korumaya çalıştık yaptığımız işlerde. Bunu başka Sivil Toplum Kuruluşları’nın da yapabilmesi temel arzumuz. Yani İnsan Hakları Derneği de cezaevlerinin bizatihi içinde bir proje yapabilsin, Türkiye İnsan Hakları Vakfı' da yapabilsin. Bugün hocamla çok kısa sohbet ettik, Türk Psikologlar Derneği çok önemli bizim için. Çünkü cezaevlerindeki psikolog arkadaşların, -onların temsilcileri de buradalar- çok çeşitli ve acil sorunları var. Psikologların var olan sorunlarının bu dernek ve bakanlık yetkililerinin bir arada olmasıyla daha kolay çözüleceğine inanıyoruz. Sivil Toplum Kuruluşları’nın enerjisinden bürokrasinin, kamunun, kamu idaresinin yararlanması gerektiğine inanıyoruz. Tabii ki burada bir dil de oluşturulması gerekiyor. Yani bugüne kadar belki bu ilişkiyi sağlamakta karşılıklı konuşulan dil de engel olmuş olabilir; ya da ilişkinin kopuk kalmasında diyeyim. Bunları aşmak için aslında bu toplantıları düzenlemek bizim için önemli, bunu iki yıl önce İstanbul'da da yapmıştık yine benzer bir toplantıyı, ancak biraz daha az sayıdaydık. Genel Müdürlük’den geniş bir katılımla, 13 F Tipi Müdürü, Sivil Toplum Kuruluşları’yla ilk kez bir araya gelmişti, hatta 13 F Tipi de müdürü de bu toplantıyla ilk defa bir araya geliyordu. Bizim için, yaptığımız en kıymetli toplantılardan biriydi. Bu toplantının da öyle olmasını arzu ediyoruz. O yüzden hepinize, hepimize başarılar diliyorum 17.30 ‘a kadar sürecek olan bu çalışmamızda. Tabii ki bu projelerin ve toplantıların gerçekleşmesinde bize katkıda bulunan kurumlar var. Avrupa Birliği Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu, onlara çok teşekkür ediyoruz. Açık Toplum Vakfı son anda imdadımıza yetiştiler, projemizdeki eksiklikleri tamamladılar. Yine Global Diyalog derneğimizin ayakta kalabilmesi için kurumsal desteklerini sürdürüyorlar. Biz öyle aman aman çok büyük bir dernek değiliz onu da söyleyeyim. Bazen şu toplantıyı yapıyor olmak bile bizi şaşırtıyor; nasıl yapıyoruz bunu diyoruz. Öyle çok büyük çok güçlü bir dernek değiliz. Dolayısıyla unutmadan bu tür katkılar sağlayan kurumlara da teşekkür etmek istiyorum. Ve tabii ki Anadolu Kültür, dediğim gibi baştan bu yana bize destek sağlıyorlar, onlara çok teşekkürler. Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği adı altında böyle bir çalışmayı ilk kez 2007 yılında yine burada, konferans salonunu ve başkaca üç mekanı da kullanarak, Sivil Toplumdan ve Cezaevleri çalışanlarından yaklaşık 150 kişinin katılımıyla Sivil Toplum Konferansı başlığı altında gerçekleştirmiştik. Konu F Tipi cezaevleri değildi, cezaevleri ile ilgili genel bir toplantıydı. Önünüzdeki kitaplardan bir tanesi odur, elimizde kalmadığı için fotokopi çektirdik. Kitapta, toplantıdan çıkanların değerlendirildiği bir sonuç bildirgesi var, biz onu takip etmeye çalışıyoruz. Oradaki hem kamunun, hem Adalet Bakanlığı'nın, hem de Sivil Toplum Kuruluşları’nın ısrarla vurguladığı en önemli konu diyalog eksikliğiydi. Dolayısıyla biz de ısrarla bu konuda bu tür toplantılar yaparak bir diyalog zemini oluşturmaya çalışıyoruz. Yani o konferansla başladı aslında bizim yol haritamız diyebilirim. Onun dışında dernek başka neler yapıyor; cezaevleri konusunda inanılmaz bir kaynak eksikliği var Türkiye'de. Yani kaynak yok; kamudaki teknik kitaplardan bahsetmiyorum. Bir kaynak sorunu var ve biz biraz bunun da üstesinden gelmeye çalışıyoruz. Birleşmiş Milletler’in bazı yayınlarını kazanmaya çalışıyoruz. Onların çeşitli ülkelerdeki deneyimlerinin sonucu oluşturdukları kitaplar var Kurucularımızdan bir arkadaşımızın da BM’de çalışıyor olması avantajıyla bu kitapları sırayla çeviriyoruz.
İki tanesi önünüzde: yani “Onarıcı Adalet” ve “Mahpus Kadınlar, Cezaevindeki Kadınlar”. Bunları bakanlıkla birlikte yapıyoruz. Bakırköy Kadın Cezaevine, Kadın Sivil Toplum Kuruluşları’nı götürdük. 15 Sivil Toplum Kuruluş temsilcisi gittiler, orada mahpus kadınlarla görüştüler, idareyle görüştüler. Oradaki sıkıntıları dinlediler, sonra bir otele kapanıp bir atölye çalışması gerçekleştirdiler “ne yapabiliriz” diye. Tabii ki bir başlangıç. Şimdi biz istiyoruz ki o Sivil Toplum Kuruluşları kadınlar için projeler yapmaya başlasınlar. “Onarıcı Adalet” Bilgi Üniversitesi’yle birlikte başladığımız bir çalışmaydı, onlar bunu konferanslarla, atölyelerle daha da ileriye götürdüler, taşıdılar. Bunlar çok önemli. Yani bu dernek böyle bir kaynak eksikliğini görüyor ve bunları çevirmeye çalışıyor. Üçüncü kitap -şu anda üzerinde çalıştığımız- cezaevlerindeki biraz daha özellikli gruplarla ilgili.
Bugün gördüm ve çok da keyif aldım, sağlıkla ilgili böyle bir çalışma var; cezaevlerindeki Güler Zere olayı ve benzer durumlarla ilgili. Kitabın bir bölümü çok hasta insanlarla nasıl bir infaz süreci yaşanacağıyla ilgili. Birleşmiş Milletler’in yine aynı kitabında cezaevindeki farklı cinsel yönelimi olan gruplar (eşcinseller, travestiler, transeksüeller,vb) ne olacak; onların özel ihtiyaçları var, orada yaşarlarken bunlar nasıl karşılanacak vb. konular ele alınıyor. Yine yaşlılar ve engelliler ile ilgili kitapları çevirmek istiyoruz, çünkü inanıyoruz ki ve inanmak da istiyoruz tabi; bütün müdürlerimiz bu kitapta yazan uluslararası deneyimlerle ortaya çıkmış bilgilerden yararlanacaklardır ve kendi mahpuslarına ve kendi cezaevlerindeki kalan hükümlü ve tutuklulara bu deneyimlerden yola çıkarak davranış geliştireceklerdir.
Çok mütevazı başlayan ama gittikçe büyüyen bir çalışmamız daha var. Yakında hem Adalet Bakanlığı'yla, hem Milli Eğitim’le, hem de YÖK'le bir görüşmemiz olacak. Üç yıl önce bir mektup gelmişti; “Okumak istiyorum, açık öğretimi kazandım ama cezaevindeyim ve okul harç parasını yatıramıyorum” diye başlayan. Bu mektupla başlayan çalışmamız büyüdü ve her yıl artarak daha çok kişiye ulaştı. Derneğimiz şu anda 26 kişiye burs veriyor, böyle bir destek sağlıyor. Bunu yaparken hükümlü/tutuklu ayrımı yapmıyoruz. Bazen Sivil Toplum Kuruluşları’ndan bize verilen isimler, bazen cezaevi müdürlerinden bize gelen isimler, bazen kişilerin bizi duyup yazdıkları mektuplardan yola çıkarak bu desteği sağlıyoruz. Destek isteyenlerin çoğu kadın; 26 kişinin 19'u kadın. Bu çok keyifli de bir şey, içerde okumaya çalışıyorlar. Ama oradaki problem, cezaevinde okumaya çalışan bir insandan harç alınması. Milli Eğitim’in bir ödenek alması bize çok tuhaf geliyor, bunun kalkması gerektiğini düşünüyoruz. Bu konuda da çalışmalarımıza başlayacağız. Yine bir diğer yaptığımız çalışma -değinmeden geçersem çocuklar bana kızarlar-; yaklaşık dört üniversiteden gençlerle cezaevleri konusunda çalışıyoruz. Onlara gidiyoruz, hocalar bizi çağırıyorlar. Sosyoloji, Psikoloji, Hukuk bölümü öğrencilerine sosyal sorumlulukta cezaevleri üzerine çalışmalarıyla ilgili bir söyleşi yapıyoruz. Söyleşiler bayağı uzun sürüyor. Sorular soruyorlar. Üç senedir yapıyoruz Bilgi Üniversitesi’yle, Koç Üniversitesi’yle, Galatasaray Üniversitesi’yle bu çalışmaları. Yüzlerce soru geliyor, inanılmaz, yani bize de çok yol açan sorular bunlar. Toplum Gönüllüleri’yle de birlikte hareket ediyoruz. “Aynı Gökyüzüne Bakıyoruz” adında üç yıldır birlikte sürdürdüğümüz bir proje var. İki yıl çok iyi yürüdü çalışma. Bu yıl tekrar çalışabilmek için, Genel Müdürlüğün önündeki izin belgelerimizin, kısa zamanda onaylanacağını umut ediyoruz. Elazığ'da çocuklar var; yine Maltepe'de çocuklarla, ergenlerle ve gençlerle ve Bakırköy'de kadınlarla bu tür çalışmalarımız devam ediyor. Yine Bilgi Üniversitesi’nin “Hukuk Kliniği” projesi var. O da böyle çok küçük ölçekli başlayıp bambaşka bir yere geldi, belki İdil Elveriş birkaç cümleyle ondan da bahseder. Birlikte yürüttüğümüz bu çalışma için Turgut Tarhanlı Hocama ve İdil Elveriş’e çok teşekkürler bu konuda. Şunu hatırlıyorum; Bakırköy Cezaevi’ndeki çalışmanın sonunda bir kadın hükümlünün -yıllardır orda yatan bir hükümlü- “ben en temel haklarımı burada öğrendim” demesi. Bu ne kadar trajik bir durum, böyle söylemişti, yani orada öğreniyordu. Bu çalışma çok temel şeyleri, en basit hakları öğretiyor aslında ama onları cezaevinde öğrenme şansı bulabildiler ancak. Biraz da son yaptığımız, 13 F Tipi cezaevinde yürüttüğümüz çalışmadan bahsedeyim. (14. F Tipi olarak İmralı cezaevi açıldı biliyorsunuz ama bizim projenin dışındaydı, dolayısıyla bizim çalışma alanımız değildi.) Projemiz 13 F Tipini kapsıyordu ve 9 ilde bulunuyordu. Toplam 4600 hükümlü/ tutuklunun yaşadığı ve 1700 civarında çalışanın bulunduğu yüksek güvenlikli bu cezaevi modeli, aşağı yukarı kurulduğu günden bu yana çeşitli vesilelerle kamuoyunda ya da İnsan Hakları Örgütleri tarafından tartışılan çeşitli sıkıntıları da içinde barındırarak bu güne kadar geldi. Hem Genel Müdürlüğün hem de Sivil Toplumun problemleri çözme konusunda da içten tavırları, bu konuda yöntem geliştirmeleri, çeşitli projelere açık ve sıcak baktıklarını görmek de bizi bu anlamda umutlandırıyor. Derneğimiz, bu projeden önce Tekirdağ F Tipi cezaevinde yaklaşık 14 ay bir proje yapmıştı. O projede yaşadığımız iyi şeyleri diğer 12 F Tipine de nasıl taşırız demiştik. Orada atölyeler yapmıştık, hükümlü/tutuklularla çok sayıda sanatçı, yazar, aydın, eğitimci bizimle oldu ve desteklerini sundular projeye. Bu konuda şunu da söyleyebilirim: ben artılardan bahsetmeyi de severim birazdan bolca eksiler anlatılacaktır zaten, bunu biliyorum. Ben biraz artılarla başlayayım istedim. Örneğin götürdüğüm konuklarla ilgili hiçbir sıkıntı yaşamadığımızı söyleyebilirim; yani Ömer Türkeş'i de götürdük, Ferda Keskin'i de, Gaye Boralıoğlu'nu da. Bir isim konusunda sorun çıkmıştı, hani ismini de vereyim bir sorun yok, Pınar Selek'e itiraz edilmişti. O da bir mahkemesi olduğu için. Bir davası vardı, dolayısıyla böyle bir hayır denmişti. Onun dışında bir izin sorunu yaşamamıştık. Tekirdağ’da elde ettiğimiz şeyleri diğer F Tiplerine nasıl taşırız? Tamam atölyeler var F Tipleri’nde ama gezdiğimiz cezaevleri içinde çok iyi yürümüyor duygusu hakimdi bizde. Ya da yürüse bile “ne kadar hükümlü/tutukluya ulaşabilirler, bu fiziki mekanlar çok az” demiştik. Tekirdağ'ın sonuçlarından bir tanesi de yeni fiziki mekanlar yapılmasıydı. Atölyeler yapılmasıydı. Yine güzel bir gelişme dörder atölye daha yapıldı F Tipi cezaevlerinde. Dört yeni atölye yapıldı her birine. Üstelik krize rağmen yapılmıştı ve ben çok şaşırmıştım. Çünkü yönetim kurulundaki arkadaşlara “bu iş yattı galiba, açılmaz atölyeler” derken Van'a bir gittiğimizde müdürün masasında görmüştüm, heyecanla okumuştum Genel Müdürlük’den gelen yazıyı. Dört yeni atölye yapılması isteniyordu. Fakat bu proje, hem Tekirdağ hem de 13 F Tipi projesi sonuçta bize şunu gösterdi ki; yeni mekanlar yapılsa bile çalışan arkadaşlarımızın, -cezaevinde çalışan arkadaşlarımızın, müdürler, psikologlar, sosyal çalışmacılar, öğretmenler vb- onların da temelde problemleri var. Toplumun onlara bakışlarında hissettikleri, kişiliklerine yönelik bir bakış açısı. Çünkü her meslekte sorunlu insanlar var ama toplumda sanki bütün cezaevi çalışanlarına topyekün bakışta bir olumsuzluk var. Bu da beni kişisel olarak çok şaşırtıyor. Yani 16 yaşında bir çocuğa 21 yaşında raporu veren bir doktor var. Ama bütün doktorları topyekün bir yere atmıyor, damgalamıyoruz. Ya da bütün öğretmenleri damgalamıyoruz bir öğretmen bir şey yapınca. Fakat aynı şeyi infaz koruma memurlarında ya da cezaevi çalışanlarında maalesef yapyoruz. Yani hepsini birden olumsuz bir yere koyuyoruz, bu da tabii bir çalışma güçlüğü yaratıyor. Birlikte bir şeyler yapma sorunu yaratıyor. Onun dışında ciddi ciddi özlük hakları sorunları var. Biraz bunlara şunun için giriyorum; biz cezaevinin içinde çalışmasak bunları göremeyiz, göremezdik diye söylüyorum. Her F Tipinde otuza yakın -15 ile 30 arasında- değişen kişiyle, toplam 240 civarı çalışanla beraber olundu bu projede. Özlük hakları -yani bu insanlar polis mi, asker mi, bekçi mi- belirsiz. Bunları Sayın Genel Müdür de biliyordur, ciddi sorunları var. Maaşlarıyla ilgili problemleri var. Biz eğer kötü muameleyi konuşurken bütün bunları da konuşmuyorsak bir şey eksik kalıyor, bir şey yarım kalıyor demektir. Yani hepsine birlikte bakmaya çalıştık bu projede; projemizde bir hukukçu arkadaşımız İdil Elveriş bize yardımcı oldu. Bitirirken, birkaç cümleyle İdil belki senden gördüğün bir şeyler alabiliriz. Mesela en önemlisi galiba disiplin cezalarıyla ilgili gördüklerin vardı. Biraz İdil'i dinleyelim bir-iki dakika. Sonra Duysal Karakuş, psikolog olarak bizimle dolaştı 13 F Tipini ondan belki birkaç cümle alalım. Gökhan Deniz arkadaşım, ressam, derneğimizin kurucularından, sanat atölyeleri koordinatörü. Atölyelerde infaz memuru arkadaşlarımıza önlükler giydirdik, müdürlerimizle resim yaptık, heykel yaptık; o sırada konuştuk, oturup ne oluyor demedik. Biz resim yaparken anlamaya çalıştık. Heykel yaparken, ebru yaparken çalıştık. Gökhan belki bir kaç cümleyle bunlardan bahseder. Aytekin Yılmaz Mahsus Mahal Derneği’nden. Kendisi de cezaevleri kütüphaneleriyle ilgili neler yapılabileceğine bakmaya çalıştı ve önerilerini hazırladı. Bu projenin bir kitabı çıkacak onun içinde yer alacak. Biraz uzattım. Evet, Gökhan'la başlayalım diyorum, bir kaç cümleyle.
GÖKHAN DENİZ (Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği Yönetim Kurulu Üyesi,Ressam -Sanat Atölyeleri Koordinatörü):
Bizim öncelikli hedefimiz cezaevlerinde, 13 F Tipinde ortak alanların daha verimli kullanımıydı; yani insanların odalarından dışarıya çıkması, ortak alan olarak adlandırdığımız atölyeleri verimli bir şekilde kullanabilmesi. Bunun için öncelikle düşündüğümüz şey bu ortak alan kullanımının sadece tutuklu ve hükümlüler için öncelikli bir ihtiyaç olduğu değil tüm cezaevi personeli için öncelikli bir ihtiyaç olduğuydu. Bu yüzden cezaevlerinde infaz koruma memurları, öğretmen, psikolog, sosyal hizmet uzmanı karma bir grup oluşturup her cezaevini 3 kere ziyaret ettik ve her cezaevinde bu gruplarla 3’er kere atölye çalışmaları yaptık. Son ziyaretimizde de bu eğitimden geçen, yani bizimle bu çalışmalara katılan infaz koruma memuru arkadaşlarla beraber tutuklu ve hükümlülerle atölye çalışmaları yürüttük.
ZAFER KIRAÇ : Ben o kısmı atlamıştım. Yani projenin önemli yerlerinden biri; son turda çalıştığımız arkadaşlar, tutuklu/hükümlülerle çalıştılar, biz de onları izledik. Bu çok önemli bir şeydi bizim için. Çalışanların, proje yürütücülerinden ve konuklarından öğrendiklerini hem teknik hem düşünsel anlamda, her şeyi hükümlülerle nasıl paylaşıyorlar onu görmeye çalıştık. Orada çok başarılı örnekler de gördük, çok olumsuz örnekler de gördük. Sözünü kestim ama atladığım için söyledim.
GÖKHAN DENİZ : Bu çalışmalara 218 Cezaevi personeli, 250 tutuklu/hükümlü arkadaş katıldı. Ayrıca her ziyaretimizde, her il'e gittiğimizde cezaevi ziyaretimizde yanımızda mutlaka yerelden bir Sivil Toplum Kuruluş temsilcisi oldu, üniversite öğrencileri oldu. Yine örneğin Van'a gidiyorsak Van'dan bir üniversite öğrencisi, sosyal hizmetlerden birileri ve Sivil Toplum Kuruluşları’ndan katılımla, yani ortak bir çalışma dahilinde bu proje devam etti. İlerleyen zamanda, gördüğümüz sorunları ve ortak alanların kullanımına dair çözüm önerileriyle ilgili bir şeyler söyleyebilirim tekrar.
İDİL ELVERİŞ (İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi, insan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi-Proje Hukuk Danışmanı):
Merhabalar. İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hocayım, aynı zamanda İnsan Hakları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde de çalışıyorum. Ben de bu projede Kocaeli dışında 13 F Tipinden 12 tanesini gezebildim ve gittiğim zaman Zafer'inde biraz önce değindiği gibi özellikle biraz bu ortak alanların kullanımında hukuki ne tür meselelerle karşılaşıyoruz bunu birazcık anlamaya çalıştım. Ama sadece mevzuat odaklı bir şey yapmadım. Hem savcılarla hem müdürlerle, sosyal hizmet uzmanıyla, psikologlarla, öğretmenlerle, infaz memuruyla da görüşmeye çalıştım. Burada belki söyleyebileceğim şey şu: ortak alanların kullanımında sıkıntı yaratan şeylerin başında disiplin cezalarına ilişkin mevzuat geliyor. Genelde bu mevzuatın, kişiyi odasının dışarısına çıkartacak şeyleri bir ödül olarak gördüğü kınama dışındaki bütün cezaların kişinin ortak alanlara çıkışını, ailesiyle görüşünü engelleyici bir yapıda olduğunu görmek mümkün. Konuştuğumda da bu yorumları cezaevinde çalışan kişilerden -yani teker teker söylemiyorum- duymak mümkün oldu. Şöyle ki, 16 aydır tutuklu olup bir kez açık görüş yapabilmiş kişiler de gördüm. Ama tam sayıyı size yani “şu anda F Tiplerinde ne kadar kişi disiplin cezasından dolayı ortak alanlara çıkamıyor ya da diğer faaliyetlerde bulunamıyor?” tam olarak sayısını size söyleyemiyorum. Ama elimde şöyle bir rakam var; mesela 350 kişinin olduğu bir cezaevinde 77 kişinin bir ayda cezalı olduğu bana söylenmişti. Şimdi hangi cezaevi olduğunu söylemeyeyim ama tam bir fikir elde etmek için bir bilgi edinme başvurusunda bulundum Bakanlığa. Maalesef olumlu bir cevap gelmedi, onun üzerine şimdi bilgi edinme üst kuruluna gittik vesaire. Dolayısıyla benim görebildiğim kadarıyla bu ortak alanların kullanımında disiplin cezalarının biraz fazlaca cezalandırıcı olması, hep bir üst cezanın verilmesinin gerekmesi gibi mevzuat kaynaklı bir durum var. Mevzuat kaynaklı diyorum ama aynı zamanda her cezaevinde bunların aynı şekilde uygulanmadığını da görmeniz mümkün olabiliyor. Dolayısıyla iyi bir şeyi kötü uygulayacak birilerini her zaman bulabilirsiniz; kötü bir şeyi iyi uygulayacak uygulamacıları da, kanunları iyi uygulayacakları da bulmanız mümkün oluyor. Bir başka şey belki yine bu sosyal alanların kullanılmasını, ortak alanların kullanılmasını zorlaştıran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de kararına konu olmuş bir şey. Kişiler cezaevinde olmaya devam etseler de aileleriyle ilişkilerini devam ettirme hakları var ve siz bir yıldan, bir yıla yakın bir zamandır bu kişinin bu ilişkisini sınırladığınız zaman aslında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de aykırı bir şey yapmış oluyorsunuz. Zafer biraz önce değindi, raporumda bunlardan bahsettim: Türkiye ile ilgili verilmiş hatta bir Gülmez* (*Bkz: İdil Elveriş_rapor) kararı da var ve Bakanlığın da özellikle bu konuda özellikle İnfaz Kanunu’nda değişiklik yapmak üzere çalıştığını biliyorum. Belki cezaevlerine gidip oradaki insanlarla konuşmuş birisi olarak şunu söylemek lazım, burada da değinildi, gerçekten çok büyük bir diyaloga ve diyalogun sürekli kılınmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Gidip görüştüğüm kişiler ilk defa bir hukukçunun kendilerini görmeye geldiğini bana sık sık söylediler. “Hayatında cezaevine gitmemiş kişilerin düzenleme yaptığını, hakimlerin Genel Müdür olup düzenleme yaptığını, sonra bunların da cezaevine emir olarak gidip emir olarak döndüğünü uygulanamadığını” belirttiler. Dolayısıyla birisini içeri almak değil ama “bu adam ne içer, ne yer, ne giyer” bunları da bilmek gerekiyor uygulamayı değiştirirken. “Kanunları değiştirirken bunun uygulanabilirliğine bakmak gerekiyor, sormak gerekiyor” diye sık sık serzenişte bulundular. Son bir şey söylemek lazım belki bu mevzuatı değiştirmek, düzeltmek ya da başka bir açıdan bakmak isteniyorsa”. İnfaz Hakimlikleri diye bir kurum var. İnfaz Hakimlikleri’nin iş yükünün çoğunu da, cezaevlerinde verilen disiplin cezaları oluşturuyor; yani kişi disiplin cezası alıp başvuruyor oraya. Fakat size bahsettiğim kararda da belirtildiği gibi yargılama açık yapılmıyor. Kişi kendisini savunma imkanına sahip olamıyor. Türkiye bu yüzden adil yargılanma hakkını ihlal eder durumda da bulundu ve ilgililerle konuştuğumuzda da “İnfaz Hakimliği’nin bir formalite olmaktan öteye gidemediği” bana ifade edildi. Çünkü “cezaevine gitmediği, cezaevinden kişinin de onun önüne gitmediği ve İnfaz Hakimi’nin, münferiden bu işe bakan birisi olmadığı için bunu bir ek iş olarak, kerhen yapılan bir şey olarak baktığı dolayısıyla bu açıdan da getirilen güvencenin yeterli olmayabileceği” söylendi. Ben şimdi size raporumun özetinin özetini yapmış oldum, biraz negatif şeyler söyledim ama olumlu bir şeyle bitirmek istiyorum. Bakanlığın verdiği izinle biz Ümraniye ve Bakırköy Cezaevleri’nde de çalışmalar yapıyoruz, Zafer biraz önce değindi. Hükümlü/tutuklular da, memurlar da, biz de hepimiz farkındayız; hukuk dersi cezaevinde 10 sene önce verilmezdi, 5 sene önce bile verilmezdi, böyle bir şeye izin bile olmazdı. Dolayısıyla büyük bir değişiklik yaşıyoruz. Hem cezaevlerine dışarıdan sivil toplumun girmesinde, hem buna daha açık ve olumlu bakılmasında çok büyük gelişmeler olduğunu düşünüyorum ve bunları da çok önemli buluyorum, artarak devam etmesini diliyorum. Bu açıklıklarından dolayı da teşekkür ederim ve bunun devamını dilerim, sağ olun.
ZAFER KIRAÇ : Biraz daha kısa tutarsak…
DUYSAL KARAKUŞ (Ruh Sağlığında İnsan Hakları Derneği / RUSİHAK, Proje danışmanı-Psikolog):
Herkese merhaba. Ben Ruh Sağlığında İnsan Hakları Derneği’nin Yönetim Kurulu üyesiyim, aynı zamanda proje çalışanıyım, psikologum. Cezaevlerine gittiğimde benim daha çok yaptığım şey psiko-sosyal hizmet biriminde çalışanlar daha da öncelikli olmak üzere, çalışanlar üzerindeki risk faktörlerini gözlemlemekti. Çünkü resmin bütününe baktığımızda bu yaşanan risk faktörlerinin hükümlü ve tutukluları da, çalışanları da, hatta aileleri de oldukça yoğun bir şekilde etkilediğini gözlemledim ve çok kısaca özetlemek gerekirse, konuştuğumda, bütün çalışanlarda duyduğum şeylerden en ilgi çekici olanı yaşadıkları derin tükenmişlik hissiydi. Bir şeylerin değişmeyeceği ya da iyi olmayacağı ya da o sistem içerisinde mesleklerini icra edememeleri; özellikle psikolog ve sosyal çalışmacılardan bu tarz yorumları çok duydum. Yani “mesleğimi yapamıyorum, kağıt işlerine boğuluyorum” ya da “mesleğimi yapmaya kalktığımda yöneticilerle ilgili sıkıntılar olabiliyor, mesleğimi yapmaya kalktığımda farklı çalışanların farklı yorumları olabiliyor” gibi. Bir şekilde kendilerini engellediklerini ve orada işlemez bir hale geldiklerini söylediler. Dolayısıyla bu önemli bir faktör olarak benim gözüme çarptı. Bir diğer faktör de koşulların kendisinin iyileştirmeye izin vermeyişi oldu. Çünkü sisteme baktığınızda bir psikologun iyi çalışabilmesi için süpervizyon desteğinin sürekli olması gerekir. Özellikle de cezaevi gibi özel ihtiyaçların yoğunluklu olduğu bir yerde bırakın süpervizyonu, hizmet içi sadece 657'ye tabi memurlara verilen bir eğitim alınıyor. Arada evet yılda bir ya da iki kere aldıkları birkaç eğitim olduğundan bahsettiler. Ama oradaki ihtiyacı karşılayamayanlar içeriklerinden çoğunlukla memnun değillerdi. Bu da bu tükenmişlik hissini artırıyordu. İnfaz koruma memurlarından en çok duyduğum şeylerden biri de kendilerine yönelik etiketlemelerin, damgalamaların kendi hayatlarında yarattıkları sıkıntılardı. Cezaevlerinin şehirden uzak olması, lojmanların cezaevlerine bakması, bütün bunların hepsi bence bakılması gereken şeyler. Yani benim çalışanlardan duymadığım ama merak ettiğim bir şey var: orada lojmanlarda yaşayan çocuklarda acaba nasıl bir etki oluyor? Çünkü bütün gün oynadıkları yerler –cezaevlerine, hani çitlerle çevrili, tepesinde bir askerin silahla durduğu- bir yere bakıyor. Bunun gibi şeylere daha çok dikkat etmeye çalıştım. Çünkü bunun uzun vadede etkili olduğunu düşünüyorum.
ZAFER KIRAÇ : Duysal’ın söylediği gibi bu lojmanlar cezaevine dönük yapılmış, pencereler, balkonlar hep cezaevine bakıyor. Mesela Bolu'da; yani dağa bak değil mi, hayır cezaevine bakıyor balkonlar. Yani hangi mantıkla yapılmışsa, orada bir kadın oturuyor yanında bir çocuk var, onlar da bütün gün cezaevlerini görüyorlar.
DUYSAL KARAKUŞ: Cezaevinin içerisinde birçok sorun var ama mesleki anlamda tükenmişlik, bu tükenmişliğin kendilerine ve ailelerine ve hükümlü tutuklulara birçok etkisi oluyor. Yaşanan bir öfke var ve bu bir yere aktarılıyor dolayısıyla karşı dönüşü de çok sert oluyor bence. Ben buna da dikkat ettim. Bir diğer konu da hükümlü ve tutukluların da içerde yaşadığı o sıkışmışlık hali. Bütün gün baktığımızda evet atölyelere çıkıyorlar ama haftada 10 saat çıkarılabilme, koşullar gereği çok az uygulanıyor. Bütün gün ya televizyona bakmak oluyor yapabilecekleri şeyler, ya odada oturmak ya da volta atmak. Ama üretkenlikleri son derece kısıtlanıyor. Dolayısıyla travmatik bir deneyim haline geliyor hem çalışanlar için, hem orada kalan tutuklu ve hükümlüler için. Ben de uzatmayayım. Teşekkür ederim.
AYTEKİN YILMAZ (Mahsus Mahal Derneği Yönetim Kurulu Bşk-Yazar.Proje danışmanı):
Merhaba. Cezaevlerine baktığımızda kütüphaneler mekan olarak son derece kullanılmaya müsait, fakat işlevsiz durumdalar. Kütüphanecilik konusunda eğitim almış kişiler tarafından değil de infaz memurları tarafından idare ediliyor. İnfaz memurlarının zaten mevcut durumları yükleri ağır bir de böylesi görevi yerine getirebilmeleri zor. İkinci nokta daha önemli, mahpuslar yeterince çıkarılmıyor ya da çeşitli nedenlerden dolayı çıkamıyorlar. Dolayısıyla bu iki temel şey bir araya geliyor. Özenle yapılmış kütüphanelerde gerçekten gördüm, dışarıda birçok kütüphanede olmayan kitaplar da var, ama işlevli değil. Kütüphaneyi gerçekten önemsemek lazım. Çünkü 350 mahpusluk bir cezaevinde herhangi bir ilin il halk kütüphanesinden daha fazla sirkülasyon olduğunu söylemem gerekiyor, kendi deneyimlerimden biliyorum. Eğer herhangi bir şehirde kütüphane memuru bulunuyorsa cezaevi kütüphanesinde de mutlaka olmalı bu. Hiçbir cezaevinde şeye rastlamadık -sanırım adli mahkumların kaldığı cezaevlerinde rastladık buna- mahpuslardan birilerini orada sorumlu kılmak. Yani okuyan, kitaplarda şiirleri olan birilerini orada görevlendirmek infaz koruma memurlarının iş yükünü de azaltır aslında. Diyeceğim şu sonuç olarak: şu an öyle bir sorun var ki biz burada ne anlatırsak anlatalım eksik kalacak, çünkü birazdan dinleyeceğiz Müdürlüğü. Şu an cezaevlerinde görev yapan personel kapasitelerinin iki katı çalışmaktadır -ki burada hiçbir şey diyesi gelmiyor zaten insanın. Keşke elimizden bir şey gelse. Bu şuradan kaynaklı sanırım, 3 yıl önce 70 bin kapasiteli olan cezaevleri 117 bin oldu. Şimdi iki katı mahpus geldi ama aynı sayıda memur alınmadı. Muhtemel ki üç beş bin takviye edildi ama bunun çok yetersiz olduğunu şuradan anlıyoruz: hangi müdürü dinlediysek cezaevinde bu sorundan yakınıyor “memurum yok”. Ama altı çizilmesi gereken şu, devletin memurunun eksikliği içerdeki mahpusun mağduriyetinin gerekçesi olamaz. Yani dolayısı ile bu eksiklikten dolayı içerideki mahpus ikinci defa bir cezalandırmaya maruz kalmaktadır. Bunun çaresi bulunmadıkça sanırım biz çok konuşacağız bu sorunları, teşekkür ederim.
ZAFER KIRAÇ: Çalışma arkadaşlarıma katkıları için çok teşekkürler. T.B.M.M İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Zafer Üskül telgraf çekmiş. Meclisteki program yoğunluğu nedeniyle katılamadığını ama İnsan Hakları Komisyonu’nun bu toplantının sonuçlarını beklediğini ve bundan yararlanacaklarını belirtmiş ve hepinize teşekkürlerini sunmuş. Ben burada oturumu yönetmesi için sözü Osman Kavala ’ya bırakıyorum.
OSMAN KAVALA (ANADOLU KÜLTÜR YK. BAŞKANI):
Hepinize merhaba. Bu toplantı imkanının sağlanmasından dolayı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nü ve tabii Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ni kutluyorum. Bunu, çok kıymetli bir toplantı olarak görüyorum. Biz de dernek kurulmadan önce Anadolu Kültür olarak Bandırma ve Kars cezaevlerinde projeler yürütülmesini sağlamıştık. Sonrasında Tekirdağ projesinde de dernekle beraber hareket ettik ve gereken desteği verdik. Tabiî ki bu derneği her zaman destekleyeceğiz. Şimdi ilk konuşmayı yapmak üzere Prof. Dr. Turgut Tarhanlı’ ya sözü bırakıyorum
Prof. Dr. TURGUT TARHANLI (İstanbul Bilgi Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Dekanı,İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ):
Teşekkür ederim. Sayın Genel Müdür, Türkiye Adalet Bakanlığı’nın değerli temsilcileri, Sivil Toplum’un değerli üyeleri. Aslında ben Fakültedeki konumum itibariyle Bakanlık’la ve aynı zamanda da sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapan bir konumdayım. Fakat bu kısa konuşmamda daha çok çalışma alanıyla, kurumsal çalışmalarımız dahilinde -ben İnsan Hakları Hukuku alanda çalışan bir hukukçuyum- konuyla ilgili gelişmelere dair düşüncelerimi sizlerle paylaşıp ve benden önceki konuşmacıların altını çizdiği biraz da hukuki perspektiften ve cezaevleri perspektifinden naçizane kendi görüşümü paylaşmak isteyeceğim.
Şu ana kadar yapılan konuşmalarda ve daha önceden de yapılan çalışmaların, Sivil Toplum Örgütleri adına ve Bakanlığın direkt ilgili kurumu Ceza ve Tevkifevleri’nin de çalışmaları itibariyle; aslında adalet tarihi itibariyle, Ceza İnfaz Rejimi’nin bir cezalandırma, tırnak içinde bir “cezalandırma hedefinden” çok farklı bir yere evrildiğinin altını çizmek durumundayım. Yani Ceza İnfaz Sisteminde bir mahkumun veya tutuklunun ceza çekmesine odaklı bir anlayıştan, onun bir gün yeniden geride bıraktığı toplumsal hayat içersinde yer alabileceği düşüncesini göz önünde tutan bir anlayışla tasarlandığı bir yere geldiğimiz görülmektedir. Burada itici güç insan ve onun hakları düşüncesidir. Ama insan olarak -biyolojik olarak insan olarak doğmuş olmakla- bu haklara sahip olduğumuz konusu birbiriyle bağı tartışılır bir husustur. Çünkü hak kavramıyla bu anlamda; tek kişinin kendi hakkı itibariyle ve çevresiyle kurumsal ve suni yönleri itibariyle varlığını ortaya koyabilecek etkili bir modeli icra etmekten bahsediyoruz. Böylelikle bugün mahkum üzerinde bir cezayı ön planda tutmayan bir ceza infaz rejiminin uygulanması ve tüm kurumalarıyla var olması, esas modellere uygun kişilerde gerçek kılınması lazım. İnsan Hakları Hukuku açısından; konumu itibariyle görece diğer insanlardan farklı konumda olan mahkumların, diğer insanlarla kendisi arasındaki birbirine paralel olmayan asimetrik statik konum farklılığının, hukuken güçlendirici birtakım mekanizmalarla giderilmesi esastır.
Ceza İnfaz Rejimi için de bu geçerlidir. Dolayısıyla insan hakları perspektifinden cezaevleri içine baktığımız zaman, burada yaşamak zorunda olan topluluk açısından bu asimetrinin bir biçimde nasıl giderilebileceği sorusunu sormak gerekiyor. Bunu da bir türlü gideremiyorsunuz. O insanların burada yaşamak zorunda olmalarının geri planında da, o ülkedeki hukuk rejiminin esaslarının, dolayısıyla kişi özgürlüğünün -aynı zamanda bunun bir toplumsal sorumluluk olduğu düşüncesiyle- kurumsal örgütlenmenin, göz önünde tutulması gereken önceliklerden biri olduğunu söylemek mümkün. Doğrusunu isterseniz bugüne kadar sivil toplum örgütlenmesinde de özellikle bu yönde çok bir katkı sağlanamadı. İnsan hakları alanında çalışan belli sayıda örgüt var çünkü. Son zamanlarda -2000’lerden bu yana özellikle- bu katkının olduğunu gösteren ve işbirliği anlayışının sivil paydaşları arasında yer alması açısından sivil toplum örgütlerinin bu asimetriyi gidermede önemli bir rol üstlendiği düşüncesindeyim. Şimdi bu bağlamda belki şöyle bir çerçeve çizmek lazım. Ceza infaz ekibinin belli paydaşları var, ya da ceza infaz rejiminin isletilmesinin tarafı olabilecek aktörler var, bunun muhatabı olabilecek aktörler. Öncelikli olarak da cezaevinde yaşamak zorunda olan tutuklu ve mahkumlar tabii. Bunun dışında cezaevi idaresi, yani adalet teşkilatı ve özellikle de Ceza ve Tevkifevleri Müdürlüğü’ne bağlı çalışanlar. Üçüncüsü de toplumsal hayat. Buraya kadar yapılan açılış konuşmalarında altı çizilen bir husus var ki, bu belki de bir yeni bir insan hakları bakışını dikkate almamızı gerektiriyor: Mahkum ve tutukluların haklarının kişisel özgürlüğün sınırlandırılması dışında diğer insanlarla olabildiğince eşit düzeyde kılınması için gerekli çabanın ortaya konulması. Bu, önemli bir mevzudur. Bu bakışı destekleyici -sadece yasama ve yargısal faaliyetler değil- uygulama bakımından böyle bir hedefin olması çok önemlidir ve bunun takibi de çok önemlidir. Burada sadece devlet aygıtlarının ve idarenin değil, aynı zamanda toplumsal izleme faaliyetlerinin de sivil denetim açısından büyük önemi var. Fakat sanıyorum ki idarenin bu faaliyeti gerçekleştirmesinde bir başka hususu daha dikkate alması gerekiyor ki o hukukun, özellikle insan hakları hukukunun etkisiyle o asimetriyi gidermeye yönelik güçlendirici bir fonksiyonu yerine getirebilelim. Çünkü güçlendirme fonksiyonun sadece mahkumlar ve tutuklular bakımından değil, aynı zamanda idarenin kendi personelinin de bu fonksiyonları yerine getirebilmesi bakımından dikkate alınabilmesi gerekir. Yani bu, teşkilatın kendisinin de, personelinin belli mahrumiyetler çerçevesinde yerine getirdiği faaliyetlerini gidermede aktif bir rol üstlenmesini gerektiriyor. Buradaki insan hakları hukukunun, hakları sınırlanmış kişilere yönelik hukukun güçlendirici etkisinin diğer tüm paydaşlar arasından, tüm paydaşlar bakımından da dikkate alınan yeni bir bakışı, işbirliği içerisinde ortaya koyması gerekiyor. Bu sadece paydaşların birisi açısından yerine getirilmesi gereken veya onun belli bir biçimde yerine getirmesi gereken bir sorumluluk olarak da görüldüğü takdirde eksik kalacak bir ilişki biçimi ifade eder düşüncesindeyim.
Şimdi bu noktada tabii böyle bir anlayışı, yani üç temel paydaş arasındaki işbirliğini güçlendirici ama hukuk sayesinde güçlendirici bir anlayışı pekiştirecek, destekleyecek standartlar var. Bunların bir kısmı uluslararası standartlar -bir kısmı da tabii ki bunların Türkiye dışına aksetmiş örgütleri- Türkiye'de kararlaştırmış. Uluslararası standartlar konusundaki açıklık ve bunların Türkiye hukuk düzenine talip edilmesi için gösterilecek çaba, tabii ki öncelikli olarak siyasi bir çabadır. Bu konuda iki büyük güvence var. Birleşmiş Milletler standartları ve Avrupa Konseyi’ndeki standartlar. Şunu memnuniyetle görüyoruz ki bu konuda da adımlar atılıyor, adalet teşkilat bünyesinde özellikle bu yasaların Türkiye'ye kazandırılması, Avrupa Birliği kuruluşları aracılığıyla ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla standartların görünür kılınması için bir çaba ortaya konulabiliyor. Ancak benim içinde bulunduğum konuma -yani Hukuk Fakültesi’ne ve İnsan Hakları Hukuku Araştırma Merkezi’nde de çalışan ve yöneticilik yapan bir kişi olarak- bakarak acilen ihtiyacımız olan bir hususun altını da çizmek istedim ki, bu üçgenin de etkili bir biçimde fonksiyonlarını yerine getirebilmesi ve etkili bir dili kurmak inşa etmek mümkün olsun. Nedir o diyeceksiniz; saydamlık, şeffaflık. Yani Ceza İnfaz Rejimi’nin temel bileşenleri, oradaki düzen, veyahut oradaki düzenin özellikle işleyişi konusunda, şeffaf bilgilere, verilere ihtiyacımız var. Türkiye adalet istatistikleri uygulaması maalesef biraz geride kaldı. Bu konuda da yeni çalışmalar olduğunu biliyorum ama bu konuda da ışık tutucu bir fonksiyon yerine getirilmesi gerekir.
Bu bizi başka bir yere götürecektir, mesajımı böyle bağlayacağım. Adalet hizmetleri ve özellikle Ceza İnfaz Rejimi ile ilgili sorunlar ve faaliyetler sadece adli teşkilatı, sadece hukuk çalışanları ve hukukçularla sınırlı bir mevzu değildir. Özellikle belli bir mekanda yaşamaya zorunlu kılınmış insanların ve onların gözetiminden sorumlu insanların konumlarının hukuk ve adalet hizmetleri dışında da incelenmesi, bu alana ilişkin araştırmaların yapılması, bunların hem toplumca hem devletçe desteklenmesi, bizim oradaki yaşama nüfus edebilme, oradaki yaşamı görebilme, anlayabilme, açıklayabilme ve dolayısıyla çözüm üretebilme imkanlarımızın daha güçlü kılınabilmesi bakımından; bu konuda başta psikologlar olmak üzere, özellikle sosyal bilimcilerin sadece cezaevinde yaşamak durumunda olan ve gözetim faaliyetini yerine getirmek durumunda olanlar değil, onun dışındaki -gerek devlet aygıtları gerekse toplumsal örgütlenmeler bakımından- ortak bir sorumluluk meselesi olarak, ancak bu kılcal damarlar üzerinden kurulduğu takdirde etkili bir hedefe ulaşılabileceği kanısındayım ve bu yönde de emareleri görmekten de mutlu olduğumu belirtmek isterim. Teşekkür ederim. OSMAN KAVALA: Şimdi de sözü Prof Dr. Melek Göregenli’ye bırakıyorum, buyurun.
Prof. Dr. MELEK GÖREGENLİ (Ege Üniversitesi - Sosyal Psikoloji Bölümü):
Aslında en iyisi Turgut Tarhanlı’nın bıraktığı yerden konuya başlamak. Cezaevleri konusu gerçekten böyle etkilenir. Hepimizin de bildiği gibi bir ya da birkaç toplantıyla ya da bir yerin platformu üzerinde gücüne muhalefet edilecek bir şey değil. Çünkü şimdi de öyle, cezaevleri aslında toplumsal ortamlar. Ben bilmeyenler için söyleyeyim: psikoloji, sosyal psikoloji uzmanlık alanım ve çevre psikolojisi. Yani insan ve mekan ilişkileri ve bu yüzden daha da özel toplumsal ortamlar. Aslında bir toplumun cezaevlerine bakmak o toplumun tamamına bakmakla çok ilişkili bir şey. Yani dünyanın herhangi bir yerinde cezaevlerinde neler olup bittiğiyle, aslında toplumda neler olup bittiği çok da bütünleşmiştir. Öncelikle bunu görmemiz lazım ve bu noktada da bu sözcüğü kullanmakta sakınca görmüyorum, çok da hor kullanmamız lazım, tam da böyle bir şey. Bir ülkede siyasal iktidarların suç ve ceza ile ilgili bir ideolojileri var. Bu ideolojik yaklaşım bence aslında bütün meseleyi belirliyor, bu ideolojiden ben çok genel bir şey anlıyorum. Suçtan ne anlıyoruz, cezadan ne anlıyoruz? Islahtan ne anlıyoruz, tretmandan ne anlıyoruz? İnsan olmak-Turgut Bey (Turgut Tarhanlı) anlattı- insan hakları, insan haklarını kavramak, hakikaten üzerinde anlaştığımız bir sözcük mü? Yani hepimizin insandan anladığı aynı şey mi? Bütün bu konularda siyasal iktidarların dolayısıyla sadece siyasal iktidarların değil bütün sivil toplum örgütlerinin, kamu görevlilerinin, yetişkinlerin, gençlerin, çocukların ceza ve suç üzerine, adalet üzerine -daha da genişletirsek hukuk üzerine- bir takım anlayışları, algıları oluşuyor. Sosyal psikolojiden daha çok bunu anlayabiliriz. Yani suça ve suçluya, cezaya ilişkin atıfları, bütün bu atıfların temsillerin, tasavvurların toplamı olarak bir toplumun ideolojisini anlamamız lazım. Şimdi hepiniz bilirsiniz ki 70'lerde yapılmış, çok medyatik olmuş ünlü bir sosyal psikolog bir cezaevi deneyimi vardır. Stanford Hapishane Deneyi(1) Tesadüfen 20 öğrenciyi seçip 10’unu mahkum, 10’unu gardiyan olarak ayırdı ve üniversitenin bodrumda bir bölümünü cezaevine dönüştürdü. Zimbardo’nun amacı cezaevlerinde ne olup bittiğini anlamak değildir çalışmaya başlarken, önemli bir teorik yaklaşım olarak sosyal koşulların insanların davranışlarına etkisini anlamaktır, amacı budur. Yani bir cezaevi ortamında insanların, sıradan insanların davranışları nasıl değişir, bunu anlamaya çalışıyordu. Ama aradan bir hafta geçtikten sonra- 15 gün olarak planlanan bir testti- onun cezaevi olarak düzenlenen laboratuar bahçesinde söylediği bir şey vardır: “Bu deneyimde gördüklerim değildi beni dehşete düşüren, bir gün olur da mahkum olarak bir cezaevine düşersem neler yaşayabileceğimi hayal ettim ve beni bu ürküttü” der ve deneyi bırakır.Şimdi bu deney bize şunu söylemeye çalışır: Sosyal psikoloji 70'li yıllarda görür, cezaevlerinin koşulları aslında mahkumların çıktıklarında ne olacaklarını belirleyen şeydir. Ben hemen burada kendi deneyimlerimle ilgili bir şey söyleyeyim. Mesela çocuk cezaevinde yaptığım bir çalışma sırasında çocuklardan biri -küçük bir çocuk 13-14 yaşında, hırsız- bana dedi ki: “ben buraya girdiğimde bir tane yöntem biliyordum -yani yankesicilik anlamında- burada 14 tane yöntem öğrendim. Ayrıca şunları da öğrendim: hayatta kalabilmek için güçlü olmam gerektiğini, güçlü olmak için kabadayılık yapmam gerektiğini” diye anlattı bana. Bizim hani biz derken kastettiğim burada, şu şiddetsiz, hakkaniyetli bir toplum isteyenler olarak bizden bahsediyorum; şimdi böyle bir toplumda neyi arzu etmiyorsak o çocuk aslında onları o cezaevinde öğrenmişti. Evet, cezaevi tam da bu anlamda bir okul oluşturmuş. Şimdi bu nasıl cezaevleri oluşturduğumuzla, nasıl insanlar arzuladığımızla çok etkili. Ne yapıyoruz, aslında söylenecek çok şey var ama belki üzerinde ısrarla durmam gereken şey şu; cezaevlerinde daha önceki arkadaşlarımızın söylediği gibi bir takım taraflar var. Mahkumlar var yani tutuklu ve hükümlüler, çalışanlar var, infaz koruma memurları diyoruz ama gardiyanlar var, yöneticiler var, öğretmenler var, şu var, bu var ve bir mekan içinde bir hayat kuruyorlar. Şimdi aslında sosyal ilişkiler ağı olarak baktığınızda birbirini hasım, en iyi ifadeyle hasım olarak gören, giderek düşman olarak gören taraflar. Ve cezaevinin dışına çıktığımızda ve sorduğumuzda görüyoruz ki Zimbardo’nun deneyi gibi çok da evrensel bir durum ne yazık ki. Çünkü dünyanın pek çok yeri aynı bu bakımdan. Yani Amerika’yla aramızda çok büyük farklar var belki, bir takım göstergeler var. Ama cezaevleri bakımından -yani Zafer daha iyi biliyor olabilir- Amerika’nın çok berbat olduğunu biliyoruz, Amerika'ya göre iyiyiz.
ZAFER KIRAÇ: Son bilgilerimize göre artık cezaevleri Amerika ‘da yerin altında inşa ediliyor, onu biliyorum. Üzerine park yapılıyor, görüntüden de siliniyor.
Prof. Dr. MELEK GÖREGENLİ: Evet, evet. Şimdi Amerika'yla karşılaştırmadım bizi ama yalnız şu açıdan karşılaştıracaktım: Amerika'da sokakta “gardiyan deyince aklınıza ne gelir?” sorusunu Tükiye'de sorduğunuzda da aynı cevaplar gelir. Yani en başta dediğim gibi çok ideolojik bir şey. Çünkü gardiyan olmak, mahkum olmak, suçlu olmak çok ideolojik olarak belirlenen şeyler. Şimdi dışarıda ve içeride bu atıflar sistemini değiştirmezsek, yani bu tarafların aslında beraber bir hayatı sürdürdükleri, eğer bir iyilik olacaksa hepsi için aynı anda iyilik olacağına ilişkin bir kanaat algı ve dönüşüm yaratmazsak yani bir ideolojik değişim yaratmazsak aslında birtakım şeylerin değişmesi çok zor. Hemen şu izolasyon meselesi hakkında da birkaç şey söyleyeyim, zamanımı doldurmuş olacağım.
Ben 2005 – 2004 yılları arasında İzmir Valiliği İnsan Hakları Kurulu’nun Cezaevleri ve Gözaltı Birimleri İzleme Kurulu’nda da çalıştım. Orada F Tiplerini ve pek çok başka gözaltı birimlerini görme imkanım oldu. Hürriyeti, yani cezadan, cezanın infazından anladığımız şey hürriyeti kısıtlamaksa, izolasyona dayalı cezaevleri yani F Tipleri, bir artı kısıtlama getiriyor. Ne getiriyor; hürriyeti kısıtlamanın dışında aslında ruhsal ve fiziksel gelişimi de kısıtlamayı baştan öngörüyor, yani bu çok açık. Çok zamanım yok, yoksa bu konuda daha çok akademik veri de sunabilirim. F tiplerinin adı bile anılmazken dünyada yapılmış izolasyonla ilgili çalışmalar var. Sadece ruh sağlığıyla ilgili değil, beden sağlığıyla da ilgili izolasyon. Ama bunun dışında çok da yeni bir şey, disiplin cezaları. Daha önce de söylendiği gibi, disiplin cezaları F Tiplerinde yeni izolasyonlar sosyal ilişkiyi kısıtlama anlamında kullanılıyor. Görüş yasakları, mektup yasakları, sosyal faaliyetten uzaklaştırma gibi. Bu izolasyonu 2-3 kat yoğunlaştırıyor ve çok daha yoğun travma -aslında travma tam tarif etmiyor çünkü çok daha uzun vadeli harabiyet- yarattığını düşünüyorum ve gözlüyorum. Ondan sonra ortaya çıkan o öfkeyi vesaireyi öfke kontrolü eğitimleriyle falan gidermeye çalışmanın hiçbir anlamı yok bence. Yani öfkeyi o koşullar yaratıyorsa, öfke ortaya çıkar. Şimdi bunların çözümlerini bir arada konuşacağız ama belki sonra zaman bulamam diye şunu söylemek istiyorum. Niye daha çok önemsiyorum; hepimiz için daha iyi, bir toplum için daha iyi, daha ileri, masumiyetle olduğu zaman çözülmeyecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Niyeti göstermenin bir yolu cezaevlerinin daha da şeffaflık kazanması ve bu konuda sivil toplum örgütleriyle cezaevleri ve bakanlığın ve üniversitenin, -üniversitelerimizin de çok eksiği var yani işimizi iyi yapmıyoruz onu da söyleyeyim- bir arada çalışması. Bu ilişkileri çok sıkı tutmak lazım. İnsan hakları örgütlerinden ne yazık ki bizim ülkemizde çok korkuluyor. Onlara mahkumların düşüncelerini, şikayetlerini iletmeleri bazen engelleniyor cezaevlerinde. O dilekler, istekler, şikayetler iletiliyor, yani her zaman tutuklu ve hükümlüler onun bir yolunu buluyorlar. Bu biraz boşa bir çaba. Bir de yani anlamı da yok. Tam tersine bence insan hakları örgütleriyle, bakanlığın ve cezaevi müdürlerinin çok iyi ilişkide olması lazım ki en başta söylediğim hasım ve düşmanlık gibi değil, bir hayatın tarafları, bir hayatın parçaları olarak birbirimizi görmemiz gerekiyor ki sorunları çözebilelim. Teşekkür ediyorum.
NİZAMETTİN KALAMAN (Adalet Bakanlığı-Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü):
Burada hep birlikte sorunları tartışmak üzere bizleri bir araya getiren arkadaşlara teşekkür ederim. Eğer katkımız olursa da bundan memnuniyet duyarım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Genelde F tipi cezaevlerinin sorunlarıyla toplantıya başladık ama ben genel olarak cezaevleriyle ilgili bilgiler de vereyim. Türkiye'de şu anda 373 ceza infaz kurumu var. Tabii bu sebeple bu toplantının birçok önemli tarafları var, şimdiden toplantının başarılı geçmesini temenni ediyorum. Sunum yapabilme imkanım olsaydı, çeşitli görsel belgelerle de desteklerdim. Cezaevlerimizin 10 yıl önceki durumunu unutmamamız gerekiyor. Cezaevlerimiz mahkumlar tarafından işgal edilmişti, yönetiminin dahi mahkumlar tarafından yapıldığı cezaevleri vardı. Tabii o yıllarda Meclis’in aldığı bir kararla cezaevlerinde yeni düzenlemeler, yeni cezaevleri yapıldı. Tabii ilk cezaevleri de F Tipi cezaevleriydi. Bu bir zorunluluktan doğmuştu tabii. Cezaevlerinin fiziki yapılanması yetersiz olduğu için her türlü eyleme de müsaitti. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğumuza göre; cezaevlerinin işgallerin olduğu, can güvenliğinin olmadığı, tabii diğer mahkumlar açısından da can güvenliğinin sağlanamadığı infaz kurumları olmasını hiçbirimizin temenni etmeyeceğini düşünüyorum. Bu 10 yıllık süreç içerisinde - bu güne kadar da gördüğüm kadarıyla 50’nin üzerinde ceza infaz kurumu yapıldı- çıkardığımız rakamlara göre devlet eski TL üzerinden bir katrilyon üzerinde yatırım yaptı. Şimdi tabii bu yeterli oldu mu? Bir yandan kaynak arayıp yeni cezaevleri yaptık ama küçük cezaevlerini, ilçe cezaevlerini ve insan hakları onuruna yakışmayan cezaevlerini de kapattık. Bir yandan da kapatmaya devam ediyoruz. 600'ün üzerinde cezaevi vardı, bugün 373 civarında cezaevi var. Tabii yeni cezaevlerini yapmış olmak kapasiteleri artırmaya çalışmak maalesef yeterli olmadı. Normalde bizim kapasitemiz 80 bin civarında olmasına rağmen, bu durum artırdığımız kapasiteyle 105 bin, 106 bine ulaştı ama cezaevlerinin mevcudu 119 bin, 120 binlere doğru gidiyoruz. Şimdi bir yandan -bu talep diyelim- bu talebi de karşılamak zorundayız, insanlar da çok zor şartlarda. Oradaki atölyeleri düşünüyoruz, sayılarını artırdık, düşünüyoruz, bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ama bir yandan da gelen bu insanları biz tutuklamıyoruz tabii, yargı bize gönderiyor, bu hükümlülerin ihtiyaçlarını karşılamak zorundayız. Bu artışların çeşitli sebepleri var, artışın sebeplerini burada tartışacak zamanımız da yok. Tabii ceza mevzuatında biliyorsunuz 5 yıl önce değişiklik yapıldı. Ceza Kanunu, Ceza Usul ve İnfaz Kanunu, Kabahatler Kanunu diye kanunlarımızda değişikliğe gidildi, bunlarla birlikte, cezaların süreleri de artırıldı, infazda geçen süreler de attırıldı. Bunların da etkileri var. Yargıdaki dava sayılarının artmasından kaynaklanan, bu sebeple tutuklu sayısının da cezaevinde patlamasına sebep olan sıkıntılar da var. İşte 119 bin civarındaki hükümlü tutuklu sayısı -nerdeyse yarı yarıya yakını tutuklu- pozisyonunda olan insanlar. Bu da ayrıca bir sıkıntı yaratıyor. İnfaz rejimi açısından başka sıkıntılar da yaratıyor. Tabii yeni mevzuatımızla birlikte -10 yıldır yapılan iyileştirme çalışmaları, son 5 yılda mevzuatın da değiştirilmesiyle, hatta daha infaz kanunu bile yokken, üç beş maddelik bir infaz kanunumuz vardı- yeni, doğru düzgün biraz daha teferruatlı bir infaz kanunumuz var. Biraz noksan, bazıları eksik ama bir infaz kanunumuz var. Bununla birlikte sistem değişikliğine gidildi. İnsanlar ceza infaz kurumlarında dört duvar arasında yiyip içip yatıyordu gün içerisinde, çok fazla bir şey yapamadığımızı her birimiz de biliyorduk. Bununla birlikte rotayı değiştirdik, dedik: “infazın aracı insanları dört duvar arasında, belli bir dönem hürriyetini kısıtlama değildir aslında”, bunun yerine hükümlü ve tutukluları yeniden topluma kazandırmak, yardımlaşmasını sağlamak hedef haline geldi. Ancak tabii bunu hedef alarak suç işlemesini de önleyeceğiz bu insanların, bununla birlikte tedbirler alınması gerekiyor. Ancak artan bu sayı bizim bunları yapabilme imkanımızı çok daraltıyor. Burada sivil toplum örgütünden arkadaşlarımız cezaevlerinin durumunu biliyorlar zaten. Biz bunları en iyi şekilde nasıl değerlendirebiliriz diye sivil toplum örgütleriyle yoğun bir çalışma içerisine girdik. Gereken kolaylığı sağlamaya çalışıyoruz. Tabii cezaevlerinde bu değişiklikler olurken, eski cezaevlerinde de onarıma gidildi. Koğuş sisteminden vazgeçilerek oda sistemi oluşturulmaya çalışıldı. Eğitim iyileştirme programları geliştirildi, yapılmaya da devam ediliyor. Ancak tabii bu artan sayı her zaman bizi zor durumda bırakıyor. Şu anda cezaevlerindeki mahkumların belki % 7'sine bile bu sosyal faaliyetlerden, geliştirmelerden faydalanma imkanı ancak olabiliyor diye düşünüyorum. Çünkü bazı yerlerde atölyelerimizi bile koğuş yapmak zorundayız. Biz bir yandan açmaya çalışıyoruz, atölye yapmaya çalışıyoruz. O imkanları genişletelim derken, birçok cezaevimizde yatacak yerimiz olmadığı için koridorları bölerek, bazı atölyeleri de kapatarak koğuşa dönüştürüp bu insanlara yatacak yer, barınacak imkan sağlamaya çalışıyoruz. Bu işin bir tarafı. Diğer yandan yatırım programı var. Yatırım programında 2010, 2011 hatta 2012 yıllarında inşaatı tamamlanabilecek ceza infaz kurumlarının planlanmadığını görüyoruz, yani böyle bir artış öngörülememiş yani öyle değerlendiriyoruz. O kadar yoğun çalışmalara rağmen bu kadar bir artış sağlanacağı tahmin edilememiş. Biz bunu tespit edince, bu senenin ilçelerin yatırım programına, geçen yıldan beri başladık, öncelikle adliyelerden ziyade cezaevlerinin alınmasını sağladık. Şu anda yatırım programında 60'ın üzerinde açık ceza infaz kurumu, çocuk ceza infaz kurumu, kapalı ceza infaz kurumu planlandı. Mesela 23 tanesi açık ceza infaz kurumu, 30 tane kapalı ceza infaz kurumu, 7 tane de çocuk ceza infaz kurumu planlandı. Bununla birlikte 2015 yılında cezaevlerinin kapasitesini 143 bin civarına çıkarmayı hedefliyoruz. Bunun yanında kapatacak olduğumuz ilçe cezaevleri var bunları kapatacağız. Bunlarla birlikte bizim kapasitemiz normalde 100 – 110 bin civarında, yani normal kapasiteden bahsediyorum. Bu da Türkiye'nin artan nüfusuna göre normal bir kapasite olur. Hedefimiz bunu sağlamak. Tabii 143 bine hedef koyduk ama hükümete içerdeki tutuklu ve hükümlü sayısını azaltabilmek için bazı tedbirler de önerdik. Geçen yıl Bakanlar Kurulu’nda sunum yaptık. Mesela iki tanesini örnek vereyim, bizim için çok önemli. Kapsamını biliyorsunuz, kanunumuzda 2 yılın altındaki cezalarda denetimli serbestlik sistemi uygulanabiliyor. Ancak mahkemeler bunu uygulamakta çekimser kalıyorlar. Çünkü 2 yıl ve altındaki suçlar paraya çevrilebiliyor, hükmün açıklanmasının ertelenmesi kararı veriliyor. Şimdi hakim böyle bir yol varken denetimli serbestlik kararı vererek bunu aylarca yıllarca takip etme kısmına gitmiyor. Çok az sayıda bu hükümden yararlanan hükümlülerimiz var. Biz dedik ki “bunun kapsamını genişletelim” en azından 5 yıllık bir hedef koyduk, yani “5 yıl olsun” dedik bunun kapsamı. Onu geçen yıl İstanbul'daki bir seminerde yaptık, ben açıklamıştım. “5 yıla çıkaralım dedik bu süreyi. 2.5 yılını cezaevinde yatsın, kapalı ve açık cezaevinde. Kalan 2.5 yılını denetimli serbestlik kapsamında. Şimdi elektronik izlemeyle ilgili bir çalışmamız var. O sistemi de devreye koymak suretiyle evinde, kamu hizmetinde çalışarak, işinde çalışarak, mahkemenin vermiş olduğu tedbir kararıyla birlikte infazı uygulama imkanımız var. Bu kapsamda cezaevinde 30 bine yakın kişi var. Diğer bir alternatif çözüm; tutuklularla ilgili sayının çok yüksek olduğunu, bunu anlatmakta da zorlandığımızı söylüyoruz. Yargılama süresinin uzamasıyla ilgili olarak insan hakları mahkemesinde her zaman mahkum olmamız da elzemdir. Şu anda adli kontrol tedbiri, 3 yılın altındaki cezalarda uygulanır. Biz istiyoruz ki bu 3 yıl -hatta bana kalsa üst limitini hiç koymayalım- 10 yıl gibi bir limit koyalım, 10 yılın altındaki cezaları gerektiren suçlardan evde gözaltında bulundurma, elektronik aygıtla birlikte evde gözaltında bulundurma tedbirini uygulayamaz mıyız? Bunlara gerçekten Sayın Bakanımız ve Bakanlar Kurulu’muz sıcak bakıyor. Belki bunlar da olur şimdi yargı reformu gündemde olduğu için. Ondan sonra bu konular gündemimizde tartışılacak; bununla birlikte yanılmıyorsam 20 bin civarında tutuklunun bu sistemden yararlanması mümkün hale gelecek. İki maddelik öneriyle -kapasiteyi düşünürseniz 50 bin kişi- bunların hepsi hakimin takdiri ile yapılacak olan şeyler. Bizim idari olarak, yahut bakanlık olarak yapacağımız şeyler değil, bu iki maddeyle hakim takdirinde olacaklar. Diyoruz ki yarısını uygulasalar, 50 bin potansiyelin yarısını uygulasalar 25 bin hükümlü/tutuklunun cezaevinden çıkma ihtimali olacak. Eğer bunu düşünürseniz; biz normal cezaevini yaklaşık 600 kişilik yapıyoruz. Cezaevinin en küçük maliyetinin eskiye göre 15 milyon civarında olduğunu düşünürsek ve bunu çarparsanız, en az kaç tane cezaevi yaptırmanız gerekir; çok etkili rakamlara ulaşıp tasarruf sağlayabiliriz diye düşünüyorum. Şimdi 60 cezaevinin yatırım programını aldık. Yoğun bir şekilde bunların ihaleleri için de çaba sarf ediyoruz. Bunların hesabını yaptığınızda yine 15'le çarptığınızda, 60'ı açık cezaevlerini düşünürsek inanılmaz fiyatlara çıkacak. Devlet böylece 600 trilyonun üzerinde bir yatırımın bu üç yıl içerisinde; çünkü üç yıl içerisinde bitirilecek bu binalar. Periyodik olarak ihale edersek 3 yıl, 4 yıl, en geç 5 yılda diyelim. Biz çünkü 2015 yılına kadar hedeflerimizi koyduk, bastırdık, dağıttık. Arkadaşlar fazla getirmiş olsalardı, sizlere de bu planlamamızı verebilirdik. Gizli saklı bir şeyimiz yok.
ZAFER KIRAÇ: Toplantı sonuna kadar bize ulaşırsa, arada telefon açarsak. Gelirse dağıtırız katılımcılara.
NİZAMETTİN KALAMAN : Memnuniyetle. Tabii onu getirebilirlerse, birer tane verelim. Böyle bir yatırım programımız var. Devlet çok ciddi kaynaklarını bu 10 yıl içinde harcamış, bundan sonra da harcamayı hedefine koymuş. Ve bu senenin yatırım programında cezaevlerinin yapımı öncelikli bir konumda, onları yapmaya başladı. Ama tabii sorun ceza infaz kurumunun yapılması değil, içinin işletilmesi en büyük sıkıntı. Şimdi bazı cezaevlerimiz var; cezaevlerimizi açamadık bile, kağıt üzerinde açmamız bir şey ifade etmiyor. Personel lazım, personelimiz yeterli değil. Personel yetersizliği: geçen yıl biz yoğun bir çaba sarf ettik yine. Bu dertlerimizi iyi anlatınca 6 bin sözleşmeli personel almak için Bakanlar Kurulu kararıyla bize izin verildi. Biz planlamamızı buna göre yaptık. Maliye Bakanlığı ikinci 3 bin personeli alırken, geçen yıl biraz da kriz yılı olduğu için, bin kişiyi -3 bini hiç vermeyecekti de biz yine 2 binini kurtardık- alamadık. Bu sefer yeni açacak olduğumuz cezaevlerine planladığımız personel sayısını alamadık. Alamayınca sıkıntı yaşadık. Fiilen açtığımız halde cezaevine mahkum nakledemedik. Ancak oradaki mevcut personeli nakletmek suretiyle yeni cezaevinde durumu idare etmeye çalışıyoruz. İşte bugünlerde sınavlar sonuçlandı, şimdi yeni aldığımız 2 bin personel işe başlayacak. Bu tabii yazı bulacak. Bir yandan da personel açığımız had safhada devam ediyor. Bu yılın bütçesi için 8–10 bin personel teklifinde bulunduk. 8 bin kişi ceza infaz kurumları, 2 bin kişi denetimli serbestlik şube müdürlükleri için. Çünkü, biraz önce önerdiğimiz kanun değişiklikleri olduğunda, şu anda istediğimiz randımanı alamadığımız denetim serbestlik şube müdürlükleri tam kapasiteyle çalışmak zorunda kalacak ve belki 100 bin kişiyi takip etmek zorunda kalacaklar. Orada personel sayısını en azından bugün itibariyle iki katına çıkartacağız ve bunların çoğunun da psikolog, sosyal çalışmacı, öğretmen kadrolarında insanlar olması lazım. Ama gelin görün ki 2009 yılında biz 100 tane psikolog ve diğer alanlarda memur alalım dediğimizde maalesef bize 52 kişi müracaat etti; 40 civarında da psikolog ve sosyal çalışmacı. Her gün önüme geliyor, birkaç tanesi istifa etmiş. Şimdi bu ayrı bir sorun tabii. Ücretlerin yetersizliği, kurumlardaki çalışma ortamının zorluğu, cezaevlerinin şehir dışında olması gibi birçok sebepler var. Haklılar ama bu haklılığı Maliye Bakanlığı’na, infazlıklara iyi anlatmak lazım. Tabii personelimiz de aynı şekilde ücret yetersizliğinden sıkıntılılar; infaz koruma memurlarımız ve diğer personelimiz fazla mesai yapmalarına rağmen, fazla mesai ücretlerini dahi alamadılar. Bu -fazla mesai ile ilgili kanunu, çok ilginç bir kanun, herhalde duymamışınızdır- fazla mesai ücretlerinden adalet personeli faydalanacak, parantez içerisinde cezaevi personeli hariç. Böyle bir kanunmuş, denkliğini ben hiç duymadım, görmedim de.
Prof. Dr. MELEK GÖREGENLİ: Onlar da cezalı o yüzden.
NİZAMETTİN KALAMAN: Onlar da cezalı. Cezaevi personeli hariç tabii ki.
BEKİR ALANOĞLU (Ceza İnfaz Personeli Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği / CİPDER):
Sayın Genel Müdür, son hazırlanan kanunla ilgili kararda da yine aynı şekilde ceza infaz kurumu çalışanları hariç diye ibare konuldu. Daha çıkmadı ama tasarıda yine yargı infaz kurumları hariç ikisinde de aynı.
NİZAMETTİN KALAMAN: Şimdi, itilmiş, içindeki hükümlü-tutuklular unutulmuş, personeli unutulmuş bir kurum var ortada, biz bunların durumlarını düzeltmek için sürekli gündeme getiriyoruz. Hatta şunu söylemek durumundayım Maliye Bakanlığı’yla yaptığımız görüşmelerde dile getiriyoruz: mesai ücretlerinin ödenmesi gerekir. Hatta arkadaşlardan bir tanesi dava açtı, danıştay da onayladı. “Mesaileri vermiyorsanız bir gün izin vereceksiniz, ne kadar fazla mesai yaptıysa toplayacaksınız, sekiz saate tekabül eden kısmına bir gün izin vereceksiniz”. Benim zaten personelim yetersiz, bir gün izni nereden vereyim?
BEKİR ALANOĞLU : Sekiz gün ediyor.
NİZAMETTİN KALAMAN: Bu kadar da izin verilmesi gerekiyor. Mümkün olmayan bir şey. Bunları da söylememize rağmen infaz koruma memurunun cezaevinde yaptığı işleri anlattığımızda bize şöyle garip bir şey söylenmişti: “Siz niye mahkumun ayağına hizmeti götürüyorsunuz ki, mahkum gitsin yemeğini kendi alsın. Kantinden alış verişini kendi yapsın, diğer işleri için kendisi gitsin. Niye memurlar gidiyor ki”. Bunu söyleyen Maliye Bakanlığı’nda en üst düzey görevlisi. Biz de dedik ki: “Efendim, sizi davet edelim, cezaevini bir gezdirelim ondan sonra bizimle konuşun. Cezaevlerinin durumlarını bilmeden bizimle bu şekilde tartışıyorsunuz”. Şimdi bu insanlara biz derdimizi anlatmak zorundayız, onlardan sosyal haklarımızı koparacağız veya diğer ödeneklerimizi kopartacağız. Böyle bir mücadele içerisindeyiz. Nakillerle ilgili sıkıntılar var, duruşma nedeniyle tutuklananlar da var biliyorsunuz başka yerden, veya duruşmaya gidenler, hastaneye sevk edilenler. Sıkıntılarla karşılaşıyorsunuz. Yolluk pazarlığı yapacaksınız vs. Şimdi tabii ödenekler yetersiz. Geçen yıl bu zamanlarda -şubat ayındaydı zannediyorum- 3 liraya mahkumları üç öğün doyurmak zorundayız. Biz dedik ki “bakın bir çok yerden şikayet geliyor 3 liraya üç öğün yemek çıkmaz. Yani zor, yemek olmaktan çıkar bu, bunu bir artıralım”. Sağ olsun Sayın Bakanımız desteklediler, gittik Maliye Bakanlığı’yla görüştük, 4 liraya çıkaralım dedik. Yani % 33'lük bir artış sağlayalım, 4 liraya rahatlar, nefes alırız dedik. Onlar karşı çıktılar, biz ona rağmen 4 liraya çıkardık. Tabii yıl sonunda 60 milyon açık verdik. “Para verin” dedik, “biz size söylemiştik artırmasaydınız” dediler. Şimdi, böyle bir çözümü bize paranın sahibi olan insanlar önerirse siz ne yapabilirsiniz. Ama buna rağmen biz geri adım atmadık, yine mücadelemize devam ettik, bir kısmını onlardan bütçelerinden karşıladık, çoğunluğunu. Bizim iş yurtları var biliyorsunuz, eksik kısımları da -burada bütçemiz var- ilgili kaynakları da oradan sağlıyoruz ve cezaevlerinin acil ihtiyaçlarını da bu kaynaklardan sağlamakla ilgili sıkıntılarımız var. Nakillerde duruşmalara götürmelerle ilgili sıkıntıları karşılıyor. Tabii bunun yanında bizde sorun çok. Yani beni dinleyince belki vazgeçeceksiniz sorunları anlatmaktan. Sağlıkla ilgili çok ciddi sorunlarımız var. Bu artan kalabalıkla, bu şekilde cezaevlerinde sizin 7 kişi olarak planladığınız bir ünitede 20-21 kişi kalıyorsa ve burada sorun olmuyorsa herhalde diyoruz ve dua ediyoruz “allahın bir lütfudur” diyoruz; çok şükür ciddi bir sorun yaşamıyoruz. Elimizden gelen her türlü tedbiri alıyoruz. Ama İzmir’den gelen sayın hocam da (Prof. Dr. Melek Göregenli) Buca cezaevindeydi, bir ay önce Buca cezaevindeydik. 319 kişilik bir koğuşuz, yani öyle bir koğuş olabilir mi? Ama ne yapalım. Ulucanlar ve Bayrampaşa’dan sonra İzmir Buca cezaevini de inşallah seneye kapatıyoruz. Biliyorsunuz oradaki cezaevi kampüsü inşaatı devam ediyor hala, Aliağa’da devam ediyor. 1.5 yıl içerisinde orası tamamlanacak. Sağlık sorunlarından bahsediyordum. Sağlık sorunlarıyla ilgili geçen yıl 30/2010 tarihinde Sağlık Bakanlığı bir protokol imzaladı, basından da görmüş olabilirsiniz. Silivri’deki cezaevleri kampüsü içersinde devlet hastanesine bağlı bir sağlık ünitesi açıldı, doktorlarımız da görevlendirildi. Ankara'da kampüs de zaten önceden faaliyete geçmişti. Kampüs cezaevleri içerisinde, hastanenin içinde uzman doktorların olduğu üniteler oluşturduk. Ayrıca cezaevinde, her cezaevi içersinde de aile hekimliği kapsamında doktorlar görevlendiriliyor. Şimdi bizim 300 civarında doktor kadromuz olmasına rağmen geçen yıl 64 doktorumuz vardı. Doktor kadrolarını doldurmamız da mümkün değildi. Bizde devlet hastanesinde ya da sağlık ocağında döner sermayeden istifade edenler 4 -5 milyar civarında bir ücret alabiliyorlar. Bu nedenle tabii doktorların bizde durmasının bir anlamı yok; bu kadar fedakarlığı bu zor şartFta bizim kimseden beklemeye hakkımız da yok. Bir protokol çerçevesinde bu doktorların Sağlık Bakanlığı’na geçişlerine izin verdik. Şu anda 310 civarında doktor bu protokol çerçevesinde cezaevlerinde görevlendirildi. Daha da görevlendirilmeye devam edilecek. Geçen yıllara göre çok daha iyi görünüyor.
Dr. ALİ ÇERKEZOĞLU (TÜRK TABİBLER BİRLİĞİ Merkez Konseyi Üyesi/ TTB): Bunlar süreli mi süresiz mi olacak?
NİZAMETTİN KALAMAN: Süresiz, görevli olarak.
Dr. ALİ ÇERKEZOĞLU: Doğrudan orada çalışacak.
NİZAMETTİN KALAMAN: Tabii. Ama doktorlar değişebilirler. Öyle olur, gider gelirler. Bir de çocuk cezaevleriyle ilgili projemiz vardı. Gençlik cezaevlerinde -18 -21 yaş grubuna tabii- bunlardaki fiziki mekanların yeterli olmadığı Ankara’da 9 kişilik bir ünitede çocuklar kalıyor. Ama İstanbul'daki 9 kişilik bir ünitede 27 kişi kalıyor yoğunluktan dolayı. Şimdi bu sorunu yetişkinlerde hemen çözemiyoruz ama en kısa vadede çocuklarla ilgili cezaevi projesini öne aldık. Ankara’daki bina bir ay içersinde yapılmaya başlanacak; yine kampüste çocuk cezaevi yapacağız. Çocuklar tek kişilik odalarda kalacaklar, taciz veya tecavüz gibi bir şeyle karşılaşmayacaklar. Gece saat 9 veya 10’dan sonra kapılar kapanacak. Kızlar ve erkekler bu kampüste birlikte kalacaklar, birlikte karar verecekler, eğitim faaliyetlerine birlikte gidecekler, atölyelere birlikte gidecekler. Yemekhaneleri yatakhaneleri farklı yerlerde olacak. Belli mekanlarda bir araya gelme imkanlarını sağlayacağı biz. Bütün bunların hepsi, görevli infaz koruma memuru veya uzman arkadaşlarımızın kontrolü dahilinde olacak. Spor salonları, dışarıda hobi salonları hepsi planlanmış vaziyette. Bu projeyi sivil toplum örgütlerimiz de denetlemiştir bir de sağ olsunlar olumsuz bir eleştirileri de olmuştur. Katkıları varsa bundan sonra onları da değerlendiririz. 7 yerde çocuk cezaevi yapmayı planlıyoruz. Bunların %2'ye yakını kapasitelerini koruyacak diye düşünüyorum. Çocuklar eğitim evlerinde kalıyorlardı. Bunların 3 tanesini eğitim evi olarak planlamayı düşünüyoruz; Ankara’da, İstanbul'da İzmir'de, kalan dört tanesini de tutuklu çocuklara ayıralım istiyoruz. Tutuklu çocukları biliyorsunuz, yetişkin cezaevlerinin belli bir bölümünde bir-iki tane koğuşun ayrılması suretiyle kalıyorlar. -Şu anda Türkiye genelinde uygulanan, kız çocuklarına hiçbir şey yapamıyoruz. Dediğim gibi 10-15 kişilik koğuşlarda 30-40 tane çocuk konulması- sebebiyle-. Biz bu şekilde olmasını istemiyoruz. Onlara da yine o cezaevinin mensupları olarak tek kişilik odalarda, atölyelerde, eğitim evlerinde, sigorta anlamında yardım tedbirlerini amaçlıyoruz. Tabii detayına inmek istemiyorum konunun. Personel eğitimiyle ilgili, yasalarla personelin eğitimine de çok önem verildi. Dört yerde eğitim merkezlerimiz var. Ankara, İstanbul, Erzurum ve Kahramanmaraş’da. Beşincisi için ihaleler gecikti. Denizli’de düşünüyoruz. Eğitim merkezini tabii büyük şehirlerde yapmamızdaki amacımız genelde yoğunluktan büyük şehirlerde olmaları. Bu sebeple oralara da Ankara, İstanbul gibi öncelik vermek lazım. Diğer büyük şehirlerde de onları planlamaya devam ediyoruz. Bunun dışında biliyorsunuz, bizim de Avrupa Birliği departmanında yürüttüğümüz başka projelerimiz de var. Yoğun eğitim faaliyeti içerisindeyiz. Mesela bir tanesini örnek vereyim: 90 cezaevinde 270 tane atölye açılmasıyla ilgili bir proje var, çok kapsamlı bir proje. Onlar da bizim kurumlarımıza destek vermeyi düşünüyorlar. En sonunda da -şu anda gündemde değil ama yardım gündeme gelebilir, iç güvenlikle ilgili, biliyorsunuz- jandarma genel komutanlığının dış güvenlikten çekilmesiyle ilgili bir kanun tasarısı mecliste. Adalet Bakanlığı tarafından düşünülen yargı reformu içerisinde bu da vardı. Ama bu orta vadeli planlanan bir kanun, yakın zaman içerisinde gündeme gelmeyebilir. Ama 2011'lerde, 2012'lerde jandarmanın da cezaevlerinden çekilmesi sebebiyle, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü cezaevlerinin dış güvenliğinin de sağlanmasını hedeflemektedir. Şimdi bir yandan yaptığımız çalışmaları ve sıkıntılarımızı sizlere özetledik bu seminerde. Seminer diyorum, böyle bir çalışma toplantımızda, sizlerin önerilerinize açığız, sorularınız varsa onları da cevaplamaya çalışırım. Başarılar diliyorum, teşekkür ediyorum.
OSMAN KAVALA: Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü’ne teşekkür ediyoruz. Şimdi bu programa göre iki ara var. Öyle görülüyor ki iki ara verecek durumumuz yok zamanın kısıtlı oluşundan dolayı. İsterseniz araya şimdi girelim ve toplantıya ara vermeden akşama kadar devam edelim. 15 dakika ara verdikten sonra devam edelim.
ARA
ZAFER KIRAÇ: Osman Bey arada olan bir gelişme var, aktarmak isterim. Ankara Sincan Cezaevi’nin 1 ve 2 no’lu F tipi cezaevlerinin sivil toplum kuruluşu temsilcileriyle ziyaret edilmesi sonrasında sivil toplum orada daha az sayıda insanla projelerini, eleştirilerini Genel Müdürlüğe sunar diye düşünüyoruz;çünkü önerileri var ve burada sunamayacaklar bunu. İki seans şeklinde olacak çalışmada Genel Müdürlük de yaptıklarını -az önce olduğu gibi, görselde anlatamadıklarını anlatma fırsatı bulur-. Bunu sonra planlayalım hep beraber. Benzer bir çalışma İzmir F Tipleri içinde düşünülüyor. Böyle çalışmalara ve buluşmalara vesile oluyor toplantı, tekrar kolay gelsin diyorum.
OSMAN KAVALA: Hem sorular cevaplanacak. Hem de sorunlarla ilgili düşünceleri paylaşmaya devam ediyoruz. Ama başta en azından sorunlarla değil, sorularla birlikte, önerilere de başladıysak, önemli konular kümelendiyse… Evet Metin Bakkalcı söz istiyor, buyurun.
Dr. METİN BAKKALCI (TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI Yönetim Kurulu Üyesi/ TİHV):
Doğal olarak içtenlikle teşekkür etmek istiyorum. Bir defa derneğimize teşekkür ediyorum (CİSST), “derneğimiz” demeyi uygun görüyorum. Derneğimizi övmemizde yarar var, hakikaten çok güzel şeyler yapıyorsunuz.
Biz de Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak işkence görenlerin tedavisiyle meşgulüz. Bu güne kadar -1990'dan beri- 12.400'ün üzerinde işkence gören insanı tedavi ettik. Tabii Türkiye'deki toplam işkence görenlerin rakamıyla karşılaştırıldığında çok düşük bir rakam oluyor. Ama burada bize hep yol gösteren o meşhur deniz yıldızı esprisiydi. Bir tane o ve deniz yıldızının hayatı değişiyor kenarda, sahilden denize onu atarken. Bir insanın bile hayatında, o an için bile olsa, ya da bir sonraki seferinde, bu çabalar önemli.
İkincisi, hakikaten bu gün Genel Müdürümüzü dinlediğimizde hepimiz birden değişik hislere kapıldık. Hakikaten olağanüstü bir telaş, ama o arada olağanüstü sıkıntılar hissediyoruz. Her ne kadar çok yakından bilemesek bile, cezaevindeki bütün çalışanlar -müdür, diğer bütün çalışanlar, sağlıkçılar, hekimler vs dahil- çok büyük bir sorun alanında. Doğal olarak zaten çalışıyorlar. Hani bizim tabirimizle hakikaten ikincil olarak büyük bir travmaya da maruz kalıyorlar. Lütfen, bunun için, “bakım verenlere bakım” diye bir program var. Çok bütünlüklü bir programdır, kolay değildir. Melek’in uyarısıyla (Prof.Dr. Melek Göregenli), tabii ki öfke kontrolü vesaireler de tek başına yürümesi olanaklı bir bakım değildir veya tek başına bakım programlarıyla yürümek olanaklı değildir. Ama yine de bu düzeyde katkısı var. Gerçekten bu çok doğal programları birlikte de yapabiliriz, arzu ettiğiniz, istediğiniz ölçüde tabii ki. Tabipler Odası’ndan arkadaşımız da burada, o da biraz sonra söyleyecektir. Ben de Türk Tabipler Birliği Heyeti’nden birisi olarak geçen Kasım sonunda (2009) 3.476 hekimin, Sağlık Bakanlığı’yla beraber -işkence ve kötü muamele iddiasıyla karşılaşıldığında- araştırma ve soruşturma eğitimlerini bitirdik. Düşünün, 3.476 hekim ve Adalet Bakanlığımızla beraber. Gerçi ilk eğitimi biz üstlenmedik. Ama hukukçumuz, hakimimiz, savcımız bu programa doğrudan katılmış oldular. Dolayısıyla bu işkence ve dokümanların yönlenmesi sağlıkçılar açısından -tabii ki cezaevi ve sağlık hizmetleri özel olarak cezaevi hekimliği- özel bir disiplindir. 30 Nisan 2009 protokolü mühim bir protokoldür. Ne zamandan beri biz zaten bu sağlık meselesinin Adalet Bakanlığı’ndan alınıp Sağlık Bakanlığı’nın devrine yönelik çalışmaktayız. Dolayısıyla protokolün başlığı bunu çağrıştırmaktadır. Adalet Bakanlığı’ndan Sağlık Bakanlığı’na. İzninizle, bu protokolün bütün taraflarının bunu bir kez daha masaya yatırmasına ihtiyaç var. Bizim ortamlarımız, cezaevinde sağlık hizmetleri disiplinidir. Cezaevi kimliği üzerinde dahası ve birikimi var. Arzu ettiğiniz zaman masaya otururuz; bunlar için neler yapılabileceği meselesi için. Çünkü protokolün, 30 Nisan protokolünün, gerek sözünü ettiğiniz pilot yerlerde Ankara'da Sincan olsun, gerek 5000’in altındaki yerlerde, gerek 1000’in altındaki nüfuslarda problemli, kritik yanları var. Bunları paylaşmak, bir şekilde formüle etmek, önerilerde bulunmak da isteriz. Bunun dışında bu cezaevlerine ilişkin -biraz sonra söyleyeceğim zaten-; tabii ki gidelim, tabii ki bakalım, bugüne kadar yapmaya çalışıyorduk zaten. Hiç kuşku yok bunlardan, olağanüstü bir birikim var dünyada ve Türkiye'de. Bir cezaevi nasıl izlenir, buna ilişkin Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak bizde de kitaplar var. Olağanüstü, yani bütün dünyada var. Bütün dünyada belli bir şeydir. Dolayısıyla bunlara uyulmasının önünde hiçbir engel yoktur. Cezaevi İzleme Kılavuzu; sistematik olmalıdır. Düzenli, düzensiz ziyaretlere açık olmalıdır. Kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Bu konunun ilgili uzmanları tarafından yapılmalıdır. Kriterler çok açıktır, sistematik olmak zorundadır.
Hiç kuşkusuz bu tür toplantılara alternatif değil, bunlar da kıymetli. Arzu edildiği ölçüde bizler ya da bu konularla meşgul olanlarla bu tür grup çalışmaları yapılabilir; diğer sorular sözünü ettiğimiz bu grup çalışmaları da kıymetlidir. Ama ben buradan izninizle bu önerilerin yanı sıra somut bazı konulara şöyle değinmek istiyorum. Hiç kuşku yok cezaevi nüfusunu 25 bin bile artırsanız yetişemezsiniz. Denetimli Serbestlik önemli bir şey. Cezaevindeki kapasiteyi 140 bin kişiye de çıkartsanız, 2013 itibariyle hiç kuşkusuz önemli bir şey bu. 2005'den demin anıldığı gibi 2010 arasında 60 binin altındaki nüfusun bugün itibariyle 119.200’e -Adalet Bakanlığı verilerine göre- çıkması, iki misline de çıkması meselesi problem. Yetiştiremezsiniz, 5 yıl sonra bu tren böyle giderse beklenen rakam 240 bin olacak, ikiye katlanacak. 25 bin azaltsanız da, 25 bin kapasitenizi artırsanız da yetmez. Bu başka bir şey, ama bugünün toplantısını bu konu boğar tabii ki, geçiyorum. İkincisi, bu tutuklu/hükümlü meselelerinde şunu kaydetmek gerekir. Bakın, 1955'den itibaren Birleşmiş Milletler’in cezaevine ilişkin standartları -2006 Avrupa Konseyi’nin cezaevi kuralları dahil olmak üzere- cezaevindekileri grup olarak ayırmaya karşı 3 kategoriyi ilan ediyor. Birinci kategori kadın-erkek. Onun için zaten yayınlarınız içerisinde böyle ne güzel kadınlara yönelik neler gerekiyor, onun için kitaplar basıyorsunuz. (2) İkinci kategori, bunun dışındaki tutuklu/hükümlü. Bunlar ayrı gruplar halinde olabilir. Üçüncü kategori de gençler -çocuk demeye bile dilim varmıyor- gençler diye geçer zaten, budur. Şimdi bunun dışında gruplara yönelik bir kategori genel olarak Uluslararası İnsan Hakları değerlerinde kabul görmez grup olarak. Şimdi tabii bizde yasalar var; terörle mücadele, organize vs. Yapacak bir şeyimiz yok diyebiliriz, ama en azından bu fikir bir yerde kalmalıdır. Böyle bir grupcul tavır, cezaevinde isteseniz de istemeseniz de bu ayrımcılığa yol açar. Maliye Bakanımız ne kadar güzel yanıt vermiş: “kantinlere gitsinler”. Genel Müdürümüz de ne güzel yanıt vermiş: “gel de bir Sincan'ı gör bakalım böyle diyebilir misin?” Ama şimdi iki cümle de doğru. Cezaevinde neler iyi ve bunları çoğaltalım, neler kötü dahil etmeyelim. Nasıl yaşayacağız, yani hakikaten bir yerden bir yere gitmek kolay değil ama buna mahkum muyuz? Maliye Bakanımız bence çok insani bir refleks göstermiş. “Tamam cezaevinde insanlar bulunuyor. Neden? Biz aslında kamuya bir görev veriyoruz, toplum olarak, bazı kişileri özgürlüğünden alıkoyuyoruz, mahkum ediyoruz onları.” Yetki tanıyoruz biz tanıyoruz. Ama Melek arkadaşımızın dediği gibi, bu yetkiler özgürlüğünü kısıtlamaktan başka hiçbir cezalandırmaya yol açmayacak. Bütün işlerden onları sorumlu buluyorsak, kamu hiçbir mazeret üretmeden, bütün o hakları güvence altına almak zorunda. Finansman dahi hakikaten mazeret olamaz. Alıyorsak içeri, bu hakları yerine getireceğiz.İyileştirici programlar kelimesi bile, izliyorsunuz, kalktı literatürden. Bakın, Avrupa Konseyi’nin 1987'deki cezaevi kuralları yayınına bakın, hep ‘tretman’ sözcüğü kullanır. Dünya tartıştı, hepimiz tartıştık, kalktı bu kavram. Şimdi 2006 cezaevi kurallarına bakınca Avrupa Konseyi’nin bu ‘tretman’ sözcüğünü unuttukları üç yerde görürsünüz literatür açısından; şunlara şunlara bakın dediği yerde görürsünüz. Bu kelime kalktı. Dolayısıyla, “tırnak içi” bunu anlıyorum ama izninizle not düşmemiz lazım. ‘Topluma kazandırma’, ‘rehabilitasyon’ sözcükleri dahil problemli, bunları tartışmamız lazım. Bunlar zaten tartışılıyor, dünyada tartışılıyor. Çünkü buradan belki Melek Hocamızın ifade ettiği, o anlamdaki, o düzeydeki ideoloji meselesi ile bir ilişki kurulabilir. Buradan izninizle izolasyona geleceğim. Tek cümle; tıp açısından kamuoyunda defalarca tekrar ettik. Bir önceki toplantıyı 3 Nisan 2008'de yaptık Zafer. 2 yıl çok kısa bir süre ama 2 yıl çok uzun bir süre. Ve o gün konuştuğumuz konuları muhtemelen bugün burada konuşacağız. Tabii Nizamettin Bey geçen sefer bir gazeteye ifade ettiği gibi -düzeltme için 45’inci genelgesinde hatalı bile olsa tartışmak üzere yazıyor ama herkes biliyor Nizamettin Bey- o gün Bakan telaffuz ettiğinde bunu “şimdi 10 saate çıkartıyoruz, yakında 20 saat olacak” dedi ve tutukluların önünde dedi. Kaldı ki, Avrupa İşkenceyi İzleme Komitesi (CPT) 91'den beri bütün raporlarında izolasyonu önlemek için makul süre en az 8 saat hücre dışındaki faaliyet diyor, günde 8 saat diyor. Bizim Türkiye raporlarına bir türlü yazmadılar ama işte burada önümde var, 2005 Norveç raporu. 1991'den itibaren 1993 Türkiye raporu dahil; neden o sözü edilen ruhsal ve fiziksel ve sosyal bütünlüğü kurmak için, dış uyaranlardan yoksunluğu önlemek için, günde 8 saat. Bunun sağlanması gerekir, şu ya da bu şekilde. Buradaki toplantıda 2008’de personel sorunu ve mekan sorunu ele alınmıştı esas olarak. İki temel sorun ele alınmıştı burada aslında. Ama lütfen, öyle bir anlayış getirilebilir ki aslında, pazarlık anlamında değil, yani izolasyon konusunda, 8 saati sağlamak zorundayız. Şekli tartışma yapmayalım ve böyle bir anlayışla pratik olarak mevcut koşullarda dahi -o zaman da tartışmıştık, böyle yapacağız, koridorlara yeni mekanlar yapacağız falan dendi- öyle değil mi Zafer, bunların notları tutuldu, tutanak haline geldi. Bunlar önemli şeyler koridorun sonunda başka mekanlarda pratik olarak bu yerler oluşturulur, çünkü bir şey konusu değil, bir pazarlık konusu falan değil. F Tiplerinin 19 Aralık 2000'de somut uygulanması başladı, üzerinden 9 yıl geçti. Dolayısıyla süratle, 2 yıl sonra başka bir toplantıda benzer şeyleri söylememek için, yapılacak olan kalemlerin burada not düşülmesinde hakikaten yarar var.
30 Nisan 2009 Sağlık Bakanlığı-Adalet Bakanlığı protokolünü sağlıkla ilgili olarak aldım, onu geçiyorum. Üstünde çalışmaya hazırız, çok arzu ediyoruz gerçekten. Bir başka mesele protokollerle ilgili, F tipleriyle de çok doğrudan ilgili. Çünkü bu, şu üçlü protokol -Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı- 2003'de son versiyonu çıkartıldı. 2000'den itibaren devam ediyor olan son versiyonu 2003'tür, büyük bir problemdir. Çünkü bu protokolün karşılığı nedir vallahi bilmiyorum. Ama bizde yakalama, gözaltına alma, ifade alma yönetmeliği vardı 2005'de çıkan. Burada, çok açık. Hepsi hasta ilişkisi konusunda son derece hürmetkardır. O teröre karşı falan, onlara hiç atıf yapmaz kim olursa olsun der, ama bu üçlü protokol şu şu kapsamdaki suçlar dışındakiler diyelim. Ama biliyorsunuz bir problemdir bu protokol meselesi, tabii ki bir mevzuat konusudur. Hani bu masanın “çözeceği” bir şey değildir ama not edilmesi gerekir, çünkü problemlerin önemli bir kaynağı buradadır. Disiplin uygulamaları konusu: disiplin bütün kurallarda en son çaredir. Cezaevi uygulamaları, bütün evren, uluslararası şeyler söylüyor: en son ve en son çare. Bizde en son çare, ilk çare. İlk çare olunca da demin İdil Hanım’ın (İdil Elveriş) söylediği gibi ki, bize gelen bütün yakınmalar da bu çerçevededir, zaten fiilen ortayı kaldırıyor. Yani böyle yapılabilecek hadiselerin bolluğu kesin. Cezaevi izleme konusunda bakın, Cezaevi İzleme Komisyonları var Türkiye'de. Ulaşmaya çalışıyoruz, bugüne kadar bir tane raporunu elde edemedik. İnsan Hakları Başkanlığı’nın il ve ilçe insan hakları kurulları içinde en son 2007'de yayınladı bu cezaevlerindeizlemeyle ilgili.
NİZAMETTİN KALAMAN: Pardon ben araya girmek zorunda kaldım. İnsan hakları kurullarının raporlarını biz kitap olarak bastık, dağıttık.
Dr. METİN BAKKALCI : Lütfen paylaşalım o zaman. Sayılar falan var değil mi? Ama bir daha açalım, ne güzel.
NİZAMETTİN KALAMAN: Geçen yıl da bastık, bu yıl da bastık.
Dr. METİN BAKKALCI: Teşekkür ediyorum, geri alıyorum. Biz alamadık. Lütfen ulaştıralım, bilelim. İnsan Hakları Başkanlığı’nın raporunda bir paragrafla geçer. En son 2007. Biz tabii biliyoruz, yazılar gelmiyor olabilir. Bir de web sitelerinden bakıyoruz, sitede yok galiba ya da bulamıyoruz.
ZAFER KIRAÇ: Orada yok Metin Bey, ama hatırlarsan 2007'deki konferansta buradaki taleplerden biriydi hakikaten, geçen yıldan itibaren ama…
NİZAMETTİN KALAMAN: Geçen yılın sonunda bastık. Bu sene de gene aynı şey. Neler yaptıklarımızı, neler yapamadıklarımızı da yazdık.
Dr. METİN BAKKALCI : Teşekkürler. Lütfen dağıtalım onları. Web sitesinden bulamıyoruz, girişimlerde bulunduk, yazılı istedik olmadı. Ama ne kadar iyi hatırlattınız, insan hakları kurullarının raporlarını da bulamıyoruz, yani web sitesinden de bulamıyoruz. Ben başkandan da istedim, yok. Mevzu 2007 onların orada bir paragraf geçer, ama bütün bunların ötesinde Hani bu meseleleri neden söylüyorum? Bu bir takım iyi niyetli, yetkililere izin vermeyle cezaevine girişler, bir kere girişler çok kıymetli hepsi olsun ama bunun bir kuralı var. Bu seçmeli protokol meselesi alıkonulan yerlere izlenmesi için usulünü mekanizmasını tarif ediyor, bunun nasıl raporlaştırılacağını tarif ediyor, kamuoyuyla nasıl paylaşacağını da tarif ediyor. Sistemli çalışmayı öne çıkartmak için hepimiz kendimiz çaba sarf ediyoruz, çaba sarf etmeliyiz. Teşekkür ederim.
OSMAN KAVALA: Biz teşekkür ederiz. Dilerseniz şöyle yapalım, küme küme de gidebiliriz. Burada güzel bir küme oldu sorunlarla ilgili olarak. Bundan sonraki konuşmalarda bu sorunların çözümüne odaklı konuşmanızı rica edeceğim ki dağılmasın, buyurun Ali Bey.
Dr. ALİ ÇERKEZOĞLU : Tabipler Birliği Merkez Komite üyesiyim. Cezaevleri tartışmasını sağlığa ve hekim-hasta ilişkisine boğmayalım. Burası bir fırsat, her konuya değinilmesinde fayda var ama şimdi takdir edersiniz ki, gerçekten de hani sağlık olmadığı zaman diğerlerinin hiç biri olmuyor. Sağlık tartışmasını da biz sadece hekimlik, muayene, ilaç olarak görmüyoruz. Diğer birlikte bulunduğumuz kurumların da –psikologundan, sosyal çalışmacısına kadar, diğer sağlık kurumlarının da- ortak çabasından bahsediyoruz. Buna ilişkin, belki bununla ilgili tek başına oturumlar yapılabilir. Bu nedenle ben sadece can alıcı noktanın altını çizeceğim. Bilinmedik şeyler de değil kuşkusuz. Burada aslında Genel Müdürün de bahsettiği, vurgu sadece cezaevleriyle ilgili değil, genel olarak sağlık konusu. Bunu, küreselleşme diyebilirsiniz, kader diyebilirsiniz, kaçınılmaz diyebilirsiniz, biz böyle algılamıyoruz kurum olarak. Adalet ve eğitimde olduğu gibi sağlık da bir kamusal hizmet, yani önceliği kar olmayan, masraf olarak düşünülmeyen, hizmetin sonuçları esas alınan asgari düzeyde bir hizmet olmaktan çıkıyor. Bunu cezaevleri için söylemiyorum. Şimdi genel algı bu: hekimin ücreti de öyle oluyor, hekimin hekimliğe bakışı da, diğer sağlık çalışanı ekip arkadaşlarımızın da, Sağlık Bakanlığı’nın da, bu ülkedeki sağlık sisteminin de: kar odaklı, işletme odaklı bir anlayış. Tabii bugün başladı anlamında söylemiyorum. 20-25 yıldır, son 15 yıldır, son 7 yıldır, son 5 yıldır, ama neredeyse iş bağlanıyor. Ben bunun sadece altını çiziyorum. Madem bu bir derdimiz bunu durdururuz, durduramayız, kabulleniriz, doğru buluruz, doğru bulmayız bilmiyorum ama bunun cezaevlerine yansıması toplumun diğer kesimlerine yansımasından daha ağır olur. Çünkü başlı başına bir sosyal olgudur cezaevi, bir sosyal vakadır ve bu ticaret zinciri, işletme zinciri içerisinde gerçekten sıkıntı yaşar. Ki demin de söylendiği üzere hekim bulunamıyordu mesela, çünkü son 5 yıldır hekimlerin ücreti performansa dayalıydı. Diğer sağlık çalışanları ve diş hekimi de bulunamıyordu. Psikolog, hemşire arkadaşlarımız için de aynı şey geçerli. Çünkü aynı biçimde söylendiği gibi, diğer tarafta esas gelir maaştan alınmadığı ve işletme geliri olarak döner sermayeden alındığı için, döner sermayesi olmayan bir kurum cezaevi ve hekim kaçıyor oradan. Sağlık uzmanı olmuyor ve hizmet aksıyor. Biz şimdiki sistemin de -son aile hekimliği bağlamının- birçok sakıncaları olduğunu, sıkıntıları olabileceğini düşünüyoruz, tartışıyoruz. Bu nedenle gerçekten bizim önerilerimizin de dikkate alınmasını isteriz. Kuşkusuz bu, kanun yapıcıların, yürütücülerin sorumluluğundadır ve tabii ki kendi tercihleridir ama bu konularda hassasiyet çok önemli. Buna bir bakış üretmemiz gerekiyor. Aslında sadece sağlıkta değil bu, bir sosyal olgu, bir kamusal hizmet. Toplumun bütün ürettikleriyle ve ticari bir anlayış dışında paylaşılması gereken meseleler. Belki eğitim de buna girecek bir süre sonra vs. Cezaevlerinde, dışarıdakilerden çok daha fazla sorun olarak yaşanacak. Bunu niye söylüyorum; çok popülerleşen sadece F tipi meselesi değil ama genellikle F tipinden. Hani Kuddusi Okkır (3) cezaevinde kanserli ve ölümüne 5 gün kala tahliye oldu. Güler Zere (4) çok popülerleştiği için herkesin gündeminde. Bizim raporumuz da var sadece onlarla sınırlı değil, esas zaten mesele de burada bizce. Sesi çıkan, popüler olan, arkasında kurum olan, ailesi güçlü olan, zengin olan, medyatik olabilenle sınırlı olamaz. Yani herhangi bir dağ köyünde yakalanmış haklı-haksız, tutuklu/hükümlü, suçlu-suçsuz her neyse. Kanser olmuş ya da kronik ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir hastanın bu süreci takip etmesi mümkün değil şu andaki prosedür itibariyle. Bu nedenle sağlık meselesinde lafı çok uzatmak istemiyorum, toparlayacağım. Şu iki örnek çok popüler olduğu için söylüyorum. Sonuç itibariyle karmaşık bir mekanizma; savcılık, mahkeme, cezaevi, cezaevi müdürü, oranın hekimi, oranın sağlık sistematiği, oranın sevk sorunu. Jandarması, araç ilişkisi, gece sevk zorunluluğu, jandarmanın azlığı vs.
ZAFER KIRAÇ: Adli tıp meselesi.
Dr. ALİ ÇERKEZOĞLU : Adli tıp kurumunun yapısı vesaire. Kompleks, karmaşık bir yapıdan şu an ben sadece çarpıcı olsun diye, sadece sonucunu söylüyorum. Tekirdağ bölgesinde hekimlik yapan hekim arkadaşlarımız bizim onur kurulu tarafından soruşturuluyor, ceza alacaklar. Eğer varsa kusurları görevden alacaklar ve haklarında bir dava sürüyor. Bütün o mekanizmanın içerisinde bu sonuç idari olarak da cezai olarak da sorgulanıyor. Bunu şunun için söylüyorum. Sağlık hizmeti konusunda hizmetin verilmesinde de, soruşturulmasında da çok önemli bir kriter olarak konuluyor ama ona uygun bir mekanizma sıkıntımız var. Burada mekanizmadaki sıkıntının altını çizmek istiyorum. Yoksa dediğim gibi burada bunu çözme şansımız belki çok fazla yok. Fakat bunun bilinmesinde fayda var. Bunun daha önceki gibi rutin, yıllarca gittiği gibi gitme şansı yok. Şunu anlamlı buluyoruz; bizim önerilerimiz de var gerçekten, Silivri'deki hastane kompleksi gibi. Nasıl işleyeceğini bilmiyoruz. Ama yataklı bir tedavi kurumunun, özellikle çok yoğun hasta olan yerlerde bulunması zorunlu. Bu deneyimler bunu göstermiştir ve tabii sağlık hizmetinin sürekliliği. Bu çabalar çok kıymetli çünkü nüfusumuz yaşlanıyor. Gelebildiğimiz şeyleri hızla sıralayayım. Cezaevindeki tutuklu/hükümlü sayısının ivmesi çok tehlikeli bir yere doğru gidiyor. Artışı değil ivmesi, artış hızı çok kritik, nüfus yaşlanıyor. Bilimsel açıklaması çok mümkün değil ama hani kanser artışı, çevresel olgular, travma, ruhsal travmalar her neyse beslenme, GDO, Çernobil. Ama sonuç itibariyle; tanı tetkiklerin teknolojik gelişkinliği, kanser ve benzeri artık çok fazla yer buluyor. Ve cezaevlerinde bundan sonra da bu artışla yaşlı tutuklu/hükümlüyle, çoğalmış tutuklu/hükümlüyle, tespiti yapılmış kanserli ya da kronik hastalarla baş edecek bir mekanizmaya ihtiyaç var. Daha doğrusu baş etmekten kastım tedavi edecek, mağdur etmeyecek bir mekanizmaya ihtiyaç var. Bunun bir ayrı başlık olarak tabii ki bizim de bütünüyle katkı sunmaya açık olduğumuz özerk, şimdiki gibi bir alt kalem olarak değil, bir yan kalem olarak değil ciddi olarak ele alınması gerekiyor. Sadece Tabipler Birliği’ni kast etmiyorum, diğer Sağlık Kurumları’yla birlikte, Bakanlıkla birlikte, bu derneğimizle (CİSST) birlikte. Fakat bu işin gerçekten şimdiye kadar olduğu gibi bir alt başlık, bir yan başlık olmaktan çıkarılıp çok ciddi olarak ele alınması gerekiyor. Zaten hayat bize gösteriyor. Biz sonuçları üstünden eleştiren, tartışan bir pozisyonda gidiyoruz. Bu nedenle bizim mütevazı bir raporumuz var son kanserli ve kronik hastalara ilişkin. Çünkü, son olarak şöyle bitireyim, sadece çarpıcı olsun diye söylüyorum. Şu anki yasal mevzuatımızla -biz bunu Sayın Bakan Bey'e de ilettik, sunduk, raporu da sunduk bir öncekini, şimdikini de Zafer Be’ye sunabildik ancak- mevcut şu anki yasal uygulamamızla herhangi bir ölümcül hastalığa yakalanmış bir hastanın infaz tehirlerinden yararlanması mümkün değil. Pratik olarak, sadece Cumhurbaşkanı affedebilir ve kaç kişinin Cumhurbaşkanı affından yararlanabilme mekanizmasına dahil olacağı hepinizin takdirindedir. Çünkü pratik olarak hastanede yatmasının ölümcül bir tehlike yaratacağı gibi bir düzenlememiz var. Bu kadar teknik ayrıntıya girmeye gerek yok. Ben sadece işin önemini, geldiğimiz kısmını söylemekle yetineyim sağlık kısmında ve sözü diğer arkadaşlara, diğer konulara bırakayım.
OSMAN KAVALA: Peki, sağlıkla ilgili devam edilebilir…
Prof. Dr. GONCA SOYGÜT (TÜRK PSİKOLOGLAR DERNEĞİ GENEL BAŞKANI):
Belki ben devam edebilirim. Psikologlar derneği olarak…
ZAFER KIRAÇ: Bir cümle; Ali Bey çok önemli tespitler yaptı. Yaşlılar ve kronik hastalar, ancak uyuşturucuyu da eklememiz gerekiyor. Kayda girsin diye söylüyorum.
DUYSAL KARAKUŞ : Evet, evet. Uyuşturucu kullanımı ve bağımlılık nedeniyle içeride olanlar ayrı bir sorun ve çok önemli…
ZAFER KIRAÇ: Uyuşturucuyla gelen suçlular ve içerde nasıl bir infaz süreci yaşanacak: Kırıkkale F Tipi örneği gibi. Çok zor şartlarda bulunuluyor.Özür dilerim Gonca hanım sözünüzü kesmiş olduk,buyurun lütfen,
Prof. Dr. GONCA SOYGÜT : Öncelikle ben bu toplantıyı düzenleyen arkadaşlara bu kıymetli çalışmaları ve ayrıca burada derneğimize temsil olanağı sağlandığı için de çok teşekkür ediyorum. Birkaç yıl öncesinde F tiplerinin gündeme geldiği 2006-2007 döneminde bir ön çalışmayı kendi yerimizde başlatmıştık. Hatta Türkiye Psikiyatri Derneği’yle ortak bir çalışma yapılabilir mi, Bakanlık nezdinde görüşmeler başlatılabilir mi diye düşünmüştük. Dolayısıyla burada bulunuşumuz bu başlattığımız ön çalışmaların devamı açısından oldukça önemli. Ben ilgili üyelerimizin hazırladığı bazı değerlendirmelerden belirli başlıklar hazırlamıştım; ne gibi sorunlar ve ne gibi çözümler olabilir diye. *7’nci*** maddenin tamamı burada dile getirildi. Hem meslektaşlarım tarafından dile getirildi hem de İdil Hanım tarafından hukuk açısından dile getirildi. Çok ortak bir gözlem, F Tipi cezaevlerinin en temel psikolojik sorunu yalıtım. Bununla ilgili Tabipler Birliği’nin raporları da olsun, meslektaşım Ali'nin (Ali Çerkezoğlu - TTB) sözünü ettiği çok sayıda bilimsel veri var. Çok eski dönemlerden itibaren yaşanan ve bizim burada yaşadığımız genel problem disiplin cezalarının zaten var olan yalıtılmışlık duygularını artırdığı. Dile getirildi, makul olarak 8 saat olarak belirlenmiş. Bizim derneğimizin bir önerisi olarak; en azından izolasyonu önlemek için minimum düzeyde günde 5 saatlik koşulun hazırlanması gerektiğini öneriyoruz. Onun dışında Turgut Bey dile getirdi, 2’nci madde de bizim belki daha interdisipliner çalışma gerektiren bir nokta. Şu anda yalıtılmışlığın veya F tipi cezaevinin ve diğer cezaevi koşullarının yarattığı etkiler üzerine kapsamlı bir araştırma bulunmamakta. Bu anlamda “ne kadar mahkum ne düzeyde” etkileniyor bunlarla ilgili verilere ulaşmamız, yani bütün geniş çaplı ulusal tarama veya farklı gurupları ekleyebileceğimiz bir araştırma boyutu, bir değerlendirme boyutu olması önemli görünüyor. Onun dışında çok genel koşullar açısından toparlayıcı bir madde olarak görünen ruhsal ve sosyal destek koşulları da yetersiz. Derneğimizin yaptığı çalışmalar veya diğer bu güne kadar yazılan raporlar da bize gösteriyor ki paydaşlar bütünüyle değerlendirildiğinde, tutuklu/hükümlüler kadar burada çalışan cezaevi personeli de önemli düzeyde etki altında kalıyor. Burada psikologların ve sosyal hizmet uzmanlarının çalışma koşullarında dile getirilen tükenmişlik, mesleği icra edememek -ki bunun çok çeşitli boyutları var- önemli bir sorun. Bunun bir ayağı, koşullar nedeniyle mesleği ne kadar etik düzeyde yerine getirebiliyoruz? Diğer önemli bir sorun da burada. Sayın Genel Müdür tarafından dile getirildi. Mali açıdan. Başvuru oldukça az; %50 başvuru. İşsizliğin bu kadar yoğun olduğu bir dönemde bu kadrolarda çalışmak isteyen meslektaşlarımızın olmaması, olanların da kısa sürede istifalarla ayrılmaları. Kendi meslek dalım için bir probleme de çözümler açısından önereceğimiz bir nokta olacak. Dört yıllık lisans mezunlarının, son derece özgül koşulları olan bu kurumlarda son derece özgül koşullarda çalışmasında, uzmanlaşma gerektiren eğitimlerinin eksikliği, tümüyle burada eksik olarak çalışmaya başlanmasını gündeme getiriyor. Sanıyorum tükenmişliğin önemli bölümlerinden biri de bu, ne yapacağını bilememekle ilgili de sıkıntılar var.
Çok hızlı geçeceğim, zaman açısından. Dolayısı ile derneğimiz ne yapabilir? Kapsamlı bir araştırmada rol alabilir, böyle bir araştırmada projelendirme konusunda belki geçici olarak önderlik edebilir, yani verilerimizi, isteklerimizi sağlıklı olarak tabloyu bütün paydaşlar düzeyinde değerlendirmek açısından. İkinci olarak yapabileceğimiz: hizmet içi eğitimler gündeme geldi, bununla ilgili sıkıntılar gündeme geldi. Bunu için meslek örgütümüz meslek içi eğitimler düzenleyebilir. Burada iki nokta önemli. Birincisi anladığımız kadarıyla bir sirkülasyon var, yani kısa sürede burada çalışmayacak kişileri böyle meslek içi eğitim programlarına aldığınızda sonuçta bu kurumlarda kalmayacak kişileri mi eğiteceğiz sorusu önemli. Bir diğer nokta; elbette hükümlüye yararlı dernek statüsünde bir örgüt olarak, böyle bir eğitimi başlangıç aşamasında kimi meslektaşlarımızın gönüllü katılımlarıyla sağlamak mümkün. Ama burada süreklilik çok önemli. Hele de sirkülasyon varsa. Yani hemen her yıl bu kurumlarda çalışan psikologların eğitimlerinin Bakanlık ve Türk Psikologlar Derneği ortak eğitim programlarıyla yürütülmesi mümkün. Ama her yıl, belki de yılda iki kez açılabilmesi ve bazı tazeleme eğitimlerinin yapılması önemli. Bu sürekliliği sağlayabilmek açısından belirli bir noktadan sonra da bizim Bakanlık veya buradaki sivil toplum kuruluşlarının sağlayabileceği kaynaklara ihtiyaç duyacağımız çok açık. Ve belki de burada çok uzağa gitmeden Tübitak’ın “KAMAG”(5) projeleri kapsamında, yani Bakanlıkların ve Belediyelerin alabilecekleri projelerde bu tür meslek içi eğitimleri, derneğimiz ve Bakanlık işbirliği ile yürütülebilir. Son olarak şunu söylemek istiyorum. Buradaki sunum önerilerini memnuniyetle yerine getirmeyi arzu ederiz. Burada kalıcı bir etki yaratma konusunda meslektaşım Melek Hanım’ın dile getirdiği konu çok önemli. Suç ve ceza teorisinde sistem anlayışı ve temel felsefe değişmediği koşulda, yaptığımız eğitimler, mesleklerini icra edemeyecekleri gruba kendileri yeterli olsalar da sonuçları görülemeyecek çalışmalar olarak kalabilir. Teşekkür ediyorum. Ayrıca bu tür toplantılarda, tartışmalarda yer almak isterim.
OSMAN KAVALA: Çok teşekkürler. Şimdi Filiz Kalaycı’ya sözü veriyorum
. FİLİZ KALAYCI (İNSAN HAKLARI DERNEĞİ Merkez Yönetim Kurulu Üyesi/Avukat İHD):
Merhabalar ben Avukat Filiz Kalaycı, İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi’ni temsilen buradayım. 12 yıllık avukatım, 13 yıldır cezaevleriyle ilgileniyorum. Bir ceza avukatıyım. Son 8 ayımı da cezaevinde geçirdim. Hem de cezaevini tecrübe etmiş bir avukat olarak burada sizinle birlikteyim. Cezaevleri müdürlerinin çoğunu tanıyorum. Genel Müdürle de bir görüşme yapmıştık dernek adına, hatırlarsanız. Cezaevi sorunlarını sürekli müdürlerle, bakanlıklarla görüşerek, basın açıklamaları ve suç duyurularıyla gündeme getiriyoruz. Şimdi tabii çok detaylı bir konu. Yani elinizi ne yana atsanız belki de elinizde kalan, bir dokunup bin ah işiteceğiniz yerler cezaevleri. Tabii toplumun genel sisteminin bir parçası, bu da söylendi. Sistem, var olan sistemin birçok açıdan sorunları olduğu gibi cezaevlerinde de bu sistem çok iyi işlemiyor. Sürekli sorunların üstü kapatılıyor, bir şekliyle başka kurumlara havale ediliyor. Aynen burada Adalet Bakanlığı’nı temsilen gelen Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü’nün Maliye Bakanlığı’na devretmesi gibi. Toplantılarımızda dönem dönem Maliye Bakanlığı’yla da diyalog kurmamız gerektiğini burada bize hatırlattı. Kadın cezaevinde kaldım 8 ay. Kadın cezaevi çok ciddi ve gerçekten orada asgari yaşam standartlarının tartışıldığı bir yer. Belki de bir model olarak Türkiye'de ilk defa F tipi sistemi olarak kadın cezaevinin oluşturulduğu yer Ankara F Tipi kadın cezaevi. Bu cezaevinde 3 kişilik sistemde kalınıyor ve cezaevinde kaldığım sürede Adalet Bakanlığı’na ve İnsan Hakları Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na da bu konuda şikayetlerimi bildirdim; bilmiyorum mektuplarımız geldi mi, ulaştı mı? Yine derneğimiz kadın cezaevi gezme konusunda talepte bulunmuştu, bakanlık yetkilileri bu konuda da talebimizi reddetti. Maalesef İnsan Hakları Derneği olarak cezaevleri konusunda, hem kuruluş nedenimiz olan bu cezaevleri mevzusunda, cezaevlerini ziyaret etmemiz ve denetim yapmamız konusunda, bize gelen şikayetler doğrultusunda maalesef olumlu yanıtlar alamıyoruz. İsteriz ki bundan sonra daha işbirliği halinde çalışmalarımızı yürütelim. Şimdi tabii 19 Aralık 2000 yılından bu güne F tipli cezaevleri gündemde. 10 yıllık pratikte çok ciddi yol alınmış değil maalesef. 10 yıllık raporlar, 10 yıllık çalışmalar, ailelerin yaptığı çalışmalar, cezaevlerindeki insanların yaptığı başvurular. Bunların hepsinin sonucunda çok ufak bir yol kat edildi, o da 45-1 genelgesi, maalesef o genelge de şu anda uygulanmıyor.
Cezaevlerinin çok fazla sorunları var. Personel sorunu var. İnfaz kanununun var olan mevzuatla ilgili çok ciddi sorunları var ve bu infaz kanunu var olduğu sürece yani temelde mevzuat sorunuyla başlayan ve bu arkadaşlarımızın da dile getirdiği gibi kötü uygulayıcılarla birlikte bu infaz kanunu, sistemi çok daha işin içinden çıkılamaz bir hale getirdi. Çünkü çok ayrıntılı ve süreklileştiren tutuklu ve hükümlünün temel haklarını birer ödülle veren, sürekli güvenlik sendromuyla birlikte disiplin cezalarını işleten bir sistem haline gelmiştir.
2007'de Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’yle yaptığımız bir görüşmede bireysel olarak bir çalışma yürütmüştüm, bunu Genel Müdürlüğe sundum. Sincan 2 no’lu F fipi cezaevinde -yaklaşık 150 tane tutuklu ve hükümlünün yapmış olduğu disiplin cezalarına yönelik yaptığı itirazlar sonucunda edindiği sonuç neydi, yargı, yani etkin bir yargı yolu var mı yok mu-konusunda 150 tane mahkumun yaklaşık bir yıllık başvuruları sonucunda edindiği sonuç neydi? Böyle bir çalışma yürütmüştüm. Bu çalışmayı da hem Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na hem de Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’ne iletmiştim. Şunu çok açık söyledim: “etkin bir hukuksal başvuru yolu yoktur, disiplin cezalarına karşı yasal olarak, yasal mevzuat olarak, infaz hakimliği ve infaz hakimliği kararlarına karşı ağır ceza mahkemelerindeki itirazların yasada sadece yazılı metinlerde olmasının haricinde başka bir geçerliliği yoktur”. Hatta 2008 yılında milletvekillerinden bir tanesinin soru önergesiyle birlikte Adalet Bakanlığı’nın vermiş olduğu bir yanıt var. Disiplin cezalarına karşı yürütülen hukuksal başvuruların etkin olup olmadığı konusunda ve çok çarpıcı bir sonuç elde edilmiştir. Adalet Bakanlığı’nın vermiş olduğu istatistik bilgi: bütün Türkiye genelini kapsayan, bütün Türkiye genelindeki cezaevlerinde uygulanan disiplin cezaları ve bunlara karşı yürütülen hukuksal yolda, yöntemde, başvurularda %90'ın üzerinde kesinlikle bir sonuç alamadıklarına yönelik. Bunu, keşke yanımda getirseydim ama eminim ki meclisten bu rapora mutlaka ulaşılır ve çok çarpıcıdır.
Buradan hükümet yetkilileri, Adalet Bakanlığı çok acil olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden gelecek mahkumiyetlerin önünü almak açısından, çalışma yapmalıdır. Hep bir on yıl sonrasını değerlendirip on yıl sonrasında aklımız başımıza geldiği için adil yargılanma konusunda -Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin özel hayatın gizliliği konusundaki maddelerini sürekli ve sürekli cezaevi idareleri ihlal ettiğinden dolayı- çok ciddi ihlal kararları gelecektir karşımıza. Binlerce insan. Ve artık F tipi cezaevinde siyasi mahkumların çoğunlukta kaldığını düşündüğünüzde bunların hepsinin tek başına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yapma yeterliliğine sahip olduğunu da düşünürseniz-. Emin olun disiplin cezaları konusunda sürekli Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmekteler. Bu veriler mutlaka bakanlıkta da mevcuttur.
Ben size bir tane iddianame getirdim: bu iddianame Sincan 2 no’lu f Tipi cezaevinden. (…) adında hükümlünün Erzurum H tipi cezaevinden Sincan 2 no’lu f Tipi cezaevine nakil sırasında aramalarda güvenlik görevlilerinin aşırı şiddet kullanmasından dolayı kolu kırılmış ve kolu alçıya alınmıştır. Bu kişi kolu kırıldığı için şikayetçi olmuş, bir şekliyle Adli Tıp'a gitmiş rapor tanzim edilmiş ve görevliler hakkında dava açılmıştır. Bu çok spesifik bir davadır. Bu dava, bu davanın açılmasının nedeni de kolunun kırılmasıdır. Sürekli dayak ve kötü muamele başvuruları var derneğimize. Kırıkkale çok tipiktir. Sincan 2 no’lu f Tipi cezaevinden 2007 yılının ekim ayında Kırıkkale f Tipi cezaevine sevk edilen 27 tane mahkum olmuştur. Bunların arasında hükümlüler var, adliler de var adli ve siyasiler de, karışık. Çok kötü dayak yediler, kötü muamele gördüler, dişi kırılan oldu. Bununla ilgili derneğimizin yaptığı çalışma sonucunda 15 tane avukatla gidip görüştüğümüzde bu yaraları bereleri tespit etmemize karşın yaptığımız suç duyuruları ve hukuksal yol ve yöntemlerin hepsi sonuçsuz kaldı. Tabii ve sair kırık yani birçok bariz bir belki adli tıp bulgusu olmadığından kaynaklı ama çok gözle görülüyor morlukların ve şişliklerin olmasına rağmen, maalesef Kırıkkale'de 27 kişi linç edilir derecede dövülmesine karşın takipsizlik kararı verildi. Yine çeşitli cezaevlerinde bu konuda kötü muamele, özellikle kötü muamele konusuna burada değinmek istiyorum: sürekli yapılan aramalar sırasında rencide edici, tamamen üstü, elbiseleri soyacak, çırılçıplak bırakacak şekilde arama biçimi dayatıldığından kaynaklı, bu onur kırıcı aramaya karşı gelen insanların gördüğü muamele maalesef üzücü. Bu konuda yaptığımız başvurularda aramanın tespitini yapmak mümkün olamadığı için genelde yaptığımız hukuksal başvurular sonuçsuz kalıyor.
Kadın cezaeviyle ilgili bir iki şey söylemek istiyorum. Yani genel olarak bu bölümü şöyle kapatmak istiyorum. Cezaevlerindeki hak ihlalleriyle ilgili yaptığımız başvurular, etkin bir hukuksal soruşturma yürütülmediğinden dolayı, sorumluların hakkında soruşturma açılması, bunların yargı önüne çıkarılması mümkün görünmüyor ve bu devam ettiği sürece Engin Ceber (6) gibi olaylarla karşılaşmamız gerçekten işten değil. Bu konuda kaygılarımızı tekrar yinelemek istiyorum. Kadın cezaeviyle ilgili kadınlara özgü ihtiyaçların karşılanmaması özellikle çok ciddi bir sorun. Cezaevindeyken yetkililere bu konuda çeşitli başvurularda bulundum ama daha sonra duydum ki bu yazılan dilekçeler karşılığında -hatta isim bile verebilirim eğer Genel Müdür bu konu hakkında bilgi almak isterse-iki tane kadın mahkumun şikayeti konusunda; bir gün kendileri hastaneye götürülmek isteniyor ve hastanede sağlık kurulunun karşısına çıkarılıyor. Sağlık kuruluna neden çıkarıldıklarını öğrenmek istediklerinde, yaptığınız şikayetler üzerine sağlık kurulu sizin hakkınızda rapor düzenleyecek deniyor. Yani Meclis İnsan Hakları ve Adalet Bakanlığı’na yapılan şikayetler sonucunda böyle bir yol ve yöntem, yani sorunun kaynağına inmek, sorunun kaynağında neler olduğunu araştırmak yerine sorunun kaynağı şikayet eden kişi olarak görülüyor. Bu da tabii başlı başına ciddi bir sorun. Kadın cezaevinde hijyen çok ciddi anlamda sorun, çünkü yeterli sıcak su verilmiyor. Bu konuda yaptığımız başvurular sonuçsuz kaldı. Cezaevlerinde çok ciddi plastik kullanımı mevcut ve bu plastik kullanımı devam ettiği sürece kanser vakaları çok ciddi anlamda artacak. Çünkü sıcak yemekler de plastik kaplarda veriliyor ve kanser vakalarını durdurmanız mümkün değildir bu kullanım devam ettiği sürece. Hijyen malzemesi olarak, temizlik malzemeleri kantinde yeterli düzeyde bulunmuyor ve doğal olarak kadın mahkumların kendi öz bakımlarını sağlayabilmeleri mümkün olmuyor. Yine doktora erişim ciddi anlamda sıkıntılı. Genel Müdür Ankara'daki kompleks içerisinde 30 yataklı hastanenin açıldığını söyledi. Cezaevinde de bu çok şeyle karşılandı, memnuniyetle karşılandı. Ancak maalesef doktor yok, tesisat yok. Şu andaki uygulama aslında biraz daha zorlaştırdı. Öncesinde cezaevi hekimi hastaneye direkt sevkini yapıyordu. Şimdi artık bu uygulama şu hale dönüşmüş: cezaevi hekimi, kompleksteki hastaneye sevkini yapıyor, hastanede tesisat olmadığından dolayı o da işte Numune Hastanesi’ne sevk ediyor. Yani bu şekilde iki defa eziyete maruz kalıyor. Ring araçları gerçekten insanlık onurunu rencide edecek düzeyde; korkunç derecede hasta olan insanlara çok berbat ringlerde yolculuk yaptırılıyor. Bunların bir an önce, hasta olanların öncelikle ambulansla hastanelere gönderilmesinin ciddi anlamda öncelikle tartışılması gerekiyor. Bir de son olarak söylemek istediğim: içerdeki hükümlü ve tutukluların vermiş olduğu dilekçeler maalesef kurumlara iletilmiyor. Çünkü verdiğiniz dilekçenin, kuruma verdiğinize dair kaydı alınmıyor, kayda alınmadığı için vermiş olduğunuz dilekçelerin kuruma gidip gitmediğini takip etmeniz mümkün olmuyor. Biz avukatlar olarak müvekkillerimizin vermiş olduğu dilekçeleri takip etmek istediğimizde dilekçelerin verilmediği şeklinde sorunlarla karşılaşıyoruz. Fazla uzattım ama dediğim gibi çok sorun var. Çok teşekkür ediyorum.
OSMAN KAVALA: Biz teşekkür ederiz. İsterseniz bu noktada biraz daha diyalogu öne çıkarabilmek açısından Sayın Cezaevi Müdürlerimize söz verelim. Bu sorunlarla nasıl karşılaştıklarını, ne tür önlemler aldıklarını. Bu sadece bir cevap verme anlamında değil aynı zamanda bilgileri paylaşma. Paylaşımdan anladığımız, sanıyorum kendi kurumunda karşılaştığı sorunu çözme konusundaki deneyimini, başka kuruma ışık tutacak mahiyette paylaşması.
NİZAMETTİN KALAMAN: Ayhan Bey'e (Ayhan Çapacı - İzmir F Tipi müdürü) söz hakkı verelim de. Çünkü Filiz Hanım (Filiz Kalaycı - İHD) genelde Ayhan Bey’in yönettiği cezaevleriyle ilgili tespitlerde bulundu. Ayhan Bey daha önce cezaevini bildiği için… Sincan F tipi cezaevi müdürüydü. Şimdi İzmir f tipi cezaevi müdürü. Onun da tecrübelerini, oradaki uygulamalarını biz kendisinden dinlemek isteriz.
AYHAN ÇAPACI (İZMİR F TİPİ CEZAEVİ MÜDÜRÜ):
Teşekkür ediyorum. Bütün katılımcılara hoş geldiniz diyorum ve saygılarımı sunuyorum. Ben altı ay önce Ankara 2 no’lu F tipinde görev yapıyordum. Altı aydan sonra İzmir 1 no’lu f Tipi ceza infaz kurumunda görev yapmaktayım. Ben Zafer Beyler’in bahsettiği İstanbul toplantısında da vardım, orada da görüşleri paylaşmıştık. Ankara 2 no’lu F tipinde -yani 6 yıl boyunca yaptığımız görev süresince burada beraber görev yaptığım mesai arkadaşlarımla, Avukat Hanım’ın söylediği gibi de 100’ün üzerinde sayılarını hatırlayamayacağım PKK'lı ve diğer suç örgütlerinden arkadaşlarımızla- çok güzel uygulamalar yaptık. Yine burada arkadaşlarımız var, tanıdığım simalar var. Gezdiler hatta F tiplerini, yerinde yapılan faaliyetleri. Özellikle şunu söyleyeyim biz hükümlü ve tutukluların… Yalnız Genel Müdürüme şunu söyleyeyim, ben o kol kırılma olayını ilk defa duyuyorum. Ben yoktum orada, benden sonra olmuş.
Av. FİLİZ KALAYCI : Yeni olay, sizden sonra yani sizin gitmenizden sonra, 10-11’nci ayda olmuştu 2009'da.
NİZAMETTİN KALAMAN: Benim cevaplanmasını istediğim şey, hanımefendinin eleştirilerinden birisi. 10 yıldır f tipi cezaevlerinde etkili olunamadı iddiası var.
AYHAN ÇAPACI : Ben bunu izah edeceğim Genel Müdürüm. Ben de bunu anlatacağım. Şimdi gerçekten biz Ankara 2 no’lu F tipinde bunu bilin ki çok başarılı olduk. 10 saate kadar olan uygulamayı “sohbet” adı altında 4 saate kadar çıkardık. 4 saate kadar çıkarınca tabii bunun yanında bizden şunları istediler: dediler ki “biz folklör kursu, mobilya, marangoz, ahşap, takı tasarım, çinicilik vb. istiyoruz”. Anımsayamayacağım 24 dalda faaliyet uyguladık gerçekten. Özveriyle, isteyerek, severek ve insanların arasına katılarak, odalarına giderek, sohbet alanlarına giderek bunların görüşlerini alarak, örneğin yemek olarak mutfakta çıkan bir yemeği anketler yaparak. Anketleri -hükümlü/tutuklu arkadaşlara sorun- dedik ki “siz aşçı olsaydınız bu mutfakta neler çıkarırdınız? Malzeme burada, siz de buradasınız”. Tabii ki arkadaşların memnuniyet ifadeleriyle onların taleplerini zaman zaman mutfakta arkadaşlarımızla harmanlayıp listelerimizi ona göre hazırlıyorduk.
Arkadaşımız dilekçeyle müracaat etti. Dedi ki: “ya müdür bey yeter” dedi artık, “4 saat biz konuşacak bir şey bulamıyoruz. Konuşacak bir şey bulamıyoruz” dediler. “Ne yapalım arkadaşım bak kızdırırsan” espri sokuyorum araya “kızdırırsan 10 saate çıkartırım” dedim. Arkadaşımız da buradadır, ikinci müdür arkadaşımız 2 no’lu F tipinden burada, katılmıştır. “Ne yapalım dediler bize? İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça dil kursları”, “valla çok mutlu olurum” dedim, “zevkle” dedim. Tabii ki bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’nın Halk Eğitim Merkezi, Milli Eğitim Bakanlığımız gerçekten çok istekliler. İngilizce kursunu açtık. Almanca kursu, Arapçası. Yani ama indirmedik aşağıya, 3.5 saatle sınırlı kaldı. Tabii yasa 10 saat diyor ama. Şimdi az önce konuşmacılardan bir tanesi 8 saat dedi, bir tanesi 5 saat dedi.
Dr. METİN BAKKALCI : Ben demiyorum. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi 8 saat diyor.
AYHAN ÇAPACI: Şimdi burada benim yerime siz müdür olun. Asimetri olarak yapabilecek şeyiniz varsa ben özür dileyeceğim ama yani mümkün değil. Ama konuşulması gereken şu, yani 24 faaliyet saydım. İş ve meslek kursları. Çoğu yerde hükümlü/tutuklu arkadaşlarımız katılmıyor, protesto ediyor. Ben çıkmam diyor, şu diyor bu diyor, spora dahi katılmıyor. Yani bunu anlamak mümkün değil tabii. O cezaevlerimizde mecburi kurallarımız var. O da okuma yazma bilmiyor ise mecburidir ama bunun dışında tamamen isteğe bağlıdır. Ben işte” İngilizce öğrenmek istiyorum, ben tamamen saz öğreneceğim, gitar öğreneceğim, ben işte ahşap yapacağım” demesi tamamen kendi insiyatifi, kendi isteğine bağlı bir çalışma. Biz şunu yaptık, gerçekten büyük bir örnektir, büyük bir modeldir gerçekten. Büyük bir iştahla, zevkle söylüyorum, abartmadan da söylüyorum. Gerçekten uyguladım, gerçekten Türkiye şartlarında -tabii ki 6 saat yapan var, 7 saat yapan var, 8 saat uygulayan cezaevlerimiz de var- ben- kurum müdürü olarak şahsen şunu söylüyorum: “benim vizyonum, hedefim mesela 20 saat olmaktır”. Keşke yapabilsem, yani 20 saat olmalıdır. Bundan büyük zevk alırım. Biz hükümlü/tutukluları odalarının dışındaki alanlarda ne kadar meşgul edersek, onları ne kadar odalarının dışına çıkarırsak, biz o kadar başarılıyız demektir. Bunu kalkıp da yani engellemek, şu bu yapmak kesinlikle değil. Şimdi ben İzmir'de görev yapıyorum. İzmir'e gittik gördük. İzmir’de, burada arkadaşlarımız da var. Şu anda, inşallah orayı da şey yapacağız. Şu an 12 tane atölyemiz var. Genel Müdürümüzü de davet ettik, oradaki sivil toplum örgütlerini de davet edeceğiz. İş ve meslek kursları alanında, işte eğitim öğretim alanında 12 dalda kurs açtık, hükümlü/tutuklularımız talep ettiler. Bu taleplerle yine biz Türkiye İş Kurumu’yla, Halk Eğitim Merkezi Müdürlükleri’yle, Milli Eğitim Bakanlığımızla irtibata geçtik. Araç, gereç, donanımlar her şey hazır, şu an önümüzdeki süreçte bu hükümlü/tutuklu arkadaşlarımızı o alanlardan çıkararak sohbetin dışında, sporun dışında diğer etkinliklerin dışında bu saydıklarımın dışında haftada 12 – 13 saate varan bir yoğunlukla faaliyetlere çıkarmak var.
OSMAN KAVALA: Müdür Bey, bir de bu disiplin cezaları ile ilgili neler diyeceksiniz…
AYHAN ÇAPACI: Evet onu da söyleyeyim. Şimdi benim söylemem gerekirse, şimdi tabii ki biz cezaevlerini mevcut kanun ve yasalara göre yönetiyoruz. Bakanlığımızın Genel Müdürlüğümüzün emir ve talimatları çerçevesinde yönetiyoruz biz buraları. Böyle, yani ön yargımız olamaz, teklifimiz de olamaz. Ne yapıyoruz, işte bir uygulamaya koyuyorsunuz; işte kapıya vurmak, slogan atmak, efendim, işte bir eylem yani şu anda izah edemeyeceğim. Tabii açlık grevleri, kanun suç sayıyor bunları. Kanunun suç saydığı şeyi siz herhalde uygulamak durumundasınız. Şimdi demin arkadaşımız söyledi, “parası olan rapor alıyor” öyledir yani, öyle söylediniz. Bizim yönetmeliğimizde ne diyor? Cezaevine her kim gelirse gelsin, ayrım yapmaksızın herkes eşittir. Yasaları da eşit uygulamak zorundasınız yani parası olana da olmayana da. Zaten biliyorsunuz cezaevlerinde hükümlü/tutukluların üzerinde para bulunmaması lazım. Alış veriş noktasında, söylemek istiyorum. Bunun için örgütlü suçlarda ortak hareket ettikleri için ve sürekli bu suçları işledikleri için tutanaklar tutulmaktadır. Tutanaklar tutulduktan sonra böyle cezaevi müdürü bir kişinin insiyatifinde ceza yazılmıyor. Orada bizim idari ve gözlem kurullarımız vardır, disiplin kurullarımız vardır ve hatta maddesi de şöyle: savunma alınmadan, ifadesi alınmadan hiçbir hükümlü tutukluya disiplin cezası veremezsiniz, mümkün değildir. Verdiğin zaman itiraz hakkının olduğunu da tebliğ ediyorsunuz ve itiraz ediyor. İnfaz hakimliğine itiraz ediyor. İnfaz hakimliği kararları infaz hakimliği mahkemesine de tekrar itiraz etme hakkı var. Yani burada yani kalkıp da sizin infaz hakimliğini etkilemek, elbette yanlışınız varsa infaz hakimliğinden dönebilir. İnfaz hakimliği sizi kayırmışsa diğer bir üst mahkemeden dönebilir. Yani ben bu konudaki değerlendirmeleri böyle biraz şey buluyorum. Çünkü gerçekten, şunu da söyleyeyim, biz kuralları uyguluyoruz. Ha deniyorsa ki eğer “suç işleyenin yanına kalsın, görmeyiniz, duymayınız, yapmayınız” deniyorsa o ayrı bir olay diye düşünüyorum.
NİZAMETTİN KALAMAN: Bir de şunu tamamlayalım. Hanımefendinin kötü muamele iddialarıyla ilgili bir iki örneği de oldu. O konuda tabii Müdür Bey, doğrudan biz devreye giriyoruz zaten. Biz göreve geldiğimiz 2008 yılından, -Engin Ceber olayı yıl sonuna doğru yaşanmıştır. Sayın Bakanımız da biliyorsunuzdur duyarlılık göstermiştir ve o konuda özür dilemiştir ve gereğini de yapmıştır. Bundan emin olabilirsiniz.- görev yaptığımız bu süre içersinde bize intikal eden ve ispatlanmış, delillendirilmiş her vakanın üzerine süratle gittik. Bunu personelimizle yaptığımız eğitim programlarında hepsi bilir. Birinci gruplara bu özellikle tebliğ edilmiştir. Onlar olayın içerisine dahil olmadıkları halde, sadece yönetici olmalarından dolayı, kusursuz sorumluluğunuz var sizin diyoruz. Yani geçmişte olan arkadaşlar da olabilir olayda; hiçbir darbe olmadığı halde biz birinci müdürler dahil olmak üzere görevden alıp başka yere tayin etmişizdir. Sırf burada kusursuz sorumlusun sen diye. İkinci müdürünü, oradaki baş gardiyanını iyi eğitememişin, derdini iyi dinleyememişin; öyle bir olaya sebebiyet verilmiş diye, doğrudan sorumlu olmadığını düşünmediğimiz halde o müdürü, ikinci müdürü dahil cezaevi müdürlüğünden alıp başka yere vermişizdir. Onun uygulamada örnekleri var.
Engin Ceber olayındaki birinci müdür de dahil olmak üzere ikinci müdürlerin hepsi -bir kısmı halen- tutuklu halen yargılanmaya da devam ediliyor. Maltepe'de de zannediyorum pardon Kocaeli'de böyle bir iddia ortaya atıldı. Hatta bazı memurlarımız tutuklandı. Daha sonra kamera kayıtlarının incelenmesi sonucunda olayın bir tertip olduğu ortaya çıktı, onlar hakkında takipsizlik kararı verildi. Bizim tabii buradaki görevimiz, biz yargı mercii değiliz, doğrudan doğruya bizi suçlamanız mümkün değil. Biz bize intikal eden olayı anında Cumhuriyet Başsavcılığı’na bildirmek zorundayız. Doğrudan soruşturma yapması gereken kanunen sorumlu olan Cumhuriyet Başsavcısı’dır. Onun Bakanlık’dan izin almasını gerektirmiyor, doğrudan soruşturma yetkisi var. Biz idari yönden soruştururuz, yani anında, gerekiyorsa adalet hizmeti işlerine gideriz, soruşturma yaparız. Soruşturma sonucunda gelen raporu değerlendiririz, savcılığa gönderilmesi gerekiyorsa ayrıca biz onu da göndeririz. Bu konuda kesinlikle Genel Müdürlüğümüzde veya Bakanlığımızda “kötü muamele ihbarlarını örtbas edelim, kapatalım” diye bir yaklaşım yoktur. Bundan emin olabilirsiniz ama şunu da iyi dengelememiz lazım tabii. Hanımefendi bunları sorarken kendisi de bir avukat, bir hukukçu, oradaki personeli de zor durumda bırakacak, görev yapamayacak hale getirmemiz mümkün değil. Onlar hakkındaki iddiaları da dengelememiz gerekiyor. İspat edemediğimiz bir iddia dolayısıyla biz müdürlerimizi, memurlarımızı görevden almaya kalkarsak -zaten memur almamız, işte açığımızı kapatmamız mümkün değilken- hazır elimizdeki memurları da kaybetmek zorunda kalırız. Öyle bir riskin altına hiç kimse girmez. Siz de girmezsiniz ben de girmem. Ortada hiçbir delil yok, bir iddia var. İki tane mahkumun sadece ifadesiyle ben oradaki müdürü mahkum edemem veya personeli mahkum edemem. Ben etmiyorum zaten, yargı edecek. Bunu da yapamadığı zaman bakın diyorsunuz ki savcı takipsizlik karar verir. Ne yapmam lazım? Karar Cumhuriyet Savcısına ait, bizim müdahale etme şansımız var mı, yok. İkincisi takipsizlik kararına karşı itiraz edecek. Bunun hukuki prosedürü bu. Ağır Ceza Mahkemesi kaldırırsa kaldığı yerden soruşturmaya devam eder, dava açmak zorunda kalır. Yani bunun dışında bizim yapabilecek olduğumuz bir şey yok. En az sizin kadar biz de kötü muamele ihbarları konusunda hassasız. Varsa somut delileriniz gönderin biz gereğini yapacağız. Bunu size söz olarak söylüyorum. Bunu göreve geldiğim günden beri de söylüyorum ama…
Av. FİLİZ KALAYCI : Bu Kırıkkale vakasına, soruşturmayı beklemeden Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, Bakanlık verdiği yanıtta herhangi bir personelin suç oluşturacak eylemi yoktur şeklinde, soruşturmayı beklemeden böyle bir yazı göndermişti bize, derneğe. Yani soruşturmayı bekleyerek gerçekten bu yanıtı verse ben sizi anlarım. Ama çoğu zaman savcının soruşturmasını dahi beklemeden personel hakkında, yani böyle bir iddia yoktur diye yazılı yanıt veriliyor. Sizden önceki Genel Müdür böyle davranıyordu.
NİZAMETTİN KALAMAN: Siz onu bize bildirin biz onu değerlendiririz. Varsa böyle bir şey biz onu değerlendiririz.
NECLA ŞENGÜL (İNSAN HAKLARI DERNEĞİ MERKEZİ YÖNETİM KURULU ÜYESİ): Ben konuyla bağlantılı bir şey söylemek istiyorum.
AYHAN ÇAPACI: Biz savcılığa yazıyoruz, diyoruz ki: “böyle bir olay var, bu olay hakkında tahkikat yapılsın, sonucu bildirilsin”. Sonuç geldikten sonra cevap veriyoruz. Yani direkt cevap verilmiyor.
FİLİZ KALAYCI: Verilmiş bir yanıt var elimizde
NİZAMETTİN KALAMAN: Onu bir görelim siz gönderin bir, değerlendirelim.
NECLA ŞENGÜL : Zaten 2009 yılı cezaevleri raporu sizlere iletilmiştir hemen yolluyoruz mutlaka veya kendimiz getiriyoruz. Oraya baktığımızda ek sayfasında bilançoda 397 tane işkence ve kötü muamele başvurusu var o başvuruları da size iletiyoruz.
NİZAMETTİN KALAMAN: Savcılıklara da ilettiniz mi?
NECLA ŞENGÜL: Şimdi şöyle zaten Müdür Bey, biz bir başvuruyu aldığımızda veya cezaevlerinden biri mektup yazdığında, yazdığı özetiyle birlikte size, Adalet Bakanlığı’na, Meclis İnsan Hakları Komisyonuna ve o ilin Cezaevi Savcısına yolluyoruz.
NİZAMETTİN KALAMAN: Burada yetkili olan kim?
NECLA ŞENGÜL: Şimdi o…
NİZAMETTİN KALAMAN: O saydığınız diğerlerinin hiçbir yetkisi yok. Suçun işlendiği yerin yetkilisi Cumhuriyet Başsavcısıdır. Biz onun sonucunu bekleyeceğiz.
NECLA ŞENGÜL: Sadece konu burada işkence değil. Mesela beslenme sorunları, hijyen sorunları, disiplin sorunları. Bunlarla ilgili, hepsiyle ilgili zaten size yolluyoruz, biliyorsunuz dosyalarımız epey kabarıktır sizde. Siz de bize geri yazıyorsunuz, konuyu inceliyoruz da diyorsunuz. Hani cevaplarını da alıyoruz. Eğer şey varsa bu disiplin suçlarıyla ilgili raporlarımızı biz çok rica ediyoruz, iyice inceleme fırsatı olursa. Gerçekten disiplin cezaları çok komik şeylerle de verilebiliyor. Yani ben birkaç tane örnek de söylemek istiyorum: Mahpusların Adalet Bakanlığı’na ve Cumhurbaşkanlığı’na demokratik taleplerini dile getirdikleri mektuplarından dolayı disiplin cezası verildiği. Kırıklar 1 no’lu F Tipi Cezaevi…
NİZAMETTİN KALAMAN: Olayı söylemiyorsunuz ama. Mektubun içeriğini söylemiyorsunuz, onun içeriğinde ne var?
NECLA ŞENGÜL: Hayır, bakın ben burada özetini söylüyorum…
NİZAMETTİN KALAMAN: Ama içeriğini söylemezseniz burada boşuna kafa patlatılıyor olacak.
NECLA ŞENGÜL: Yok, raporumuzda…
NİZAMETTİN KALAMAN: Raporda, sadece mektup yazdığı için ceza aldığını söylüyorsunuz siz, bakın burada bunu uygulayan müdürlerimiz var.
NECLA ŞENGÜL: Bunlar ispatlanır.
NİZAMETTİN KALAMAN: Sadece mektup yazdığı için hiçbir kurum disiplin cezası vermez. Ben de bu konuda iddialıyım. Kesinlikle yok. Kesin o mektubun içeriğinde başka şeyler vardır.
NECLA ŞENGÜL: Genel Müdürüm biz size iletiriz ama biz size bunları iletiyoruz zaten.
NİZAMETTİN KALAMAN: Kesin mektubun içeriğinde sorun vardır. İletin tabii bize ama burada bakın, kurumları suçlarken bizleri suçlarken cümlenin yarısını alıp mektubun içeriğinden bahsetmiyor, sadece Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a ve Adalet Bakanlığı’na mektup yazdı diye mahkumları cezalandırıyormuşuz gibi bir intiba vermeye çalışıyorsunuz. Şu anda buradaki konuşmalarınızın hepsi kayda alındı. Biz de diyoruz ki, kurumlara yazılan mektupların içeriğine dahi bakma yetkileri olmadan kapalı bir şekilde gönderme mecburiyetleri var. Zarfı bile açamazlar. Resmi kurumlara gönderilen mektuplar açılmadan gönderilir. Hatta Başbakan benim yanımda bir toplantıda kendisine gelen mektubu bize gösterdi ve bana verdi bunun gereğini git, yap, bir noktaya getir diye. Doğrudan Başbakan’a gitmiş, bana neden geliyor diye sordu. Biz de yasal hükmü gösterdik. Dedik, “Sayın Bakanım buyurun yasanın hükmü bu”. O nedenle Bakan’a, Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na veya resmi bir başka kuruma gönderilen mektupları cezaevi idaresi açıp içine bakamaz. Öyle bir yetkisi yok.
ZAFER KIRAÇ: O zaman içeriğine bağlı olarak nasıl bir…
NECLA ŞENGÜL: Müdür Bey bakın biz sizinle konuşmak istiyoruz. Biz sizinle bunları paylaşmak istiyoruz.
NİZAMETTİN KALAMAN: Konuşuyoruz ya.
Av. FİLİZ KALAYCI: Konuşamıyoruz. Hani biz anlatırken
NİZAMETTİN KALAMAN: Birlikte sorunları konuşalım diye buradayım zaten.
Av. FİLİZ KALAYCI: Biz, sağ olun çok teşekkür ederiz. Biz size bir şey söylerken -hem arkadaşım, hem ben- şey yapıyorsunuz. Biz bunları size getiririz diyoruz; yani biz bunları aldık, bir yerde biriktirdik, saklamadık öyle bir şey de yok. Zaten bütün raporlarımızın hepsini, tüm başvuruları size yolluyoruz. En ince ayrıntısına kadar size yolluyoruz. Lütfen bizlerle diyalog yolunu kesmeyin çünkü şöyle bir sorun da yaşıyoruz biz Müdür Bey. Cezaevinden çıkan mektupların engellendiğini de biliyoruz biz. Ama işte avukatlar aracılığıyla, aileleri aracılığıyla bir şekilde ulaşıyorlar bize. Biz esas en büyük sorunların F tipinin dışında adli cezaevlerinde olduğunu da biliyoruz. Oralardan da çok yoğun başvurular alıyoruz. Çünkü F tipi cezaevlerindekiler belli bir hak alma bilinci gelişmiş insanlardır. Birbirlerine haber veriyorlar. Demin bahsettiğiniz, mesela Buca Cezaevi. İzmir'deki insan şunu düşünüyor: “Buca Cezaevi oradan kaldırıldığı anda İzmir'i fare basacağını”.
NİZAMETTİN KALAMAN: Hiç öyle bir şey duymadım.
FİLİZ KALAYCI: Mesela yani…
OSMAN KAVALA: Konular çok dağıldı.
Av. FİLİZ KALAYCI: Evet dağıldı.
OSMAN KAVALA: Şöyle yapalım. Özellikle belki bu disiplin cezalarıyla ilgili idareyle daha teknik bir görüşme imkanı olabilir. Ama genel olarak bu gündeme geldi. Müsaade ederseniz iki dakikalığına söz alıyor Zafer Zaim, sonra tekrar dönelim, buyurun.
ZAFER ZAİM (İzmir 1 No’lu F Tipi Cezaevi / Sosyal Çalışmacı):
Teşekkürler. Şimdi toplantımızda konuşmalarda genellikle Türkiye'deki Ceza İnfaz Kurumlarında, belli cezaevlerindeki bazı sorunlardan bahsedildi ama Türkiye'de sadece o belli cezaevleri yok. 300 küsur tane cezaevi olduğu söylendi ve özellikle bahsedilen sorunlar da bizim Adalet Bakanlığı’nın literatürü olarak ‘terör’ mahkumu olarak tanımladığımız kişilerin bulunduğu cezaevlerinden gelen sorunlar. Halbuki Türkiye'de sadece terör sorunu olan cezaevi yok veya terör mahkumu olan cezaevleri yok. Diğer pek çok cezaevinin -adli olarak tanımladığımız cezaevleri- sorunları da var. Şimdi neden F tipleri? Şimdi F tiplerini sadece herhangi bir ceza infaz kurumu gibi algılamak bence yanlış olur. Çünkü F tipleri 2000 yılındaki yapılan bir operasyon sonucunda Türk infaz tarihinde bir dönüm noktasıdır. Belki bunu algılayabilmek için zaman henüz daha erken ama geçen zaman içerisinde Türkiye'deki cezaevleri sistemindeki yapılan değişiklikler daha iyi anlaşılacaktır. F tipi ceza infaz kurumları kurulduğu zamanki hedef ve amaçlarla, artık zaman içersinde yapılması gereken revizyonlarla gelmesi gereken yer arasında tabii ki bazı aksamalar olmuş. Yani F tipleri ilk yapıldığında 5 yıllık bir geçiş sürecinde 5 yıl içersinde oradaki çalışanlar idareciler ve uygulamalar konusunda revizyonlar yapılacaktı. Ama geçen süre içersinde diğer koşullar nedeniyle bunlar belki gecikmiş olabilir, ama eminim ki bu toplantılar sonucunda bu revizyonlar yapılacaktır. Şimdi F tipleri dediğimiz zaman, diğer infaz kurumlarıyla karıştırmamak için terör kanununa bakmak lazım. F tiplerinin kuruluşu terör kanununda vardır. Özellikle bir ve üç kişilik odalarda barındırılır şeklinde tanımlanmıştır ve F tipleri de o terör kanununa uygun olarak kurulmuştur. Ve infaz sıralaması içerisinde yüksek, orta ve düşük güvenlikli infaz sıralaması içerisinde Türkiye'nin o andaki yöneticilerinin öncelikli olarak gördükleri sorun olarak cezaevlerinin kontrol edilemez olmasından dolayı yüksek güvenlikli cezaevlerinin yapımını önceliğe almışlardı. Ve o nedenle F tipleri öncelikli olarak doğmuş, daha sonra orta güvenlikli L tipleri gündeme gelmiştir. Ama F tiplerinde barındırılabilecek hükümlü ve tutuklu profilleri de o terör kanununda belirlenmiştir. Özellikle ‘terör hükümlüleri’ der. Yani F tiplerinin asli unsurları hükümlülerdir. Ama bu gün F tiplerine baktığımız zaman kurumların üçte ikisi tutuklu, üçte biri hükümlüdür. Demek ki F tiplerinin fiziksel ortamına veya yönetim anlayışına aykırı bir mahkum profili var orada. Şimdi, size verilen malzeme veya öğretilenle elinize gelen malzeme farklı. Tabii ister istemez burada sıkıntılar çıkıyor
OSMAN KAVALA: Siz sosyal hizmet sorumlususunuz aslında değil mi? Bu farklılık sizin mesleki çalışmanızı nasıl değiştiriyor? İsterseniz, biraz o konuda bilgi verirseniz.
ZAFER ZAİM: Şimdi o başlı başına ayrı bir konu.
OSMAN KAVALA: Sizden başka sosyal hizmet uzmanı olmadığı için tek şansımız sizsiniz.
ZAFER ZAİM: Tamam peki onu da söyleyeyim. Cezaevleri, F tipleri ilk kurulduğunda en büyük sorun normal cezaevlerinde problem yaratan hükümlülerin kontrol altına alınmasıydı. Yani cezaevlerinde kontrolün tekrar devlet kontrolüne geçmesi amaçlanmıştı. Ama bu süreç içerisinde yapılanları yıpratabilmek için propagandalar, olumsuz yaklaşımların olma olasılığı yüksekti. Bunu önleyebilmek için -ki arkadaşlarımız hep insan haklarından ve kötü muameleden bahsediyor- 2000’li yıllarda ilk F tipleri yapılırken ki o projenin ilk aşamasında ben de yer aldım ve özellikle o F'ler açıldığında üçüncü günü ben Edirne'deydim. Ve biz orada personel kötü muamele yapmasın diye gece sürekli personeli kontrol ettik. Yani sanılmasın ki o sistemi uygulayanlar ve bugüne kadar gelen F tiplerinde kötü muamele yapılacak diye bir mantık yoktur. Amaçlanan temel yaklaşım, insan haklarına dayalı bir cezaevi yönetimidir F tiplerinde. Budur esas mantığı. O dönemde sosyal çalışmacı ve psikologlar bu olayın kontrol altına alınabilmesi için aktif olarak bir miktar da yönetimde yer aldılar. Yani idari kurullar, oda yerleştirme kurulları, buna benzer faaliyette yer aldı. Bunun amacı yanlış uygulamaları ortadan kaldırabilmekti. Zaman içersinde, eğer revize edilebilseydi bu uzmanlar, tekrar yine asli görevlerine dönecekti ama öyle bir sistem oturdu ki cezaevlerinde artık sosyal çalışmacı, psikologlar odalara mahkum yerleştiren, işte ilk gelenlerin hangi odalara geçeceklerini, hangi atölyelere gireceklerini, çalışacaklarını belirleyen bir konuma geldi. Halbuki oda yerleştirmeler idari bir işlemdir. Yani cezaevi, ceza infaz kurumu, yönetiminin insiyatifinde olması gerekendir. Uzmanlar yöneticilerin doğru karar alabilmesinde bir danışmandır. İşte bunun belki revize edilmesi gerekirdi ama bu revize edilemedi. Onun dışında personelin niteliğinde çok büyük değişmeler meydana geldi.
OSMAN KAVALA: Yani şöyle bir şey getirmek doğru olabilir mi, İdareyi eleştirmek için söylemiyorum bunu. Ama sizin mesleki formasyonunuzda asli işinizden daha ziyade idari işlerle uğraşmak zorundasınız.
ZAFER ZAİM: Evet yani zaman içerisinde revize edilmesi gereken şeylerden bir tanesi de budur. İkincisi bir başka konu mesela, disiplin kurullarından bahsettiler. Disiplin kurulunda şimdi biliyoruz ki; ceza infaz kurumları bir iç hukuk dediğimiz ceza alanının infazına dair kanunla, Ceza İnfaz Kurulu’nun içinin yönetileceği bir kanunu var. Ama aynı zamanda siz oraya üçte iki tutuklu doldurduysanız! O tutuklunun bir de devam eden mahkemesi var, yani dış hukuku var, avukatı, hakimi, savcısıyla olan teması var. Yani bir kurumda F tipinde tutuklu iki ayrı hukukla muhatap. İşte iç hukuk dediğimiz cezaların infazına dair kanunda bir infaz kurumunun nasıl düzenliği sağlaması gerektiği, çünkü düzen ve adil olma gibi üç dört tane temel prensibimiz var. Bu düzenin sağlanabilmesi için bir kurallar oluşturmanız gerekir. Sosyal yaşamdır, orası da toplumun bir parçasıdır. Örneğin o ceza infaz kurumu içerisinde bir hükümlü ya da tutuklu canı istediği gibi hareket edemiyor. Çünkü orada pek çok faktör var. Hasım olanlar var. Anti-sosyal kişilik bozukluğu olanlar var. Yani bunların hepsini birden yönlendirebilmek bir şey gerektiriyor, bir kurallar silsilesi gerektiriyor. Şimdi bunun içerisinde bu kuralları benimseyenler de var benimsemeyenler de var. “Farkındalık” dediğimiz, bizim özellikle artık cezaevlerinde, ceza infaz kurumunda yapmamız gereken farkındalık programlarıdır. Yani ben kimim, niçin buradayım? Şu anda -ki son zamanlarda gelen uyuşturucu tutukluları çoğalmaya başladı, öncelikle onlara uygulanması gerekir ve bunları siz düzene sokabilmek için mecburen disiplin kuralları koymak zorundasınız. Onun ötesinde disiplin kuralları tüzüğümüzde, kanunumuzda belirtilmiştir. Açık açık belirtilmiştir. Örneğin “slogan atan veya kapılara vuran veya duvarlar yasak olan yazıları veya resimleri yapanlara şu ceza verilir” diye orada belirtilmiştir. Yani sizin idarenin artık başka insiyatifi yoktur. O disiplin kuralını, yaptırımını izlemek zorunda. Aynı Türk Ceza Kanunu gibi ve idareci bunu yaptığı zaman neden yanlış bir uygulama olarak algılanıyor?
OSMAN KAVALA: Çok teşekkür ederiz. Şimdi başka yerlere geldi tabii konu... Size daha sonra size de söz vereceğim. Buyurun.
BEKİR ALANOĞLU (CEZA İNFAZ PERSONELİ YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİ YÖNETİM KURULU Bşk./ CİP-DER):
Ceza İnfaz Personeli Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği olarak, şimdi cezaevlerinde tabii ki F tipleri ve diğer ceza infaz kurumları konuşulurken ben hep bir şey söyledim. Bir binanın çok güzel olması, içindeki öğrencilerin çok zeki ve başarılı olması, eğer iyi öğretmenlerle donatılmayacaksa işe yaramaz. Yani yeterli verim alınamaz. Şimdi öncelikle konuşulurken, ceza infaz personeli de ceza infaz sistemi içerisinde öncelikli olarak değerlendirilmelidir, öyle değerlendirildiği zaman sorunların çözümünde daha çok yol alınabilecektir. 12 bin üyesi olan derneğimiz ve Genel Müdürün dışında şimdiye kadar kimseyle görüşememiş durumdayım. Şimdi böyle bir ortam içerisinde cezaevleri personelle birlikte ele alınmazsa olmaz. 2000 yılında Türkiye'de ceza infaz kurumlarında 40 bin tane hükümlü ve tutuklu mevcutken, 24 bin tane personelimiz vardı. Şu anda 2010 ve 120 bine yaklaşan hükümlü ve tutuklu sayısına karşı -3-4 kat artan hükümlü ve tutuklu sayısına karşı- personel sayımız 32 bine çıkarılmış. 24 binden 32 bine ve 35 bin oldu. Aynı oranda hükümlü ve tutuklu sayısının artışıyla personelin iç iş yükünün artması, maaş ve özlük haklarımızın ‘yüzde 36’, diğer benzer görevi yapanlarla eksi durumda artırılmasına neden olmuştur. Şimdi burada personel arasında çok büyük sıkıntılara meydan verilmektedir. Tabipler Birliği’nden arkadaşımız bir şey söyledi; “kendisini ifade edenler gündeme geliyor ve herkes biliyor”. Bu sene içerisinde, 2009 yılı içerisinde Niğde'de bir infaz kurumunda baş memur arkadaşımız öldürüldü görevi başındayken. Basında hiç yer almadı, hiçbir sivil toplum örgütü tarafından da -ben her yere faks çektim- hiç gündeme getirilmedi. Devlet memuruydu, infaz koruma baş memuruydu. O’nun herhalde insan hakları yoktu. Aynı şekilde Trabzon'da bir infaz koruma baş memurumuz, kapısının önünde arabasının içerisinde vuruldu. Elazığ'da bir idareci arkadaşımızın gözü çıkarıldı. Ve bunların hiç bir tanesi basın yayın kuruluşlarında ve sivil toplum örgütlerinde maalesef hiç gündeme gelmedi. Şu anda söylesem, hiç birisini kimse bilmiyor. Tabii ki biz cezaevinde bazı konularda bize emanet edilen hükümlü ve tutuklularla ilgili yapılan yasal olmayan işlemlerin hepsine karşıyız. Eğer, içimizde birileri de bunları yapacaksa, hak edilecek yasal ceza neyse onu muhakkak almalı; biz de destek vereceğiz. Ama bu yapılırken eşit davranılmalı, objektif davranılmalı. Hükümlü ve tutuklu hakları savunulurken -insan hakları temelinde bakılacaksa- herhalde bizlerin de bir o kadar hakkı olmalıdır. Bu da savunulmalıdır, bu da her yerde gündeme getirilmelidir. Bu gündeme getirilmediği zaman, bu konuşulur. Neticede, acısı olan bizleriz. İnsanlara davranışımız, insanlara yaklaşımımız; kendi psikolojimizden, bize yaklaşılan durumlardan bir rahatsızlık duyulacaksa, içeride mutlu olunabilmesi mümkün değil. Yaklaşılırken bütün infaz kurumu çalışanlarına, personeline, kamuoyuna, özellikle STK’na bu konuda çok iş düşmektedir. Yani burada konuşuluyor. Diyorum ki ben -Genel Müdürüm de söyledi- Sakarya'da ütüyle yakıldı diye infaz koruma memurlarına… Eğer ben infaz koruma memurluğunda çalışmamış olsaydım, “ya bunlar canilik yapıyorlar nasıl insanları yakarlar?” diye düşünürdüm. Ben bizzat kendim gittim oraya. Bir köylünün iftira atması sonucu bir arkadaşımız tutuklanmış. Kameralar Allahtan ki var. Şu anda ceza infaz kurumlarında kameraların oluşunu destekleyenler en çok ceza infaz kurumu çalışanlarıdır. Olmayan yerlere de hemen takıyoruz bize iftira atılmasın diye. Biz kayıt altında olan bir yerdeyiz, göz önünde olan bir yerdeyiz. Çünkü şunu biliyoruz; ceza infaz kurumları çalışanlarının yapmış olduğu görev, sosyal bir görevdir. Orada emanet edilen insanların kimisi arkadaşımız, kimisi kardeşimiz ve hepsi vatandaşlarımız olan bu insanlar yarın tekrar bizim içimize döneceklerdir; ne kadar büyük ceza alırlarsa alsınlar. Ben 26 yıldır ceza ve infaz kurumlarında çalışıyorum. Çok büyük ceza alan insanların, hiç çıkmayacaklarını düşünen insanların şu an yine bizim aramızda yaşadıklarını gördük ve bunları yaşadık, şu anda da yaşayacağız. Onun için o insanların yeniden bizim içimize gelmelerini, gelirken de sağlıklı birer birey olarak dönmelerini istiyoruz. Çünkü öyle dönmediklerinde, bize veya bir başka vatandaşımıza, beraberlerindekilere zarar getirip tekrar döneceklerini düşünüyoruz. Onun için oradaki insanların topluma, içimize dönüşlerini ne kadar sağlıklı, ne kadar iyi sağlayabilirsek, bizlerin de o kadar mutlu olacağını herkes bilsin. Her türlü rehabilite olaylarında ceza infaz çalışanları kesinlikle vardır. Bir şey yapılırken hükümlü suç işliyor, mahkemeler karar veriyor, ceza infaz kurumlarına alınıyor. Ceza infaz kurumlarına gelen hiç suçlu insan yoktur; bir kere suçlu olsa bile insan, baktığımızda herkes insandır. Orada çalışanlar da devlet ve kamu görevlisi olarak yaptıkları her şeyi yasal mevzuat çerçevesinde yapmaktadırlar. Hiç kimse yasal mevzuat dışına çıkamaz. -Genel Müdür dese bile- zaten hemen arkadaşlarımız gerekli cezayı alacaklardır, almaya da devam edeceklerdir. Ve biz de bu konuda, bu arkadaşlarımızın yanında kendilerine söyledik; kendi kurumlarımızın adı kamuoyunda yanlış lanse edildiği için zaten onlara karşıyız, karşı olmaya da davam edeceğiz.
OSMAN KAVALA: Çok teşekkürler. Buyurun Müdür Bey.
İBRAHİM YÜCESOY (Ankara 1 No'lu F Tipi Cezaevi Müdürü):
Öncelikle bu paylaşımı yapan arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz; bizi böyle masada bir araya getirdikleri için. Sivil toplum kuruluşlarıyla çalışmayı her zaman arzu ediyoruz, biz sürekli açığız. Sadece sivil toplum kuruluşları değil, diğer tüm kamu kurum ve kuruluşlarıyla çalışma yapılması hususunda genel müdürlüğümüzle zaten üzerimizde oto kontrol sistemi var. Kesinlikle bu çalışmaların yapılması hususunda, tüm kurumlara gidilmesi hususunda bizim standart eğitimlerimiz var. Eğitimde standardımızda hangi kurumlara gidildiği, hangi kurumlarla ne tür ilişkiler kurulduğu yönünde de geri bildirimler yapıyoruz. Bir sorunun çözümü tek taraflı değildir. Sorunun çözümü için soruna nereden bakıldığı önemli, kimin ne kadar yaklaştığı önemli. Toplum ve adalet sisteminin, bizim ceza ve tevkifevleri olarak üstlendiğimiz kısımda, sadece bizi ilgilendiren mevzular olmadığını katılımcıların hepsi şu anda dile getiriyorlar. Bunun konuşulması bile çok güzel bir şey. Toplumun her kesiminden sorumlu olan tüm kurumlar biraz önce ücret konusu, maliye, personel konusu, sağlık konusunda Sağlık Bakanlığı; eğitim konusunda Eğitim Bakanlığı; bütün herkesin burada aktif bir şekilde rol alması gerekiyor. Başta tükenmişlikten bahsettik. Biz kurumlarımız içerisinde bunu kendimiz de dile getiriyoruz ve uzman arkadaşlarımızdan bu konuda sürekli çalışma yapmalarını istiyoruz. Diğer türlü motivasyonu sağlayacak, personelin ihtiyaçlarını giderecek, en başta maddi kısmını biz çözemiyoruz. Fakat bir gerçekle karşı karşıyayız: bütün bunları çözemememize rağmen kurumlarımızda en üst düzeyde, en verimli düzeyde ya da biraz önce katılımcıların istediği düzeyde hizmet verilmesi bekleniyor. Bunu da yapabilmek için hep motivasyonları kullanmaya çalışıyoruz. O da bir yere kadar gidiyor. Hiç unutmadığım bir anım var: Elmadağ Çocuk Tutukevi Müdürlüğü döneminde orada kalan çocuklara yönelik bir kampanya vardı. Yine bir sivil toplum kuruluşu çocuklara çanta, kitap vs. gibi şeyler getirmişti. Onu dağıtması için görevlendirdiğim infaz koruma memurunun gözünde çok enteresan bir eziklik vardı, öfke vardı, neredeyse ağlayacaktı. Sorduğumda şöyle bir şey söyledi “okullar bir ay sonra açılıyor, ben çocuğuma henüz bir çanta alamadım” diye. Ama oradaki çocuklara o çantayı, arkadaşımıza verdiriyoruz. Çok iyi düzeyde bir hizmet bekliyoruz ama onun altyapısını oluşturacak kurumlar, maalesef bunun altına ellerini sokmuyorlar. Birçok yerde, kanunda bile bizi hâlâ geriye itiyorlar, ceza infaz kurumları personeli hariç deniliyor. Sorumlu olması gereken kurumların mutlak surette sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor. En basit örneği televizyonda bir dizi var -bunu yaşadığım bir anı olarak anlatıyorum- “Parmaklıklar Ardında” diye. Benim babam beni arayıp telefonda “oğlum, siz cezaevinde böyle şeyler mi yapıyorsunuz?” dedi. Bu imajı nasıl sileceğiz? Yani ne kadar çok şey yaparsanız yapın, sadece olumsuzlar üzerine gittiğinizde bir çözüme ulaşamazsınız. Sağlık konusunda birçok sorunlar dile getirildi. Ben de birkaç örnek vermek istiyorum. Diyarbakır E Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu'nda görev yaparken, üniversite hastanesinin Diyarbakır'da olmasından kaynaklı, diğer illerden sürekli hasta hükümlü tutuklular geliyor. Bu kişilere yönelik elimizden geldiği sürece, hatta ve hatta üniversitedeki profesörlere dahi müdahale etmek suretiyle insanları kabullerini sağlamaya çalışıyoruz, insanlara hizmet verilmesi üzerine. Yaptıklarımızı anlatmak çok şey geliyor, çünkü biz bunları görev olarak addediyoruz. (…) hastası bir hükümlümüzün ayda en az 2 kere üniversite, 3-4 kez devlet hastanesine gitmesine, elimizde beş klasörle kendisine yapılan tedaviyi ispat etmemize rağmen, sürekli olarak şikayet, sürekli olarak şikayet. Ve karşımıza her zaman şöyle bir şey geliyor sivil toplum örgütleri, insan hakları dernekleri veya bir milletvekilinden: “efendim, neden buna sağlık hizmeti verilmiyor” diye. Verdiğimiz sağlık hizmeti de maalesef görülmüyor. Bunlar da bizi her zaman için aksine kamçılayan şeyler olmuştur. Hiçbir zaman geri adım atmadık. Kurumlarımızda biraz önce bahsedilen şeylerle ilgili bir iki şey söylemek istiyorum. Hakikaten 8 saat, 10 saat mevzuları. Biraz önce söylediğim gibi atılan adımlar çok önemli. Şimdi sizin karşınıza -biraz önce hanımefendi de söyledi, işte ideolojik suçlara alakalı, politikalarla alakalı- 10 saatlik sohbet programı, namus meselesi olarak getirildiği zaman bir yere varamıyorsunuz. Bununla beraber 6, 8, 10 atölye kuruyorsunuz, atölyelere çıkalım diyorsunuz, “hayır efendim. 10 saatlik sohbeti vermediğiniz sürece biz hiç bir yere çıkmıyoruz” yaklaşımı, maalesef diğer taraftan artı değer olarak kattığınız şeyleri de bir kenara itmiş oluyor. 6 saatini yaparsınız, yine 4 saatini atölyeye çıkarsınız ama salt bunun üzerinden olaya bakıldığı zaman, mutlak surette bir çözüme kavuşamıyorsunuz. Şimdi bu süreç içerisinde “1999 öncesinde de çalıştık ama hiç bir yere varamadık” cümlesi maalesef bizi biraz acıtıyor. Bugüne kadar yaptıklarımızın karşılığında hiçbir şey yapmamış gibi görünmek de, gerçekten soruna nereden baktığımızla alakalı bir şey diye düşünüyorum. Kurumlarımızda uygulanan disiplin cezalarıyla ilgili olarak da, tabii ki dışarıdan bakan bir insan açısından hak verebiliyoruz. Ancak, toplumun olduğu her yerde, toplumun düzenini sağlamak, huzuru sağlamak bir takım kaidelerle olmak zorunda. Şu anda ben bu odada çok agresif, insanlara çok nahoş gelen bir hareket yaptığımda, en azından bir ters bakış alırım ki bu da bir otokontroldür, bu da bir yaptırımdır. Biz kimseye senin kaşının üstünde gözün var diye disiplin cezası vermiyoruz. Aksine disiplin cezalarını son kaide olarak -biraz önce beyefendi söylemişti, katılıyorum- kurullarımızı topluyoruz, disiplin kurulumuzu topluyoruz, uzman arkadaşlarımıza danışıyoruz ve uzman arkadaşlarımızla ortak bir görüşe varıyoruz. Bunun bu şekilde yapılması halinde belki daha agresifleşecek, şimdilik bir uyarı mahiyeti diye yapıyoruz. Ama bakın, bunun tekrarı halinde ya da sonuçları daha kötüye gidecek her yerde, herkes davranışının karşılığını ve sorumluluğunu taşımalıdır. Aksi takdirde hiçbir şey yapamayız, kaosa gider. Bütün bu faaliyetleri yapabilmemiz için öncelikle huzurlu bir ortam yaratmamız gerekiyor. Huzuru bozan kimse, onun da davranışsal olarak, yaptırım olarak karşılığını görmesi gerekiyor. İnfaz hakimlikleri ile ilgili bir konu var. İnfaz hakimlikleriyle ilgili gönderdiğimiz her şeyde bize şöyle bir eleştiri geliyor: İnfaz hakimlikleri kurum müdürlüklerinin noteri gibi çalışıyor. Ben de tam tersini düşünüyorum. Biz mevzuatımızı o kadar güzel uyguluyoruz ki; infaz hakimi artı ağır ceza mahkemesi. Biz zaten uygulayıcı konumdayız. Bize verilmiş olan, yasada gösterilmiş olan şeyleri uygulamakla yükümlüyüz. Onları uygulayıp uygulamadığımıza bakalım, işimizi bu kadar iyi yaptığımızı gösterdiği kanaatindeyim. Personel açısına gelecek olursak, gerçekten hem sosyal statü olarak hem de istenen iş olarak personelimizle ilgili, özlük haklarımızla ilgili çok büyük iyileştirme yapılması gerekiyor. Hizmetin kaliteli verilmesi için bu insanların da ihtiyaçlarını gidermek zorundayız. Aksi takdirde onun ihtiyacını gideremezseniz, karşıdakine nasıl yaklaşacağı malum. Bu açıdan bu platformda yer alan bütün kurum ve kuruluşların, herkesin bu sorumlulukta yeri vardır, olmalıdır. Hatta burada Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı'nın temsilcileri de olabilseydi. Şimdi eğitim faaliyeti yapıyorsunuz kurumlarda. Bugün biraz önce gelirken, kurum öğretmeni okumak isteyen iki hükümlünün kaydının yapılması gerekiyordu, bir harç yatırılması gerekiyor. Biraz önce Zafer Bey'in söylediği hakikaten çok güzel bir şey. Keşke Milli Eğitim, kurumlarımızda kalan insanların bu gibi şeylerini direkt üstlenebilse. Oysa biz sivil toplum kuruluşlarına gidiyoruz, bunların harçlarını bulup yatırıyoruz, eğitimlerine devam etmelerini sağlıyoruz. Bunun gibi daha birçok olumlu, birçok güzel uygulamalar var. Biz bu konularda sivil toplum kurumlarını her zaman yanımızda görmek istiyoruz. Tabii ki hizmetin yapılmasında mutlaka kusurlar vardır, hatalar vardır, eksiklikler vardır ama sadece eksikliklerin üzerine gitmek, sorunun çözümüne biraz uzaktan bakmaktır diye düşünüyorum. Teşekkür ederim.
OSMAN KAVALA: Bir şey söylemek istiyorum, şimdi bu toplantıda bulunan sivil toplum kuruluşlarının bazıları insan hakları ile uzmanlaşmış ve insan hakları gündemlerini izleyen kuruluşlar. Bir de cezaevlerinde çalışma yapan veya işbirliği içerisinde proje yapan kuruluşlar var. Zannediyorum cezaevinde çalışan kuruluşlar açısından politikalarda belirli bir süreden beri -üç yıl, beş yıl, altı yıl neyse- belirli bir doğrultuda ilerleme olduğu konusunda herhangi bir şüphe yok. Zira daha önce 5 yıl önce, 10 yıl önce mümkün olmayan birtakım çalışmalar, sivil toplum kuruluşlarının çalışmaları artık sadece normal cezaevlerinde değil, F tipi cezaevlerinde de görülmeye başlandı. Fakat buna karşılık sanıyorum derneklere gelen kötü muamele ile ilgili şikayetlerde, nasıl diyelim belki de bir azalma gözükmüyor. Bir değişiklik olmadı derken, dernekler de kendilerine gelen bilgiler ve şikayetler ışığında bunu söylüyorlar. Çok farklı kriterler olabilir, belki bugün mahkumlar veya tutuklular birtakım bilgileri daha kolay aktarma imkanına sahip oldukları için bu sayı değişmiyordur. Belki kötü muamele kriterleri değişmiştir. Belki bundan 5 yıl önce kötü muamele sayılmayan bir şey, artık çok rahatlıkla kötü muameleye girmektedir. Bunu da normal karşılamak gerekir diye düşünüyorum. Talepler konusunda çıta sadece idare tarafından yükseltilmiyor, tabii içerideki insanlar da kendilerine göre çıtayı daha yüksek tutuyorlar, tutacaklar. Ama sanıyorum ki bu diyalog ve bilgi alışverişi biraz daha etkili ve medeni bir hale gelirse, karşılıklı olarak birtakım şikayetlerin analizini yapmak daha kolay olabilir.
CANDAŞ ORHAN AKDEMİR (BOLU F TİPİ CEZAEVİ PSİKOLOGU):
1993 yılında göreve başladım. Başladığımda F Tipi'ndeki mahkum profil yapısıyla şu andaki arasında ciddi bir farklılık var. 2005 yılında çıkan kanundan sonra F tiplerinde kalacak mahkum profili belirlendi. Bu belirlemeyle diğer ceza infaz kurumlarında kalan ve yüksek derecede disiplin, uyum problemi olanlar da F tiplerine getirildiler. Yapılan bu uygulamayla -çok ciddi anlamda kendilerine ve başkalarına zarar verme eğilimli çok kimse var- yapabileceğimiz şeyleri takip ediyoruz. Yapabileceğimiz şeyler var. Ben en büyük sıkıntıyı bu anlamda yaşıyorum. Ama çoğunlukla bu profildekiler bizi aşmış durumda oluyorlar ve benim onlara karşı yapabileceğim herhangi bir faaliyet bulunmadığı için sıkıntıya giriyorum. Genel olarak “şu anda ne yapılabilir” diye ısrarla oturup bunun üzerine kendi içimizde konuşuyoruz. Sıkıntı halindeyiz, hastaneye gönderiyoruz fakat geri gönderiyorlar. Bakırköy'de birtakım çalışmalar yapıyorlar. Sıkıntılarının önem arz ettiğini düşündüğüm insanların altına imza atıyorum ve hastaneye gönderirken, yanlarında giden memurlara veriyorum. Doktorlar yazdıklarımı okusun diye yapıyorum; “bunu mutlaka psikiyatriste verin ve okutun” diyorum. Ama bir fayda göremiyorum, haliyle fark etmiyor. Çok ciddi rehabilitasyon hastanelerine ihtiyaç var.
NİZAMETTİN KALAMAN: Sözünüzü keseyim, bizde ilk rehabilitasyon merkezini İstanbul’da açtık. Metris'teki özel cezaevine gönderebilirsiniz. Özel rehabilitasyon merkezi; büyükşehirlerde bunları yapmaya başladık.
CANDAŞ ORHAN AKDEMİR: Mahkumdan başladık, personel işini es geçmek istemiyorum. Çünkü benim tek işim mahkumlar değil. Ben personelle de ilgilenmek durumundayım, benim sorumluluğum altında insanlar. Personelin neredeyse mahkumdan farkı yok. Sürekli bir kapalı ortam, parmaklıklar, teller. Kapalı ortam içerisindeyiz. Ben her zaman akşam işten çıktığımda “a hava değişmiş” ya da “yağmur yağmış” diyorum. Gökyüzünü görmediğim günler oluyor. Şunu da söyleyeyim başladığımdan beri cezaevinden ayrılmayı hiç düşünmedim. Bu işi birileri yapacak ve gerçekten ben cezaevinde olmaktan çok memnunum. Gönüllü olmakla ilgili bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Bu meslek, yani psikologların çalışabileceği gerçekten kaliteli konular olduğunu düşünüyorum. Hizmet anlayışı açısından ve bakış açısından ben bugüne kadar hiçbir sorun yaşamadım. Çalışmaktan çok memnunum ama gerçekten personelin çok yıprandığını ve her geçen gün bu yıpranma oranının büyüdüğünü, artık onların da ruh sağlıklarının bozulmaya başladığını görmek beni çok üzüyor. Temennim, en kısa sürede hem personelin, hem de tutuklu ve hükümlülerin ruhsal sağlıklarını bozulmadan korumak adına yapılabilecek her türlü tedbirin alınması. Bir de çok özür dileyerek ben, çok kişisel olacak ama bir şey rica edeceğim: Biz de sıkıntı yaşıyoruz. Eğer Genel Müdürümüz de Psikologlar Derneği ile ortak bir çalışma yaparsa, cezaevlerinde çalışan psikolog arkadaşlarımın eğitim almasına da yardımcı olunabilirse, çok sevinirim. Teşekkür ederim.
OSMAN KAVALA: Özür dilerim, Sayın Genel Müdürün biraz erken kalkması gerekiyor. Kendisine son söylenen eleştirilerle ilgili söz verelim.
NİZAMETTİN KALAMAN: Bugünkü toplantı bizim için güzel bir toplantı oldu. Sivil toplum kuruluşlarının eleştirilerini dinledik. Birçok konuda aydınlandık ama bazı eleştirilerin de, onlar da kabul etsinler, çok abartılı olduğunu gördük. Buca Cezaevi ile ilgili arkadaş söyledi: “İzmir'i kurtaramayacağız herhalde”, öyle bir espri yaptı sanırım. Daha önce bir doçent arkadaşımız da İzmir'le ilgili önceki şeyde gereken cevabı vermişti. Bu şekilde bir yaklaşımla bir yere varmamız mümkün değil. Ben Buca Cezaevi'ni daha bir ay önce gezdim. 2500 kişinin yaşadığı bir cezaevinde güvenliği sağlamak, o kadar insanı bir arada tutabilmek bile büyük bir iştir. Orayı kapatmak için dünya kadar yatırım yapmışız. 143 trilyona ihale ettik Aliağa'daki kampüsü. Bir buçuk yıl içerisinde bitecek. Ama biz orayı yine terk edecek değiliz. Orada bir eğitim merkezi, bir rehabilitasyon merkezi belki, İzmir merkezde açmayı düşünüyoruz. Merkezde dışarıdan gelen, tedavi için gelen birçok tutuklu ve hükümlü olduğunu gördük. O zor şartlar altında kalıyorlar. O nedenle; orada bir R Tipi cezaevi yapalım, rehabilitasyon merkezi yapalım, orada daha iyi imkanlar sağlayalım gibi düşüncelerimiz var. Sizin, yazdığınız raporları açıkça burada paylaştık, biz de eylem planlarımızı, kendi imkanlarımızı size takdim ettik. Kimseden gizli saklı bir şeyimiz yok. Sayın Bakanımız’a da, Bakanlar Kurulu’na da biz bu sıkıntılarımızı ilettik. Şurada konuştuklarımızın hepsini aşağı yukarı ana hatlarıyla ilettik. Tabii bu bir süreç. Bugünden yarına çözmemiz mümkün değil. Ama şu 10 yıllık süre içerisinde birçok mesafe kat ettiğimizi hepimiz görüyoruz. Şurada 3-5 yıl içerisinde çok daha ciddi mesafeler kat edileceğini görüyorum. Yakın planlarımızı yine ona göre yaptık. Maliye Bakanlığı ile yeni personel alımı ile ilgili çalışmalarımızı devam ettiriyoruz. Neticede bu iş personelle dönecek bir iş. Fiziki mekanlar uygun değilse, yeterli değilse, personeliniz de yoksa yapacak bir durumumuz yok. Biz bunu öncelikle tespit ettik. Çok ciddi yatırımların önünü açtık. Dediğiniz gibi 600 trilyonluk bir yatırım programı var önümüzde. Bu 3 yılda bitecek olan bir program. Bu süre içerisinde bazı değişiklikleri de kanunlarda değişiklikler yaparak sağlayabilirsek ve personel açığını da kaliteli olarak eğitimlerini vermek suretiyle gidermeye çalışırsak, o zaman herhalde bu sorunların birçoğunu aşmış oluruz. Ben çalışmanızda başarılar diliyorum. Sayın Bakan çağırdığı için ayrılmak zorundayım yoksa sonuna kadar sizinle burada kalmayı arzu ediyordum. Size iyi çalışmalar diliyorum. Hoşça kalın.
OSMAN KAVALA: Süreyi önerilerle devam ettirelim diyorum.
MURAT ALTUĞGİL (SOSYAL HİZMET UZMANLARI DERNEĞİ Yönetim Kurulu Bşk.):
Öneriler deyince, benim tek bir önerim var: bütün cezaevleri boşaltılsın. Hep konuşuluyor, hep tartışılıyor. Burada sunum yapıldığında psikolojik boyutlar açısından sıkıntı olduğu dile getirildi. Onun dışında, bu projenin içinde 250 hükümlünün atölyeden yararlandırıldığı söylendi. Demek bir ihtiyaç vardı ki 250 hükümlüye bu hizmet verildi bu projelerle. Yani anladığım şey şu, acaba yanlış mı anladım onu bilmiyorum: her şey yolunda gidiyor. Yani devlet her şeyi iyi yapıyor, herkes görevini çok iyi yapıyor, ortada bir ihmal de söz konusu değil herhangi bir şekilde. Ama biz o zaman niye konuşuyoruz? Bence bu çuvaldızla iğne meselesini biraz kullanmamız gerekir. Hükümlülerle tutukluları ayırmak gerekiyor, içinizde buna karşı çıkan var mı? Ama böyle bir Genel Müdürlük var, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü var. Hocam sabah söyledi, böyle bir ideolojik kurum var. Bence işin felsefesiyle, yani yaklaşımla ilgili bir olay. Biz suç işleyen ya da kanunları ihlal etmiş olan insanlara nasıl yaklaşıyoruz? İnsan hakları temelinde mi yaklaşıyoruz, gerçekten, gerçek anlamda! Herkes bunu ifade ediyor da gerçekten benimsiyor muyuz biz insan haklarını? Bunu hem hükümlü açısından, hem tutuklu açısından, hem de çalışanlar açısından, her açıdan söylüyorum bunu. Yoksa bunu “mış” gibi yapıp, ondan sonra kendi bildiğimizi mi yapıyoruz? Önce bunda uzlaşmamız gerekiyor devlet ve sivil toplum örgütleri olarak. Kaldı ki biz meslek örgütüyüz. Ben şöyle diyorum. Adalet Bakanlığı'nın içindeki sosyal hizmetler maalesef yönetimin serbest sistemidir. Meslektaşlarım açısından söylüyorum. Orada dayanan arkadaşlarım oldukça iyiler, kendilerini iyi hissediyorlar ama yine Adalet Bakanlığı'nın çok sorunun yaşandığı gecekondu mahallesindeki cezaevindedir. Çünkü benim meslektaşlarım cezaevinden istifa edip ayrıldıkları zaman diyorlar ki “ben tahliye oldum. Altı yıldır çalışıyorum, altı yıldır cezaevindeyim. Tahliye oldum”. “Nasıl tahliye oldun?”. “Artık çıktım dışarı” çünkü her sabah 08:30'da işyerine girerken aranarak giriyor. İçeride telefon kullanma özgürlüğü yok. Bu çalışan, hükümlü veya tutuklu da değil. Şimdi böyle bir çalışma hayatı var. Biraz önce psikolog arkadaşım söyledi: “kızımı göremiyorum, yağmur yağmış haberim yok”. Böyle bir çalışma ortamı var. O halde birtakım iyileştirmeler yapılırken, personelle ilgili iyileştirmeler yapılırken, insan haklarından yola çıkacaksak, personelin de insan hakları olduğunun bilincini ortaya koymamız gerekiyor. İnfaz koruma memuru arkadaşımın gözü çıkmış. Bu çok basit bir olay mı, bir insanın gözünün çıkması? Ya da bir saldırıda bir şekilde yaralanması! Şimdi bu insanlar koğuşlara gidiyor. Sosyal uzmanlar da koğuşları geziyorlar, onlar da gidiyorlar, atölye etkinliklerine katılıyorlar ama nereye kadar? Şimdi önce tanımları yerine oturtmamız lazım. Bütüncü bir yaklaşımla, buraya da yaklaşmamız gerekiyor. Biraz önce hekim arkadaşımız aktardı Türk Tabipler Birliği'nin görüşünü. Aynen katılıyoruz biz de meslek örgütü olarak. Eğer bütüncül bir yaklaşımla bir olaya yaklaşmıyorsanız, bu “mış” gibi olur. Hekimler gelebilir ama hekim yok, ondan sonra sağlık hizmeti yürümüyor! Yürümez tabii, hekim olmayınca yürümez. Sosyal uzmanı da, efendim ben burada rehabilitasyon yapacağım, sosyal rehabilitasyonu hayata geçireceğim, yazmışım, çizmişim diyor. Her şey var, genelgesi var, ama ortada bir faaliyet yok, neden yok? Çünkü para yok! Bir atölye kuracaksın, o atölyeyi kuracak senin elinde para yok! Yani öncelikle bu işi hep beraber benimsememiz lazım; hem devlet olarak hem de sivil toplum kuruluşları olarak. Suçluya sen suçlusun deyip ayrımcılık yapmamamız gerekiyor. Bir tarafta öğleden beri konuştuğumuz konular, öbür tarafta hükümetin aldığı bir kararla eski hükümlülerin işe girmesiyle ilgili, istihdamıyla ilgili yasanın kaldırılması söz konusu. Bu nasıl iş? Bu ciddi bir çelişki. ‘İnsanları birinci dakikada damgalamak’ işi tamamen koparıyor, daha birinci dakikada! O yüzden eğer cezaevinin içindeyken ya da sonrasında biz meslek grubu olarak, psikolog arkadaşlarımızla birlikte hükümlünün eğer çıkacak durumu var ise topluma tekrar döndüğünde nereye gidecek, ne yapacak, nasıl bir hayat kuracak, eğer hâlâ içerideyken evliyse eşiyle durumu ne olacak bunu gözlemeliyiz? Çocukları ne oldu? Üç yaşında bıraktığı kızı 20 sene sonra 23 yaşına geldi. Ama biraz önce projeler gösterildi, disiplin kuruluna bizi koyarsanız, biz o zaman hükümlüyle güven ortamını kuramayız. Çünkü hem o cezaevi ve onun arkasında duran, öbür taraftan da onunla oturup konuşup onu intihardan vazgeçirmeye çalışan insanlar pozisyonunda olamayız, öyle bir şey yok. Bu işin doğasına aykırı, bir kere olay etik değil. Dolayısıyla bizi ayırmanız gerekiyor. Tarafsız, adil ve bağımsız bir şekilde çalışmamız için o ortamın bize ayarlanması göre gerekiyor. Şimdi bu çerçevede yine aynı şeyi söylüyorum; bu kadar karmaşanın, bu kadar birbirine girmiş olan sorunların çözülmesi için bir yerden başlamak gerek. Son söyleyeceğimi ilk başta söyledim ama dedim ya mahkumları serbest bırakalım...
ZAFER ZAİM : Disiplin kurullarında verilen kararlar idari bir işlemdir, bu müdürün yetkisindedir. O nedenle yurtdışında olduğu gibi gene mevzuat aynı, disiplin suçları tanımlanmış. Bu verilecek disiplin cezasını müdür vermeli, onayını ise infaz hakimi yapmalı. Ve otomatikman doktorun, psikologun, sosyal çalışmacının rolü buradan kalkmalı. Tartışılması gereken buydu. Bir başka konu, görüşlerle ilgili. Normal koşullarda bizim yaptığımız: önce kısıtlılık veriyoruz, iyi halliyse serbestleştiriyoruz. Halbuki insan hakları açısından baktığımızda temel insan hakkı yüz yüze görüşmektir. O nedenle gene ileriki yıllarda veya aylarda tartışmamız gereken, cezaevlerimizde açık görüşlere dönmemiz. Yani başlangıç olarak cezaevinde açık görüşle başlamalı ama kurallara uymadığı zaman kapalıya döndürülmeli. Hatta bu ağırlaştırılmışlarda veya özel statülü mahkumlarda iki tarafına personel oturtularak görüş yapılması gibi aşamalara geçilmesi lazım. Yani tartışmamız gereken bu konular olmalı diye düşünüyorum. Aynı zamanda biraz önce arkadaşımın bahsettiği psiko-sosyal birim, sosyal çalışmacı tahliye sonrasına yönelik mi çalışmalı, yoksa cezaevinin içerisinde “sen şu faaliyete çık, sen şu faaliyete çık” mı demeli diye düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.
ZAFER KIRAÇ: Turgut Hocam, Melek Hocam ve Zafer Bey, çok teşekkür ediyoruz katıldığınız için. Uçak kalkış saatleri geldi, kalkmaları gerekiyor.
OSMAN KAVALA: Burada tabii önemli bir konuya değinildi. Gerçekten sosyal hizmet uzmanları büyük bir ihtiyaç Türkiye’de. Yeterli değil ve sosyal hizmet uzmanları da ister istemez tepkili elemanlar oldukları için idareler tarafından belki bir danışman gibi ya da bilmiyorum, tasarruflarda sorumluluk almaları gerektiği değerlendiriliyor. Ancak bunu yaparken de yapmak durumunda oldukları asıl işleri yapamıyorlar veya bununla çelişiyor…
AYHAN IŞIK (İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi):
Tartışma bence çok önemli, diyalog kurulması açısından çok önemli. Fakat ben mekanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Yani burada tartışmanın özneleri yok. Bu tür bir toplantının cezaevinde yapılıp, mahkumların da dahil olduğu bir tartışmayla çözüm aramanın daha uygun olabileceğini düşünüyorum. Bartın Cezaevi’nde olabilirdi, Tekirdağ Cezaevi’nde olabilirdi, Kırıkkale olabilir, farklı bir yer olabilir. En azından bundan sonrakilerde böyle bir şey olabilir. Çünkü temsili olarak mahkumlar kendilerini ifade ettikleri zaman -mektuplarla, İHD ile, farklı sivil toplum kuruluşlarıyla ifade ettikleri zaman- bir önyargı oluşabilir. Genel Müdür Beyefendi sanırım biraz bozuldu da, sorunlar farklı bir şekilde aktarılıyor diye. Ama direkt muhatabından duysa belki daha farklı bir düşünceye de kapılabilir. Müdürlerimiz de burada. O yüzden cezaevinde olması, tartışmaların cezaevinde yapılması o insanları da dinlemek ve orada ne tür çözüm önerileri olabilir, bunları direkt o insanlardan dinlemek daha mantıklı olur. Şöyle ki karşılıklı çok ciddi bir önyargı var. Müdür Bey aslında önemli bir şey söyledi, “cezaevi mahkumların yeniden yargılandığı bir mekan değil, yargılananların gelip konumlandırıldığı bir mekan”. Fakat toplumda da şöyle bir algı var; ‘cezaevi’ dendiği andan itibaren zaten direkt bir yargı mekanizması akla geliyor. Yargıtay neyse, Adalet Bakanlığı neyse, cezaevlerinden dolayı direkt suç veren, orada da çeşitli suç mekanizmalarının, yargılama mekanizmalarının olduğu bir bina, bir mekan akla geliyor. Bunun önlenmesi, cezaevlerinin daha farklı bir konuma getirilmesi açısından karşılıklı diyalogun oturtulması gerekiyor. Ciddi önyargılar var, bu önyargıların kırılması için arkadaşlarımız da bahsetti, cezaevlerinde infaz koruma memurları ile mahkumların ilişkisi açısından için ciddi toplantılar, süreklileşen, belki daha dar olabilir, bu kadar geniş de olmayabilir ama sık sık yapılan toplantıların olması bence çok önemli.
OSMAN KAVALA: Daha önce söz almayan var mı? Yok galiba.
İBRAHİM YÜCESOY : Bir öneri getirmek istiyorum. Teşekkür ederim. Kurullarla ilgili olarak ben biraz farklı düşünüyorum. Sosyal hizmet uzmanı arkadaşımız ve sanıyorum İdil Hanım da çok taraf, bazen cümleler kurulduğunda çünkü sürekli başını sallıyor... Ben yönetici olarak biraz farklı bakacağım. Kurulların olması ve kurullarda, kurumlarda çalışan personelden birer temsilci olması kadar demokratik bir şey olamaz. Yani sadece kurum müdürünün disiplin cezası vermesi demek çok sübjektif bir olay. Biz kurulları topladığımız zaman arkadaşlarımıza soruyoruz. Bakın, kurullarda o kararların altına muhalif imza atan arkadaşlarımız var. Hep disiplin kurulu gündeme geldi ama birçok kurul var ve tüm arkadaşlarımız da burada üye. Şimdi siz bir insanla ilgileniyorsanız ve o insana şunların yanlış bunların doğru olduğunu söylüyorsanız; yanlış olduğu yerde kurulda da olsa yanlıştır, aşağıda da olsa yanlıştır. Kurul olması arkadaşlarımızın çalıştığı alanda çok daha fazla söz sahibi olması anlamına da gelmektedir.
OSMAN KAVALA: Belki bu biraz daha değişik bir alan meslek etiği açısından. İsterseniz bu konuyu tartışılması gereken konulardan birisi olarak kaydedelim ve bundan sonra belki daha özel bir toplantıda yeniden tartışalım.
AYHAN ÇAPACI : Ben bir şey ifade etmek istiyorum. Şimdi konumuz F tipleri, ortak alanların kullanımı. Oysa ki zaten bakanlığımızın genelgeleri, yönetmelikleri, kanunlara yöneliktir ama ben uzun yıllar F tiplerinde çalışan bir müdür olarak şunu öneriyorum: gerçekten bu toplantıları daha geniş, daha sürekli yapalım. Arama standardını koyalım, ziyaretçi yönetmeliğini koyalım, eşya yönetmeliğini koyalım, telefonda görüşme kurallarını koyalım, oda değiştirme kurallarını koyalım. Ben yönetmeliği uygularım.
OSMAN KAVALA: Bu sorunları bugünkü toplantıyla da, iki toplantıda da çözemeyiz. Önemli olan sürecin iyi işlemesi. Ve bu süreç içerisinde dediğiniz gibi standartlar ve şeffaflık son derece önemli. Fakat aynı zamanda şu da olabilir: tüzükle ilgili, hatta yasayla ilgili birtakım maddeler de sizin deneyimlerinizden gelecek dersler ışığında hükümete değişiklik önerileri olarak sunulabilir.
Dr. ALİ ÇERKEZOĞLU : Bence altı çizilmesi zaruri olan şey, bilgilenme kısmı çok hoştu. Karşılıklı temas en önemlisi. Sonuç alınmamış olsa bile bu çok önemli. Yalnız şu kısmını -hani kuralları sadece sağlık için de konuşmuyorum- genel olarak tüzükleri, disiplin yönetmeliğini, kanunu, anayasayı uygulamayı, bütünüyle kuralların uygun uygulanıp uygulanmadığını bir konuşalım tabii. F tipinde yasal olarak uygulanıyor mu, tam olarak uygulanıyor mu, eksik mi? Sağlıkta mesela bunlara ilişkin bayağı sıkıntılarımız var. Burada hepsini açarsak, dediğim gibi beş saat sürerdi. Mevcut yasal prosedür, tüzüksel prosedür uygulanıyor mu, uygulanmıyor mu? Bu önemli. Ancak bütün bunlar harfiyen uygulansa bile bir başka sorun var. Ben burada özellikle idareci pozisyonundaki arkadaşlarımızın ilk reflekslerini haklı görüyorum, çünkü anlıyorum daha doğrusu. Ama bu özellikle bir idareci, bürokratik toplantı değil. Yani burada tabii ki savunma -ben de hekimleri bazen savunma durumunda kalabiliyorum- psikologları, infaz memurlarını, cezaevi müdürünü filan, bir yere kadar doğaldır. Ama buradaki misyonun biraz daha fazlası, burada mevcut prosedür uygulansa bile acaba bu sonuç tutuklu ve hükümlünün sağlığını etkiliyor mu? Ruhsal sağlığını etkiliyor mu? Ailesini, çevresini, bu ülkenin zenginliği görüyorsak bu meselenin kendisini, burayı da tartışmak durumundayız. Yani uygulanıyor olsa bile koşullar, maliyet, para, pul… Çünkü biz burada niyeti tartışmıyoruz, ben tartışmıyorum. Niyet zaten bambaşka, yok mu? Var. Nasıl ki kötü niyetli doktor varsa, o derece kötü niyetli cezaevi müdürü vardır. Teorik olarak konuşuyorum. Orayı tartışmıyoruz, o başka bir tartışma. Şimdi var olan, iyi niyetine rağmen, bütün özverisine rağmen, psikologun, cezaevi müdürünün, baş memurun, doktorun, hemşirenin bütün iyi niyetine rağmen acaba bu sistem -10 yıldır uygulanıyor Yüksek Güvenlikli F tipi, az bir zaman değil- sonuçları itibariyle insan haklarına, bu insan haklarının ideolojik falan olduğunu düşünmeyin lütfen, o da yeterli. Ben bizim örgütümüz adına söylüyorum. Raporumuzun siyasisi var, PKK’lısı var, Hizbullahçısı var, dincisi var, dinsizi var, yoksulu var, Kürdü var, Türkü var, her türlüsü var. Türk Tabipleri Birliği olarak, diğer kurumlardan birinde bile şu kadar bir farklılık göstermeden bakanlığa gerekirse raporunu yazmak, gerekirse onun için basın açıklaması yapmak boynumuzun borcu. Öbürü başka bir tartışma. Yasalar tıkır tıkır işlemiyor onun farkındayım, onu söyleyeyim. Çok iyi işlediğini, disiplin yönetmeliğini, uygulansa bile öbür kısmını dert edinelim; bu toplantılar devam edecekse ona ilişkin sorunları, yaratacağı sıkıntıları. Çünkü şu anda 2000’de, cezaevine girmiş F tipindeki bir kişi, bugün itibariyle 10 yıldır orada. Bu ben olabilirim, siz olabilirsiniz, akrabanız, komşunuz, hiç fark etmez. Demin söylediğim gibi bir yurttaşımız orada. Kaldı ki siz de oradasınız, benzer personel açısından. Bunu sadece hatırlatmak istedim.
OSMAN KAVALA: Buyurun. Kısa kısa geçelim, son artık.
ALİ DEMİRTAŞ (EDİRNE F TİPİ CEZAEVİ MÜDÜRÜ):
Yaşadığım üç değişik olayı -ikisini hükümlülerle yaşadım- aktaracağım. Birisi personelle yaşadığım olay, kısaca onu iletmek istedim. 2003 yılında şimdiki çalıştığım cezaevine vardığımda genelge (…) altı saattir oluyor olmuyor. Biz ek 3 yer ayarladık, bunu 10 saate nasıl çıkarırız? 8 saate çıkardık sohbeti; ama sporu, diğer şeyleri değil. 8 saate çıkardık, peşinden üç beş tane de kurs açtık seri bir şekilde. O zaman oradaki örgütün lideri olduğunu iddia eden kişi geldi bana dilekçe yazmış geldi. Söylediği bir tek kelime vardı “bu kadar serbestlik bizi bozar müdür bey”. “söyle, bir daha tekrar et” dedim, “yok” dedi. “derdini söyle” dedim, “derdim buydu, bunu söyledim” dedi ve ondan sonra engel olmaya başladı çıkmalara. Sohbet alanında olsun, atölyelerde olsun. İkincisi, kısa kısa anlatıyorum…
OSMAN KAVALA: Demek ki olumlu bir açılım olmuş.
ALİ DEMİRTAŞ: İşte kendi bağlı olduğu, kendi idare ettiği örgütü bozmaktan ve kendisi hükmedememekten bahsetti orada. Bir ikincisi, başka bir örgütün sözde bölge sorumlusu tutuklandı geldi. Geldiğinin ikinci günü bakanlığımıza çeşitli derneklere, şeylere 22 maddelik mi, 21 maddelik mi dilekçe yazdı. Bunlar böyle, bunlar böyle diye. Ertesi gün de annesi geldi ziyaretine. Kapalı ziyaretine annesi geldi. “Şunun telefonunu bir dinleyin” dedim. “Dün akşam bana öyle bir yemek verdiler ki anne” diyor, “eğer bu böyle devam ederse ben bir haftada 10 kilo alırım” diyor. Buyurun yazılan, şikâyet edilen başka, orada yaşananlar başka. Bir üçüncüsünü de anlatacağım ve bitireceğim. Derneğimiz, bizi buraya toplayan derneğimiz orada personelimizle bir resim çalışması yaptırıyor. Ressamımız orada, öğretmen var, sosyal çalışmacılar var, infaz koruma memuru, baş memur. Yanlış değilsem 18 kişi 9-9 birbirlerinin resimlerini yapıyorlar. Bana da “Sonunda katılırsan iyi olur” dediler. Verdikleri saatte oraya vardım, resimler çıkmış, yorumlar yapılacak. Karşımda 18 tane resim var, 18 tanesi de simsiyah. İşte ressam arkadaşımız orada. Dedim ki “hiç mi içinizde ruh hali güzel olan insan yoktur?”. Arkadaşımız “ben hiç bu açıdan düşünmemiştim” dedi. Çünkü kendi arkadaşının resmini yapıyor, kendi arkadaşının ruh halini öyle bir siyah gösteriyor ki resimde o yansıyor zaten, karamsar... İşte bunların çok taraflı düşünülmesi lazım. Yani tek taraflı değil...
ZAFER KIRAÇ: Hüseyin Kulaç Bey bir şeyler söylemek isteyebilir...
HÜSEYİN KULAÇ (ADALET BAKANLIĞI,CEZA VE TEVKİFEVLERİ GENEL MÜDÜR YARDIMCISI):
Öncelikle bizleri buluşturmaya vesile olan Zafer Bey’e çok teşekkür ederim. Ardından şunu söylemek isterim. Doğrusu ben ilk defa sivil toplum örgütleriyle aynı masa etrafında bulundum, çok keyif aldım. Bir eksiklik buluyorum yalnız. Bu eksiklik hepimize mahsus bir eksiklik, bir tarafın eksikliği değil. Bizim ortak bir dil geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum, yani biz aynı dili konuşmuyoruz gibi. Bazen farklı aksanlar, farklı renkler katıyoruz konuşmamıza. Bu da tabii herkesin geçmişi ile ilgili, herkesin bir hikayesi var, belki onun yansımasıdır. Bu ortak dili geliştirdikten sonra daha rahat konuşabileceğimize inanıyorum. Tabii ortak dil geliştirelim derken birbirimize benzeyelim anlamında söylemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Biz “biz” olarak, siz “siz” olarak kalmalısınız ki burada tartışmanın bir anlamı, bir manası olsun. Bir de bundan sonra yapılacak toplantıların konulu toplantılar olmasını istiyorum, arzu ediyorum. Bugün mevzu çok dağıldı. Çok farklı konulara temas edildi, açıkçası hiçbir konu tam manasıyla irdelenip işlenemedi, yarım kaldı. Yani Pandora’nın kapağını açtık, açık kaldı kapatamadık, açık halde devam ediyoruz. Konu konu, aşama aşama gidilmesi lazım. Yani biz bir konuda şu aşamaya geldik diyebilmeliyiz. Yani altında ipini çektiğimiz zaman diyeceğiz ki: “şudur, şuradayız, bugün burada kaldık”. Bir sonraki toplantıda kaldığımız yerden devam edebilmeliyiz. Tabii tartışma bazen öyle bir hal aldı ki iyi cezaevi nasıl oluşur, iyi cezaevi nedir? Kime göre iyi? Yani toplam kalite yönetimi, müşteri memnuniyeti derken; biz işletmeciyiz, biz cezaevi çalıştırıyoruz. Müşteri memnuniyeti derken bizim müşterimiz kimdir, memnun etmemiz gereken kişi kimdir? Biz bunu da tartışalım. Yani biz mahkumu memnun etmekle mi görevliyiz yoksa bizim müşterimiz bütün toplum mu? Biz kime karşı sorumluyuz? Bunun tartışılması, bir yere varılması lazım. Eğer bunu netleştirmezsek, sonuçta farklı bir yere çıkabiliriz. 1999 öncesindeki cezaevlerine de… Çok farklı şeyler de olabilir, katı uygulamalar da söz konusu olabilir. Bir de tabii biraz hapis cezasını tartışmak gerekiyor. Hapis cezası nedir? Ne kadar insanidir? Kanunumuzda, şu anda Ceza Kanunumuzu belki tartışmaya açmış oluyorum ama Ceza Kanunumuz maalesef biraz cezai bir anlayışla yapılmış, kaleme alınmış bir yasa. Gösterdiği yer cezaevi, şunu yaparsan cezaevi, bunu yaparsan cezaevi. Hal böyleyken infaz anlayışı hapis cezası diyor; yani ölüm cezası ve diğer alternatif cezalar dışında hürriyeti bağlayıcı cezayı son nokta olarak görmüş. Ama bazı ülkelerde denetimli serbestlik uygulamaları geniş uygulama alanı buluyor. Hapis cezası ne kadar insanidir? Biz bunu insanileştirmeye çalışıyoruz. Kanun kabul etmiş cezayı bu zararlı etkiden, bu nitelikten nasıl kurtulabiliriz diye. Tabii bunu birlikte bulacağız, bunun sonucunu birlikte bulacağız ve sizlerden destek almak istiyor ve biraz bize yardımcı olmanızı arzu ediyoruz. Siz bizi zorlayacaksınız, biz daha hızlı koşacağız. Bu böyle, sivil toplumun görevi bu. Bizim görevimiz de size cevap vermek ve söylenenleri dikkate alıp daha ileriye daha hızlı bir şekilde yürüyebilmek. Ben tekrar herkese çok teşekkür ediyorum.
ZAFER KIRAÇ: Birkaç cümle sadece: Ben de herkese çok teşekkür ediyorum. Daha önce İstanbul’da yaptığımız toplantıda da öyleydi, bu konferansta da dikkatimi çekiyor, genelde kimsenin sözü bitmeyecek gibi. Bitemiyor da tabii... Buradan gidenler bile üzgün ayrıldı, yani Genel Müdür olsun, hocalarımız olsun. Demek ki konuşulacak çok şey var. Katılıyorum Genel Müdür yardımcısına, belki de konu artık: F Tipi Sağlık, F Tipi Ortak Alanların Kullanımı ve bağlantılı başlıklar. Bütün katılımcılara çok teşekkürler. Osman Bey’e de bu zor oturumu başarıyla yönettiği için teşekkür ediyorum... Hayal kurmaya devam edelim. Hiç cezaevi olmayan bir dünyayı hayal etmeye devam edelim.
Notlar:
(1)Stanford Hapishane Deneyi (Stanford Prison Experiment - SPE); Haney, Banks, & Zimbardo, 1973) Bkz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Stanford_hapishane_deneyi
(2)Cezaevi Müdürleri ve Politika Yapıcılar için Kadınlar ve Hapsedilme Üzerine El Kitabı’ / CİSST yayını
(3)Kuddusi Okkır / Bkz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kuddusi_Okk%C4%B1r
(4)Güler Zere / Bu toplantının yapıldığı tarihten kısa bir süre sonra, 7 Mayıs 2010’da hayatını kaybetti.
(5)KAMAG - KAMU ARAŞTIRMALARI GRUBU / TÜBİTAK / (Bkz:http://www.tubitak.gov.tr)
(6)Engin Ceber’in cezaevinde ölümünden sonra açılan dava hala sürmektedir ve 30 cezaevi personeli ve çalışanı yargılanmaya devam etmektedir. Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin konuyla ilgili olarak kamuoyuna açıklama yapmak zorunda kalmış ve özür dilemiştir
SONUÇ BİLDİRGESİ
Öne çıkan sorunlar:
* Çağdaş dünyada -adalet tarihi itibariyle- Ceza İnfaz Rejimi’nin bir cezalandırma hedefinden, çok daha farklı bir yere evrildiğinin altını çizebiliriz. Yani ceza infaz sisteminin hükümlü/tutuklunun ceza çekmesine odaklı bir anlayıştan, onun bir gün yeniden geride bıraktığı toplumsal hayat içerisinde yer alabileceği düşüncesini göz önünde tutan bir anlayışla tasarlandığı bir yere geldiği görülmektedir. Burada itici güç insan ve onun hakları düşüncesidir.
* Adalet hizmetleri ve özellikle ceza infaz rejimi ile ilgili sorunlar ve faaliyetler sadece adli teşkilat, hukuk çalışanları ve hukukçularla sınırlı bir mevzu değildir. Bizim de STK’lar oradaki yaşama nüfus edebilme, oradaki yaşamı görebilme, anlayabilme, açıklayabilme ve dolayısıyla çözüm üretebilme imkanlarımızın daha güçlü kılınabilmesi bakımından kurulan/kurulacak ilişkiler son derece önem taşıyor. Belli bir mekanda yaşamaya zorunlu kılınmış insanların ve onların gözetiminden sorumlu insanların konumlarının hukuk ve adalet hizmetleri dışında da incelenmesi, bu alana ilişkin araştırmaların yapılması, bunların hem toplumca hem devletçe desteklenmesi gerekiyor. Sadece cezaevinde yaşayan ve gözetim faaliyetini yerine getirmek durumunda olanlar değil, onun dışında başta psikologlar ve sosyal bilimciler olmak üzere, gerek devlet aygıtları, gerekse toplumsal örgütlenmelerin konuya ortak bir sorumluluk meselesi olarak yaklaşması sağlanmalı. Çözümle ilgili çalışmaların, ancak bu kılcal damarlar üzerinden kurulduğu takdirde etkili bir hedefe ulaşılabileceği görülüyor. Bu yönde görülen çabalar yetersiz olsa da umut vermekte.
* Cezaevleri yöneticileri ve STK ilişkileri sürekli ve samimi olmalıdır. Ne yazık ki bizim ülkemizde insan hakları örgütlerinden yararlanılmıyor, hatta uzak duruluyor. Mahkumların onlara düşüncelerini, şikayetlerini iletmeleri bazen engelleniyor cezaevlerinde. Tam tersine; İnsan Hakları Örgütleriyle, Bakanlığın ve Cezaevi Müdürlerinin çok iyi ilişkide olması lazım. Hasım ve düşman gibi yaklaşmak yerine, birbirimizi “Ortak bir hayatın tarafları, bir hayatın parçaları olarak” görmemiz gerekiyor ki, sorunları çözebilelim.
* Tüm bu ziyaretlerin ve çalışmaların ardından; Genel anlamda tüm Ceza İnfaz Kurumları ve özel olarak da Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumları olan F Tiplerinin sorunlarının bir çoğunun –konu üzerinde yeterince, etraflıca ve her yönüyle düşünülüp tartışılmamaktan ötürü- çözümsüzlüğe mahkum bırakıldığını görüyoruz. Ne mahkumlar, ne de bu kurumların diğer parçası olan çalışanlar açısından, burada yaşanan gerçekliğin ne olduğunu öğrenmek için yeterince emek ve düşünce üretilmediğini görüyoruz.
* Hükümlü veya tutuklu nüfusunun mümkün olduğu kadar homojenleştirilmesi temel alınarak cezaevlerinin yeniden düzenlenmesi gerektiği, istisnasız tüm cezaevi çalışanlarınca dile getirilen bir mesele.
* Bu projenin de amacı olan “F tipi cezaevlerindeki ortak alanların etkin şekilde kullanılması” düşüncesi gerçekten hayata geçirilmek isteniyorsa, ilk olarak yapılması gereken: Bakanlığın kendisine bağlı olarak görev yapan cezaevi yöneticileri ve cezaevi personeline -ortak alanların ve onların hükümlü ve tutuklularca kullanılmasının yüksek güvenlikli cezaevleri rejiminin meşru ve temel bir parçası- olduğu mesajını her fırsatta çok açık ve net bir şekilde vermelidir. Ancak bu mesaj etkin bir şekilde yerini bulursa bazı cezaevi yöneticileri ve personelinin ortak alanların hayata geçirilmesini bakanlığın vermek zorunda kaldığı bir “ödün” olarak algılanmasının önüne geçilebilir.
* Gerçekleştirilmesi beklenen genelgeyle öngörülen haftada 10 saatlik sohbet hakkı ve ortak alanların daha etkin kullanımı hedeflerinin önünde ceza infaz kurumlarının fiziki şartlarının, personel yetersizliğinin, hükümlü/tutukluların almış olduğu disiplin cezalarının, güvenlik kaygılarının ve bu kurumlarda tutulan kişilere atfedilen özelliklerin engel oluşturduğunu görüyoruz. Fiziki şartlardan kaynaklanan sorunlar yeni sohbet alanları ve işliklerin ikiye bölünerek sayılarının artırılması yoluyla giderilmeye çalışılsa da henüz haftada 10 saatlik sohbet hakkının uygulanabildiği, ya da etkinliklerle birlikte tüm hükümlü ve tutukluların haftada 10 saat odalarından çıkma imkanının sağlanmış olduğu bir Ceza İnfaz Kurumu bulunmuyor.
* Cezaevindeki tutuklu/hükümlü sayısının ivmesi, artışı çok tehlikeli bir yere doğru gidiyor. Bunun her anlamda ciddi sorunlar oluşturduğunu söyleyebiliriz. Sağlık hizmetleri başta kadro sıkıntısı, çalışma şartlarının olumsuzluğu gibi nedenlerle bu yükselen grafik karşısında yetersiz kalıyor. Kanser ve benzeri hastalıkların vak’a sayısı çevresel olgular, travma, ruhsal travmalar gibi nedenlerle artıyor. Cezaevlerindeki hükümlü/tutukluların -tespiti yapılmış kanserli ya da kronik hastaların- sorunlarıyla baş edecek, tedaviye yönelik, mağdur etmeyecek bir mekanizmaya ihtiyaç var. Deneyimler, özellikle çok yoğun hasta olan yerlerde yataklı bir tedavi kurumunun bulunmasının -Silivri örneğinde olduğu gibi- ve sağlık hizmetinin sürekliliğinin sağlanmasının zorunlu olduğunu gösteriyor. Bu sıkıntıların giderilmesinde de sivil toplum örgütleri, bakanlık ve ilgili kurumların işbirliği içinde olması, sorunlara dair daha sağlıklı çalışmalar yapılmasını sağlayacaktır.
* Hükümlü/tutukluların bir kısmı 9/3 adı verilen bir grubu oluşturuyor. Bu grubun içine dahil olan bireyler psikiyatrik teşhis almış ve zihinsel engeli olan bireyler. Bu bireylerin içlerinde bulundukları durum düşünülürse en iyi tedavi ve bakım hizmeti alabilecekleri yerler cezaevleri değil. “Ne yapacaklarını bilmedikleri için depo olarak 9/3’leri buraya gönderiyorlar. Peki, bu koşullar altında biz ne yapalım?” diyen bir kurum psikologunun sıkışmışlığı bu konuya acilen bir çözüm üretilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Bu bireyler Adli Tıp Kurumu’na yönlendirilseler bile psikiyatri raporu verilip tekrar cezaevine gönderiliyorlar. Bu durum, bu bireylerin psikiyatrik rahatsızlıklarının tetiklenip daha da kötüleşmesi açısından ciddi bir risktir. Bu riski gören ama sistem gereği bir şey yapamayan psikolog içinse çaresizlik, umursamazlık -nasıl olsa bir şey yapamıyorum, değişmiyor- hislerinin artması çok doğal ve olasıdır. Bu hislerin artması durumunda psikologlardan verimli çalışmalarını beklemek, motivasyonlarını artıracak yönde düşünmelerini talep etmek pek gerçekçi olmayabilir. Sistemin kendi içinde tıkanıklık yaşamasından dolayı hem hükümlü/tutuklular hem de çalışanlar bu durumdan etkilenmektedir ve bu olumsuz etki asla tek yönlü değildir.
* F tiplerinde veya genel anlamda cezaevlerinde yapılacak projelerde başarılı olmak için sorunlara bütüncül yaklaşmak gerekiyor. Bu bağlamda, hükümlü/tutuklularla her an iç içe olan infaz memurlarının hem maddi hem de diğer şartlarının düzeltilmesi anlamlı olacaktır. Bu konuda örgütlenme özgürlüğünün gerçekten sivil şekilde işlemesi için teşvik sağlamak da -infaz memurlarının muhatap alınmak ve kendi tecrübelerinin dikkate alındığını görmek açısından- fayda sağlayacak gibi görünüyor. Bir başka yol infaz memurlarına yönelik eğitim ve sosyal çalışmaların daha ihtiyaca cevap verir şekilde yapılması olacaktır. Bunların iş moralini artıracağı açıktır.
* Diğer yandan, görüşmelerde memurundan savcısına tüm personel, cezaevlerine dair belirlenecek politika kararlarının Ankara’da tek taraflı olarak alınmasının yarattığı sıkıntıları sık sık vurgulamıştır. Bu da, Bakanlık tarafından uygulayıcının görüşlerini rutin olarak dinleyen bir mekanizma kurulması gereğini ortaya koyuyor.
* Sosyal alanların kullanılmasında en önemli meselelerden biri hiç şüphesiz disiplin cezaları. Bu konuda, bir siyasa olarak kanunlara uymanın ceza ile sağlanacağı yönündeki reaksiyoner ve pünitif (cezalandırıcı) düşünüşün fayda sağlamadığı ve ortamı gerdiği yönünde görüşler dile getirildi. Dolayısıyla, en son uygulanması gereken çarelerin bu denli yaygın olarak uygulanması ve kişilerin bir yıldan fazla aileleriyle temasının engellenmesi gibi sonuçlar doğuran siyasalarda bir değişiklik yapılması Türkiye’nin uluslararası yükümleri bakımından da bir gereklilik olarak görünüyor.
* Disiplin cezalarının görüşülme usulü ve bunlara ilişkin infaz hakimliğine yapılacak başvuruların adil yargılanma hakkına uygun hale getirilmesi ve başvuru yapılan mekanizmanın da etkin kılınması için sadece kanun anlamında değil, infaz hakimliğinin kurumsal yapısında da değişiklik yapılması gerektiği anlaşılıyor.
* Ceza infaz memurlarına ilişkin bir diğer ilgi çekici nokta ise üniversite ya da yüksekokul mezunlarının oranının yüksekliği oldu. Görünen o ki; ceza infaz memurluğu arkeoloji, kamu yönetimi, mühendislik, eğitim fakültesi, işletme gibi, bu mesleğe yönelik olmayan birçok alanda diploma sahibi insanların devlet memurluğu sınavı sonuçları neticesinde ilk uğrakları oluyor. Birçoğu bir süre sonra bu geçici uğraktan ayrılıp görev değişikliği talebiyle asıl mesleklerini yapabilecekleri bir kurumda işe başlıyor. Bu yoğun trafiğin deneyimli infaz memuru sayısına ve yüksek eğitimli bu kişilerin yaptıkları işe bakış açıları ve kurumla ilişkileri açısından dikkate alınması gereken etkileri olduğunu varsayabiliriz.
* Cezaevi personeline yönelik periyodik olarak gerçekleştirilecekrehabilitasyon çalışmaları, personelin özlük haklarında düzeltmeye gidilmesi gibi destek verici girişimler olabilir. Cezaevi yönetiminin kağıt üzerinde olduğu kadar pratikte de daha katılımcı ve demokratik olarak sürdürülmesi içinse özellikle cezaevi yönetiminin, müdürler ve ikinci müdürlerin bu yönde ikna edilmesi gerekiyor. Cezaevinde katılımcı bir yönetim şeklinin oturtulması, infaz koruma memurları ve psiko-sosyal serviste çalışanların işlerini yapmaları ve onlara iyi çalışma ortamlarının sağlanması için hayati nitelikte önem taşıyor.
* İnfaz koruma memurları tabi oldukları atamalar, kaldıkları lojmanlar, işe geliş gidişlerinde kullandıkları servis araçları gibi konularda çok ciddi sıkıntılar yaşıyor olmalarına rağmen bu tür sıkıntılarını dile getirebilecek ortamların kendilerine sağlanmadığı konusunda şikayetçiler. Memurlar bu tür ortamlar oluşturulsa dahi özellikle bakanlık yetkilileri önünde konuşturulmadıklarını, konuştukları zamanlarda ise dinlenmediklerini, söylediklerinin dikkate alınmadığını düşünüyorlar.
* Psikologların yaptıkları işle ilgili olarak yeterince kurumsal ve profesyonel destek almadıkları görülüyor. Bu sorunla baş etmenin bir yolu, cezaevinde çalışmak üzere işe alınan psikologların belli bir süre başka cezaevlerinde deneyimli psikologların yanında çıraklık yaparak deneyim kazanacakları belli bir staj dönemi geçirmeleri olabilir. (Aynı, hakim/savcı adaylarının görev yerlerine atanmadan önce geçirdikleri staj dönemi gibi)
* Psikologlar ve sosyal çalışmacılar hükümlülerin hayatını etkileyen disiplin cezaları, eğitim programlarının oluşturulması, programlara katılacak hükümlü/tutukluların kim olacakları, ne gibi faaliyetlerin düzenleneceği gibi konuların belirlenmesinde karar mekanizmasında yeterince etkili olamamaktan şikayetçiler.
* F tipi hapishanelerde bulunan kütüphaneler mevcut durumlarıyla kullanımda değiller, bunun birçok nedeni bulunuyor. Bunların başında ise hükümlü;/tutukluların kütüphaneye çıkamamaları, istedikleri kitapları alamamaları ve kütüphanede çalışamamaları geliyor. Kütüphaneler bu konuda deneyimi olmayan infaz koruma memurları ile idare ediliyor. Kitapların ciltlenmesi kullanım ömürlerini arttırmak için mantıklı bir düzenleme olarak görülebilir. Ancak, her kitabın karakterinin önemli bir parçası olan kitap kapakları tektipleştirilerek, hiç de okuyucu dostu olmayan bir görünüme büründürülüyor. Ayrıca kitapların ciltlenmesi uzun zaman aldığından kütüphaneye alınan kitapların okunabilir hale gelmesi ve dolaşıma sokulmasında -bazı yerlerde bir yıla varan- ciddi gecikmeler yaşanıyor. Eskiye göre kütüphanelerde bir iyileşmeden bahsedeceksek, o da üç kitaptan 15-20 kitaba çıkılmış olmasıdır. Okumak isteyen, araştırma yapmak isteyen bir mahpusun odasında 20 kadar kitap bulundurabilmesi olumlu bir gelişmedir. Ama bunun işlevli olabilmesi için kütüphanelerin güncelleştirilmesi gerekmektedir. Sorunların çözümünde Türkiye Kütüphaneler Müdürlüğü ve Üniversitelerle birlikte çalışmalar yapması iyi bir başlangıç olacaktır. F tiplerinde kütüphaneler, mahkumların belli saatlerde çıkıp çalışabilecekleri hale getirilmelidir. Kütüphaneler yakın dönemde yayınlanmış kitap, dergi ve yayınların temini ile mutlaka güncelleştirilmelidir.